Bora'nın elimi tuttuğu gibi arabaya doğru çekmesine izin vermedim.
“Hayır.”
“Sevgi, lütfen.”
“Orada biri var.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse içeri gireceğiz.”
“Hayır.”
“Bora.”
“Ne olduğunu bilmiyoruz.”
“Tam da bu yüzden girmeliyiz.”
Bora birkaç saniye yüzüme baktı.
Sonra gözlerini eve çevirdi.
Üst kattaki pencere artık boştu.
Perde hareketsizdi.
Sanki az önce orada biri yokmuş gibi.
Bora cebinden telefonu çıkardı.
“Polisi arayacağım.”
“Arama.”
“Niye?”
“Çünkü önce kimin olduğunu bilmek istiyorum.”
“Bu artık merak değil, tehlike.”
“Ben yıllardır hayatımın bir parçasını bilmiyorum. İlk kez karşıma çıkmışken kaçmayacağım.”
Bora'nın yüzü sertleşti.
“Ben seni kaçırmaya çalışmıyorum.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse beni dinle.”
Bir süre sustum.
Sonunda başımı salladım.
“Tamam.”
Arabaya bindik.
Ama eve dönmedik.
Bora arabayı birkaç sokak ileride durdurdu.
“Burada bekle.”
“Sen nereye gidiyorsun?”
“Evin etrafına bakacağım.”
“Tek başına mı?”
“Beş dakika.”
“Bora.”
“Sevgi, söz veriyorum.”
İstemeyerek kabul ettim.
Bora arabadan indi.
Onu gözden kaybolana kadar izledim.
Dakikalar geçti.
Beş dakika.
On dakika.
On beş dakika.
Telefonumu elime aldım.
Tam onu arayacakken arka koltuktan bir ses geldi.
“Bora'ya güveniyorsun.”
Kanım dondu.
Yavaşça arkamı döndüm.
Arka koltuk boştu.
“Kim var?”
Cevap gelmedi.
Kapıları kontrol ettim.
Hepsi kilitliydi.
Kalbim hızla atıyordu.
Tam o sırada arka koltuğun üzerine bir zarf bırakıldığını gördüm.
Az önce orada yoktu.
Titreyen ellerimle zarfı aldım.
Üzerinde yalnızca:
SEVGİ
yazıyordu.
Açtım.
İçinden eski bir fotoğraf çıktı.
Bu kez fotoğrafta ben ve Bora vardık.
Ama fotoğrafın tarihi farklıydı.
14 Ocak 2005.
Fotoğrafın arkasında ise:
“Sana söylediği gibi değil.”
yazıyordu.
Zarfın içinden ikinci bir kâğıt çıktı.
Bu kez yazı daha uzundu.
“Bora sana 22 Mart'ı anlattı. Ama sana 14 Ocak'ı anlatmadı. Çünkü 14 Ocak'ta o evde yalnız değildiniz.”
Kâğıt elimden düştü.
Kapım açıldı.
Bora geri dönmüştü.
“Sevgi!”
Zarfı hemen ona uzattım.
“Bunu buldum.”
Okudu.
Yüzü gerildi.
“Bunu kim verdi?”
“Bilmiyorum.”
“Arabadan çıkmadın, değil mi?”
“Hayır.”
Bora arka koltuğu kontrol etti.
“Burada kimse yok.”
“Biliyorum.”
“Peki bu nasıl geldi?”
Cevap veremedim.
Bora kâğıdı tekrar okudu.
“14 Ocak'ta yalnız değildik.”
Başımı kaldırdım.
“Kim vardı?”
Bora gözlerini kapattı.
“Bilmiyorum.”
“Bora.”
“Gerçekten bilmiyorum.”
“Sen o gün evdeydin.”
“Evet.”
“Ben de vardım.”
“Evet.”
“Öyleyse üçüncü kişi kimdi?”
Bora cevap vermedi.
Ben de sustum.
Çünkü zihnimde bir görüntü beliriyordu.
14 Ocak.
Eski ev.
Ben ağlıyorum.
Bora kapının yanında.
Ve arkamızda…
Bir çocuk.
Bu kez yüzünü görmüştüm.
Fotoğraftaki çocuk.
Ama yüzünü tanımıyordum.
Daha kötüsü, çocuk bana gülümsüyordu.
Sonra zihnimde bir cümle yankılandı:
“Bora'ya sakın söyleme.”
Gözlerimi açtım.
“Bora.”
“Ne?”
“14 Ocak'ta sana bir şey söylemişim.”
“Ne?”
“‘Ona güvenme’ demişim.”
Bora'nın yüzündeki ifade değişti.
“Kime?”
Başımı kaldırdım.
“Fotoğraftaki çocuğa.”
“Sevgi…”
“Sonra sana başka bir şey söylemişim.”
“Ne?”
Gözlerim doldu.
“‘Eğer başıma bir şey gelirse, günlüğümü bul.’”
Bora donup kaldı.
“Günlüğünü mü?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Bora bana baktı.
Sonra yavaşça benim çantama baktı.
“Günlüğün yanında mı?”
“Evet.”
“Sevgi…”
“Ne?”
“Onu bana ver.”
“Niye?”
“Çünkü senin günlüğünde olmayan bir şey var.”
“Ne?”
Bora'nın sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü.
“14 Ocak gecesi senin yazdığın son sayfa.”
Çantamı açtım.
Günlüğü çıkardım.
Sayfaları çevirmeye başladım.
Ve ortalarda, daha önce hiç fark etmediğim bir bölüm gördüm.
Sayfanın üstünde tek bir tarih vardı:
14 OCAK 2005
Altındaki ilk cümleyi okuduğumda nefesim kesildi.
“Bugün Bora'ya âşık olduğumu anladım.”
Ama hemen altındaki ikinci cümle çok daha korkunçtu:
“Ve bugün, onu öldürebilecek bir şey yaptım.”