Fotoğrafı yerden aldığımda ellerim titriyordu.
Bir süre yalnızca baktım.
Fotoğraf eskiydi. Kenarları sararmış, ortasında zamanın bıraktığı ince çizgiler oluşmuştu.
İki çocuk vardı.
Biri bendim.
Bundan emindim.
Saçlarım, üzerimdeki elbise, hatta boynumdaki küçük kolye…
Hepsini hatırlıyordum.
Ama yanımdaki çocuğu tanımıyordum.
Çocuk bana bakmıyordu.
Kameraya bakıyordu.
Elinde siyah bir şemsiye vardı.
Fotoğrafın arkasındaki yazıyı tekrar okudum.
“Bora'nın sana anlattığı hikâyenin başlangıcı bu değil.”
Boğazım düğümlendi.
Bora'yı aramak için telefonu aldım.
Bu kez vazgeçmedim.
Telefon birkaç kez çaldı.
Sonra açıldı.
“Sevgi?”
“Fotoğrafı sen mi gönderdin?”
Sessizlik.
“Ne fotoğrafı?”
“Bana yalan söyleme.”
“Ne oldu?”
“Biri kapıma bir zarf bıraktı.”
Bora'nın sesi değişti.
“Evde misin?”
“Evet.”
“Kapıyı kilitle.”
“Bora…”
“Sevgi, kapıyı kilitle.”
“Bana ne olduğunu anlat.”
“Şimdi değil.”
“Yine mi?”
“Lütfen beni dinle.”
Sesindeki korku beni susturdu.
“Tamam.”
“Fotoğrafta ne var?”
“Ben varım.”
“Başka?”
“Bir çocuk.”
Bora uzun süre cevap vermedi.
“Çocuğun yüzünü görebiliyor musun?”
“Evet.”
“Tanıyor musun?”
“Hayır.”
“Fotoğrafı bana gönderebilir misin?”
Fotoğrafın fotoğrafını çekip gönderdim.
Birkaç saniye sonra Bora'nın nefes alışını duydum.
“Bora?”
“Buradayım.”
“Kim bu?”
“Bilmiyorum.”
“Yalan.”
“Sevgi, gerçekten bilmiyorum.”
“Sen onu tanıyorsun.”
“Hayır.”
“Sesinden belli.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Bora:
“Yarın konuşacağız.”
“Hayır.”
“Sevgi…”
“Şimdi konuşacağız.”
“Şu an yanında değilim.”
“Gel.”
“Gece yarısı.”
“Gel.”
Bora birkaç saniye sustu.
“Tamam.”
Telefon kapandı.
---
Yarım saat sonra kapım çaldı.
Bora'yı görünce kapıyı açtım.
İçeri girdi.
Fotoğrafı masanın üzerine bıraktım.
“Bak.”
Fotoğrafı aldı.
Uzun süre baktı.
“Bu çocuğu tanımıyorum.”
“Bora.”
“Gerçekten tanımıyorum.”
“Peki neden korktun?”
“Çünkü bu fotoğrafın nereden çıktığını biliyorum.”
Kalbim hızlandı.
“Nasıl?”
Bora sandalyeye oturdu.
“Sen bana yıllar önce bir fotoğraf göstermiştin.”
“Ne?”
“Biz sevgiliyken.”
Hatırlamaya çalıştım.
Hiçbir şey gelmedi.
“Ben hatırlamıyorum.”
“Biliyorum.”
“Ne fotoğrafıydı?”
“Bu değildi.”
“Öyleyse?”
Bora derin bir nefes aldı.
“22 Mart'la ilgiliydi.”
Oturduğum yerde donup kaldım.
“Ne vardı?”
“Bir ev.”
“Nasıl bir ev?”
“Eski.”
“Başka?”
“Hatırlamıyorum.”
“Bora!”
“Çünkü o zaman da sana anlatmadım.”
“Niye?”
“Çünkü bana anlatmamamı söyledin.”
Bu cümle beni susturdu.
“Ben mi?”
“Evet.”
“Ben sana ne söyledim?”
Bora gözlerimin içine baktı.
“‘Bunu bir daha konuşma.’ dedin.”
Başım dönmeye başladı.
Bir görüntü geldi.
Yağmur.
Eski bir ev.
Kapının önünde duran ben.
Yanımda biri.
Ama yüzünü seçemiyordum.
“Ben o çocuğu tanıyor muyum?”
“Bilmiyorum.”
“Bora.”
“Bilmiyorum.”
“Peki bu fotoğraf neden bende?”
“Belki de biri senin hatırlamanı istiyor.”
“Kim?”
Bora cevap vermedi.
Tam o sırada kapının dışından bir ses geldi.
Ayak sesi.
Bora hemen ayağa kalktı.
“Sen burada kal.”
Kapıya doğru yürüdü.
“Bora…”
“Ses çıkarma.”
Kapıyı açtı.
Koridor boştu.
Ama yerde bir şey vardı.
Küçük, beyaz bir zarf.
Bora onu aldı.
Üzerinde hiçbir isim yoktu.
Açtı.
İçinden tek bir kâğıt çıktı.
Okuduğu anda yüzü bembeyaz oldu.
“Ne yazıyor?”
Cevap vermedi.
Kâğıdı bana uzattı.
Titreyen ellerimle aldım.
Üzerinde yalnızca bir cümle vardı:
“Sevgi'nin hatırlamadığı şeyi Bora çok iyi hatırlıyor.”
Bora'ya baktım.
“Bu doğru mu?”
Başını eğdi.
“Evet.”
“Ne hatırlıyorsun?”
Bora gözlerini kapattı.
“Senin bana söylediğin son cümleyi.”
“Ne demiştim?”
Bana baktı.
Ve çok yavaş konuştu.
“Bora, eğer bir gün beni gerçekten seversen… beni bulma.”
O cümleyle birlikte zihnimde bir şey kırıldı.
Bir görüntü.
Bir araba.
Yağmur.
Çığlık.
Ve Bora'nın yüzü.
Sonra her şey karardı.
Gözlerimi açtığımda yerde oturuyordum.
Bora yanıma çömeldi.
“Sevgi?”
Nefes alamıyordum.
“Ben…”
“Ne?”
“Hatırladım.”
Bora'nın yüzü gerildi.
“Ne hatırladın?”
Gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
“22 Mart'ta…”
Sustum.
Çünkü cümlenin devamını söylemek istemiyordum.
Ama artık biliyordum.
O gün Bora'yla ilk kez karşılaşmamıştım.
O gün Bora'yla ilk kez vedalaşmıştım.