Ertesi sabah uyandığımda aklımda tek bir şey vardı.
Bora.
Daha doğrusu, dün gece telefonda söylediğim o cümle.
Ben de seni özledim.
Basit bir cümleydi.
Ama benim için değildi.
Çünkü uzun zamandır birine özlediğimi söylemekten kaçıyordum. Özlemek, insanın karşısındaki kişiye ihtiyacı olduğunu kabul etmesi gibiydi.
Ben kimseye ihtiyacım olmadığını düşünerek yaşamaya alışmıştım.
Belki de en büyük yanılgım buydu.
Nisa mutfağa girdiğinde beni pencerenin önünde buldu.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
“Düşünüyorsun.”
“Evet.”
“Bora?”
“Evet.”
“Başka bir konu konuşabilir miyiz?”
“Sen açtın.”
“Ben sadece tahmin ettim.”
Gülümsedim.
Nisa sandalyesine oturdu.
“Dün eski sevgilimle tekrar görüştüm.”
“Nasıl geçti?”
“Güzel.”
“Barıştınız mı?”
“Hayır.”
“Üzüldün mü?”
“Hayır.”
Şaşırdım.
“Niye?”
“Çünkü ilk defa onu geri kazanmak için değil, gerçekten ne istediğini anlamak için konuştum.”
Başımı salladım.
“Bu iyi.”
“Sen de Bora'yla bunu yapıyorsun.”
“Nasıl?”
“Onu kaybetmemek için değil, gerçekten onunla olmak isteyip istemediğini anlamaya çalışıyorsun.”
Bir süre düşündüm.
“Belki.”
Nisa gülümsedi.
“Bak, yine başladın.”
“Ne?”
“Belki.”
“Ne var?”
“Senin bütün cevapların belki.”
“Çünkü bazı şeylerden emin değilim.”
“Bence bir gün emin olacaksın.”
---
Öğleden sonra Bora geldi.
Kapıyı açtığımda elinde küçük bir kutu vardı.
“Bu ne?”
“İçinde bir şey var.”
“Çok açıklayıcı.”
“Sen aç.”
Kutuyu aldım.
İçinden eski bir fotoğraf çıktı.
Bora'nın çocukluk fotoğrafıydı.
Küçük bir çocuk, dizlerinin üzerinde oturmuş, kameraya kızgın gibi bakıyordu.
Kahkaha attım.
“Bu sen misin?”
“Evet.”
“Çok komiksin.”
“Komik değilim.”
“Suratına bak.”
“Çocukken ciddi biriydim.”
“Belli.”
Fotoğrafı tekrar kutuya koydum.
“Bunu bana neden verdin?”
“Çünkü sen bana bir şeylerini göstermeye başladın.”
“Ben ne gösterdim?”
“Gülüşünü.”
“Başka?”
“Öfkeni.”
“Başka?”
“Korkunu.”
Bir an sustum.
Bora bana baktı.
“Ben de sana kendimden bir parça göstermek istedim.”
Bu cümle içime dokundu.
Kutuyu masanın üzerine bıraktım.
“Teşekkür ederim.”
“Bir şey değil.”
“Bora…”
“Efendim?”
“Bazen seni anlamıyorum.”
“Ben de seni anlamıyorum.”
“Peki neden hâlâ buradasın?”
Gülümsedi.
“Çünkü anlamak zorunda değilim.”
“Ne demek o?”
“Bazen birini anlamadan da sevebilirsin.”
Gözlerimi kaçırdım.
Bora'nın yanında son zamanlarda ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
“Bir şey söyleyeceğim.”
“Söyle.”
“Ben geçmişimden dolayı…”
Cümle yarıda kaldı.
Bora bekledi.
“Devam et.”
“Yok.”
“Tamam.”
“Bana kızmadın mı?”
“Hayır.”
“Niye?”
“Çünkü hazır olmadığın bir şeyi anlatman için seni zorlamayacağım.”
Başımı eğdim.
“Bazen çok iyi davranıyorsun.”
“Bazen mi?”
“Şımarma.”
Güldü.
Sonra elini uzattı.
“Yürüyelim mi?”
Eline baktım.
Bu kez hiç düşünmeden tuttum.
“Yürüyelim.”
---
Sokakta yan yana yürürken Bora birden durdu.
“Sevgi.”
“Efendim?”
“Bir gün benimle ilgili her şeyi bilmek istersen, anlatırım.”
“Her şeyi mi?”
“Her şeyi.”
“Benim bilmediğim bir şey var mı?”
“Çok.”
“Mesela?”
“İlk kez sana ne zaman âşık olduğumu.”
Adımlarım durdu.
“Ne?”
Bora gülümsedi.
“Bunu bugün söylemeyeceğim.”
“Niye?”
“Çünkü zamanı var.”
“Sen de her şeyi zamana bırakıyorsun.”
“Bazı şeylerin aceleye gelmesini istemiyorum.”
“Peki ne zaman söyleyeceksin?”
“Bir gün.”
“Bora!”
Gülerek yürümeye devam etti.
Ben peşinden gittim.
Ama o cümle kafama takılmıştı.
İlk kez ne zaman âşık olmuştu?
Belki onu ilk gördüğüm gün değildi.
Belki ilk öpüşmemiz değildi.
Belki ayrıldığımızdan sonra bile değildi.
Belki çok daha öncesiydi.
---
O gece günlüğümü açtım.
3 Mayıs 2005.
Bugün Bora bana çocukluk fotoğrafını verdi. Fotoğraftaki çocuk çok farklıydı. Ama gözleri aynıydı.
Bir süre durdum.
Sonra yazdım:
“Bora'nın bana ne zaman âşık olduğunu bilmiyorum. Ama galiba artık bunu öğrenmek istiyorum.”
Sayfanın altına bir cümle daha ekledim.
“Belki aşk, bir insanın sana ne zaman bağlandığını bilmek değil; onun yanında kendini ne zaman güvende hissettiğini fark etmektir.”
Defteri kapattım.
Ama o gece ilk kez geçmişimle ilgili bir şey düşünürken korkmadım.
Çünkü artık önümde yalnızca geçmiş yoktu.
Bora vardı.
Ve belki ilk defa, yarın da vardı.