İçeriğe geç

Şeytanella

Bölüm 4 · 5 dk okuma

Şeytanella

Bölüm 4

Anavatana Dönüş ➖ 4 ™️

Anlaşmamızın ardından her şey baş döndürücü bir hızla gelişmişti. Prens Edrian, birkaç saat içerisinde beni kendi ülkesine götürmek üzere hazırlanmamı emretti. Ancak gitmeden önce, eşyalarımı toplamak ve ailemle son kez vedalaşmak için eve uğramamı sağladı. Yanıma saraydan gönderilen kıyafetleri de vermişti.

Eve vardığımda, getirilen sandıklardan inci beyazı, omuzları açıkta bırakan ihtişamlı bir elbise seçip üzerime geçirdim. Kumaşın üzerindeki gümüş işlemeler göz alıcıydı; gövdeyi saran korse kısmı ve eteğin iki yanından zarifçe dökülen fırfırlar elbiseye tam bir asalet katıyordu.

Üvey annem ve üvey kardeşlerim, dünkü balodan sonra neden apar topar prensin yanına çağrıldığımı henüz çözememişken, eve bir çanta dolusu lüks kıyafet ve saray hizmetkârlarıyla dönmem karşısında adeta şoka uğramışlardı.

Merdivenlerden ağır ve kendinden emin adımlarla inerken, üçünün de basamakların başında ağızları açık bir şekilde beni izlediğini gördüm. Aşağı inip tam karşılarında durdum ve yüzüme sahte ama kusursuz bir tebessüm yerleştirdim.

Şaşkınlığını ilk atlatan üvey annem oldu.

"Sindirella'm... Çok güzel olmuşsun ama bu hazırlık ne? Nereye gidiyorsun?" diye sordu.

Üvey kardeşlerimin de meraktan çatlamak üzere olduğu her hallerinden belliydi.

Bakışlarımı üzerlerinde gezdirip bombayı patlattım:

"Ben artık bu topraklarda olmayacağım. Prens Edrian'ın eşi olarak onun anavatanına gidiyorum."

Üçünden de aynı anda bir şaşkınlık nidası yükseldi. Muhtemelen bu gizli evlilik kararının ne ara alındığını zihinlerinde tartmaya çalışıyorlardı.

Onların bu afallamış halini izlemek keyifliydi.

"Ama endişelenmenize gerek yok," diye ekledim, sesime sahte bir şefkat katarak. "Giderken sizi de düşündüm. Bundan sonra asla yokluk yüzü görmeyeceksiniz. Edrian'ın emriyle bu ülkenin en varlıklı ve saygın ailelerinden biri olacaksınız."

Sözlerimi bitirip yanlarından geçip gidecekken, Anastasia ve Drizella aniden öne atılıp bana sarıldılar.

Hayatım boyunca onlardan böyle bir hamle beklemediğim için bir an kaskatı kesilsem de, oyunun inandırıcılığı adına ben de kollarımı onlara doladım.

"Sen yanımızda kal, yoksul olmaya bile razıyız... Yeter ki bizi bırakıp gitme," dedi Anastasia, sesi ağlamaklı çıkıyordu.

Bu duygusal dramadan sıyrılmak için yavaşça onlardan ayrıldım ve kendimi hızla evden dışarı attım.

Garip bir şekilde göğsüm sıkışmıştı; normalde kolay kolay gözü yaşarmayan ben, neredeyse hüngür hüngür ağlayacak gibi hissetmiştim.

[Ya sen ailenden ayrılacağın için üzüldün mü çen?]

Sus iç ses, mantıklı ol lütfen. Onlar için neden üzülecekmişim? Sadece ortamın gerginliği vurdu işte.

Neyse ne, artık geriye bakmanın bir anlamı yoktu.

Önümde ucu bucağı görünmeyen uzun ve tehlikeli bir yol vardı ve benim zihnimi tamamen bu savaşa hazırlamam gerekiyordu.

Kapıda benim için hazır bekletilen gösterişli at arabasına doğru sarsılmaz adımlarla yürüdüm.

Arabacı, binmeme yardımcı olmak için elini uzattı.

Koltuğa yerleşip arkama yaslandığım an, dudaklarımda o soğuk ve muzaffer gülümseme yeniden belirdi.

Zihnimden geçen tek bir cümle vardı:

"Bekle beni şöhret, bekle beni o şanlı taht... Gerçek sahibin sonunda geliyor."

BİRKAÇ SAAT SONRA

Prens Edrian tam karşıma oturmuştu; ne konuşuyor, ne hareket ediyor, ne de benimle ilgileniyordu. Varsa yoksa elindeki o sıkıcı evrakları inceliyordu. Ona bu belgelerde ne gibi bir özellik olduğunu sorduğumda, bana ülke işleri olduğunu ve benim anlayamayacağımı söylemişti.

Pardon da, benim elime bir ülke verin, o ülkeyi ekonomik açıdan zirveye taşırım. O kadar da becerikliyim yani, haberi yok.

Bu sırada benim canım fena halde sıkılıyordu. Her ne kadar birileriyle eğlenmek istesem de bu dar alanda bunun pek mümkün olmayacağını biliyordum.

En sonunda dayanamayıp seslendim:

"Benim canım sıkıldı."

Bakışlarını sadece birkaç saniyeliğine bana döndürdükten sonra, hiçbir şey olmamış gibi yine evraklarına gömüldü.

"Ee, ne yapmalıyım bu durumda?" dedi düz bir sesle.

Offf, söyleyende kabahat zaten. Oduna bir şey anlatsan dinler, bu dinlemiyor.

Ben hâlâ kendi kendime söylenirken, at arabası aniden büyük bir gürültüyle durdu.

Edrian ve ben aynı anda pencereden dışarı baktık.

Yüzleri siyah örtülerle gizlenmiş bir grup adam, at arabasının önünü kesmiş, yolumuza dizilmişti.

Edrian kucağındaki evrakları hızla koltuğa bırakıp ayağa kalktı.

Dur bir dakika, şu an ciddi ciddi bir çatışmaya mı hazırlanıyordu bu adam, yoksa ben mi yanlış anlama aşamasındaydım?

[Bence tam olarak doğru anladın.]

"Burada kal, olur mu? Sakın başını derde sokma," dedi Edrian sert bir dille.

Bu tembihlerin ardından beni arabanın içinde yalnız bırakarak dışarı fırladı.

Galiba beni koruması için birilerini görevlendirmişti çünkü pencerelerden gördüğüm kadarıyla arabanın etrafında birkaç muhafız hemen etten duvar örmüştü.

Edrian ve askerleri dışarıda eşkıyalarla amansız bir mücadeleye girişirken, ben de oturduğum yerden onları adeta bir sinema filmi gibi izliyordum.

Eşkıyaların sayısı yavaş yavaş azalırken, gözüm Edrian'ın arkasından sinsi adımlarla yaklaşan bir başka saldırgana takıldı.

Edrian önündekileri alt etmekle o kadar meşguldü ki, arkasından gelen bu tehlikeyi fark edemiyordu.

Bu olaya birinin acilen el atması gerekiyordu ve o kişiyi çok iyi tanıyordum.

[Rabbimden bahsediyorsun değil mi? Çünkü senin bir şey yapabileceğin yok.]

Neden yapamayacakmışım be? Göreceksin şimdi.

Hızla arabanın kapısını açtım, dışarı fırladım.

Önümde duran muhafızlardan birinin ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden kınındaki kılıcı çekip aldım ve rüzgar gibi koşmaya başladım.

Muhafızlar şaşkınlık içinde arkamdan bağırarak peşime takıldılar ama çoktan hızlanmıştım.

Kılıcımla eşkıyanın kılıcı çarpıştığı anda adamın yüzündeki şaşkınlığı gördüm.

"Ne bakıyorsun?" dedim dişlerimi sıkarak. "Onu öldürmene izin vermeyeceğim."

Edrian o anda dönüp bana baktı. Gözlerindeki şaşkınlık en az eşkıyanınki kadardı.

"Sen-"

"Sohbeti sonra ederiz!"

Eşkıya tekrar saldırınca kılıcımı kaldırıp darbeyi karşıladım. Kollarım sızladı ama geri adım atmadım.

Arkamdan yetişen muhafızlar adamın üzerine atılırken fırsatı değerlendirip Edrian'a döndüm.

"Bir dahaki sefere arkana da bak, olur mu?"

Edrian birkaç saniye bana baktı, sonra istemsizce gülümsedi.

"Bir dahaki sefere sen de savaş alanına atlama."

"Önce beni kurtarmaya ihtiyaç duymamayı öğren."

Sonra ikimiz de yaklaşan diğer eşkıyalara döndük. Sohbet bekleyebilirdi. Savaş beklemiyordu.

Bir süre sonra tüm eşkıyalar mağlup edilmişti.

Muhafızlar, belki bir ipucu ya da arkalarındaki gücü öğreniriz düşüncesiyle yaralıları esir alıp bağladılar.

Biz ise yolculuğumuza kaldığı yerden devam etmek amacıyla at arabasına geri bindik.

Fakat bu seferki yolculuk az öncekine göre epey farklıydı; çünkü Edrian elindeki o sıkıcı evrakları bir kenara bırakmış, benimle az da olsa konuşmaya başlamıştı.

Anlattığı şeyler her ne kadar resmi ve sıkıcı olsa da, nihayet bu sessiz odunla karşılıklı iki kelam edebilmek içimi rahatlatmıştı.

Uzun ve yorucu saatlerin ardından, nihayet Prens Edrian'ın anavatanına ve o dillere destan krallığına giriş yaptık.

At arabası devasa saray kapısının önünde durduğunda, arabadan ilk inen Edrian oldu.

Hemen ardından, centilmence bir tavırla bana tutunmam için elini uzattı.

Onun soğuk elini kavrayıp arabadan aşağı adımımı attığım an, gözlerimi gökyüzüne uzanan muazzam saray kulelerinden alamadım.

Karşımda parıldayan bu mimari yapı gerçekten büyüleyiciydi.

Hayran hayran etraf

ı süzerken içimden fısıldadım:

İşte yeni evim tam olarak burasıydı...

Ya da daha doğru bir tabirle;

küllerini göğe savuracağım yeni savaş alanım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.