Nisa'yla çaylarımızı içtikten sonra eve dönmek için yola çıktık.
Hava biraz ısınmıştı. Sokaklar yavaş yavaş kalabalıklaşıyor, dükkânların kepenkleri açılıyordu. İnsanlar günlük telaşlarına başlamıştı.
Benim telaşım ise çoktan başlamıştı.
Çünkü cebimdeki küçük kâğıdı hissediyordum.
O vermişti.
Sabah çıkarken fark ettirmeden avucuma sıkıştırmıştı.
Üzerinde yalnızca bir cümle vardı:
“Bu kez kaçmadan konuşalım.”
Kâğıdı tekrar katladım.
Nisa göz ucuyla bana baktı.
“Ne o?”
“Hiç.”
“Hiç dediğin şeyler genelde çok şey oluyor.”
“Merak etme.”
“Ediyorum.”
“Etme.”
“Edemem.”
Gülümsedim.
“Sen kendi hayatına bak.”
“Ben kendi hayatıma bakıyorum zaten. Benim hayatım da şu an eski sevgilimin evinin önünden geçmekten ibaret.”
“Bunu normalleştirme.”
“Ben normal değilim ki.”
İkimiz de güldük.
Sokağımızın başına geldiğimizde Nisa durdu.
“Ben anneme uğrayacağım.”
“Tamam.”
“Akşam sende kalabilir miyim?”
“Yine mi?”
“Evet.”
“Geçen hafta da kaldın.”
“Annem bana evdeki bütün işleri yaptırıyor.”
“Senin kaç yaşında olduğunu unutuyorum bazen.”
“On dokuz.”
“Çocuk gibisin.”
“Sen de yirmi dört yaşında ihtiyar gibisin.”
“Git.”
“Akşam görüşürüz.”
Bana sarıldı ve arkasını dönüp yürümeye başladı.
Ben birkaç saniye onu izledim.
Sonra eve girdim.
Ev sessizdi.
Çantamı masanın üzerine bıraktım. Montumu çıkardım ve sandalyeye attım.
Mutfağa geçip kendime bir bardak su doldurdum.
Tam bardağı kaldırırken kapının çaldığını duydum.
Olduğum yerde kaldım.
Bir kez daha çaldı.
Kalbim hızlandı.
Kapıya doğru yürüdüm.
Kim olduğunu biliyordum.
Yine de kapıyı açmadan önce birkaç saniye bekledim.
Sonunda açtım.
Karşımdaydı.
Bu kez üzerinde siyah bir mont vardı. Saçları rüzgârdan biraz dağılmıştı.
Elinde küçük bir poşet vardı.
“Ne yapıyorsun burada?”
“Konuşacaktık.”
“Ben konuşmak istemiyorum.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden geldin?”
“Çünkü sen istemediğin şeyleri de bazen yapıyorsun.”
Kaşlarımı çattım.
“Bu ne demek?”
Poşeti bana uzattı.
“Yemek.”
“İstemiyorum.”
“Sabah kahvaltı yapmadığını biliyorum.”
“Beni takip mi ediyorsun?”
“Hayır.”
“Öyleyse nereden biliyorsun?”
“Çünkü seni tanıyorum.”
Bu cümleden nefret ediyordum.
Çünkü doğruydu.
“Beş dakika.”
“Ne?”
“İçeri girmeyeceğim. Sadece beş dakika konuşacağım.”
Kapıda bekledim.
“Konuş.”
Derin bir nefes aldı.
“Dün gece için pişman mısın?”
Başımı eğdim.
“Bilmiyorum.”
“Ben değilim.”
Kalbim sıkıştı.
“Sen her şeyi bu kadar kolay söyleyebiliyorsun.”
“Kolay değil.”
“Öyle görünüyor.”
Bir adım geri çekildim.
“Benim için kolay değil.”
Gözlerime baktı.
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun.”
“Öyleyse anlat.”
Sustum.
Anlatamazdım.
Geçmişimi, korkularımı, kendime bile söyleyemediğim şeyleri…
Bunların hiçbirini ona anlatamazdım.
Çünkü beni sevdiğini biliyordum.
Ve beni sevmesinin, gerçeği bilmesine rağmen yanımda kalacağı anlamına gelmesinden korkuyordum.
“Benden vazgeç,” dedim.
Yüzündeki ifade değişti.
“Bunu gerçekten istiyor musun?”
“Evet.”
“Bana bakarak söyle.”
Baktım.
“Vazgeç.”
Uzun süre konuşmadı.
Sonra başını hafifçe salladı.
“Tamam.”
O tek kelimeyle içimde bir şey parçalandı.
Gitmek için döndü.
Ben kapının arkasında kaldım.
Bir adım attı.
Sonra durdu.
Arkasını dönmeden konuştu.
“Bu arada…”
Sesi titriyordu.
“Adımı hiç söylemedin.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
İlk kez yüzünü bana tamamen döndü.
“Bora.”
Sanki odadaki bütün sesler bir anda kesildi.
Bora.
Adını ilk kez o an duydum.
Oysa ben o adı çok daha önce öğrenmiştim.
Belki de bazı isimler, insanın hayatına ilk söylendiği anda değil, ilk kaybettiği anda yerleşiyordu.
Bora bana son kez baktı.
“Artık adımı bilerek benden kaçabilirsin.”
Sonra gitti.
Ben kapının eşiğinde kaldım.
Ve onun arkasından bakarken, içimden geçen tek cümleyi kendime bile söyleyemedim:
Ben senden kaçmak istemiyorum, Bora.
Ben sadece sana zarar vermekten korkuyorum.