İçeriğe geç

SEVDAYA YENİK BİÇARE

Bölüm 14 · 13 dk okuma

SEVDAYA YENİK BİÇARE

Bölüm 14

Özgürlük Mü Ya Tutsaklık mi?

Değerin geç anlaşıldığı diye üzülme. Sonuçta altın bile topraktan çıkarıldıktan sonra ışıldar. Zamanın aslında bir anlamı olmadığını, iki haftanın göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini fark ettikten sonra öğrenmişti. Bugün akşam kına gecesi, yarın da düğünü vardı. Heyecandan yerinde duramamak deyimi genç kız için biçilmiş kaftandı artık. Bir hafta öncesinden aldıkları mobilyaları, eşyaları evlerine yerleştirmişler ve boş evi bir yuvaya çevirmişlerdi. Tüm hazırlıkları zamanında bitirmişler ve geriye sadece eğlenmeleri kalmıştı. Dışarıdan gören herkes böyle söyleyebilirdi ancak içeriye baktığımızda asıl telaş kazanın burada kaynadığını görebilirdiniz. Sabah güneşin doğumuyla başlayan telaş yavaş yavaş herkesi etkisi atlına alıyordu. Kına Esmaların evinde yakılacaktı. Anası köydeki bütün kadınları çağırmıştı. Zeytinyağlılar sarılmış, pasta börekler yapılmıştı. Zahide, Sibel ve onların anaları yiyecekler için epeyce yardım etmişlerdi. Babası köyün gençleriyle beraber plastik sandalyeleri evin bahçesine dizdirmişti. Işıklandırmaları bahçeye kurmuşlar, ses sistemi bile ayarlamışlardı. Şimdi ise Sibel onun saçlarını ve makyajını yapıyordu. "Şimdi," Dedi Sibel. Elinde kızın az önce maşaladığı saçları duruyordu. "Salık mı kalsın, yoksa alttan topuz mu yapayım?" Esma aynadan kendisine bakıyordu. Geçen günlerde Sibel ona yardım etmeyi teklif ettiğinde çok sevinmişti. Zaten bütün köy herhangi bir özel günde saç ve makyaj için ona gelirdi. Çünkü Sibel'in elleri hünerliydi. "Salık kalsın, yarın düğünde topuz yaparsın." Diye tavsiyede bulundu Zahide. "Öyle yapalım." Dedi Esma da. Sibel kızın saçlarını son bir kez daha dalgalarını bozmadan taradı. Önceden seçtikleri kırmızı renkli simleri de üzerine döktü. Esma aynada saçlarına baktı, güzel görünüyordu ancak bir yanı hala buruktu. Arkasına dönerek Sibel'in elini tuttu. "Ellerine sağlık Sibel, çok güzel olmuş." Dedi. "Güzel olmuş da niye üzgünsün vakit?" "Baksanıza, Sanem hala ortada yok. Gelmeyecek mi yoksa?" Sibel genç kızın arkasında duruyordu, omuzlarını sıkarak ona destek oldu. "Gelmez olur mu hiç? İşleri çıkmıştır, hazırlanıyorlardır. Gelirler birazdan." Arkadaşının sözleri Esma'yı rahatlamaya çalışıyordu ancak kuşku gizlice içine sızmıştı bir kere. Bütün düşüncelerini kemirmeden onu rahat bırakmayacaktı. Esma Selim'le olan geçmişinden ailesinin haberi olduğunu biliyordu ve belki de kızlarını onun düğünü göndermeyeceklerdi. Anlayış göstermek istemiyordu. En önemli gününde arkadaşını yanında istiyordu. Selim bir kez daha ona arkadaşından ayrı koymayı başarmıştı! "O gelir gelmesine de biz senin şu makyajı yapalım. Öcü gibi mi çıkacaksın milletin karşısına?" "Farı yeşil olsun mu?" diye sordu Zahide, heyecanlıydı o da. "Yeşil olmaz, kırmızı yapacağım. Bindallıyla aynı renk olsun." Böylece Esma'nın farı kırmızı olmuştu. Sibel kızın dudağına sürdüğü ruju hem far olarak kullanmış hem de yanaklarını renklendirmişti. Aynaya yansıyan görüntüsü kırmızılar içerisinde parıldayan bir gelindi. "Nasıl hissediyorsun?" diye sordu Zahide, tıpkı isteme günündeki gibi. O zaman ne veya nasıl hissetmesi gerektiğini bilmeyen genç kız bugün doğru hissediyordu. Doğru olan buymuş gibiydi. Doğan iki hafta önce ona olan sevdasını itiraf ettiğinde çok şaşırmıştı Esma. Öyle sözler sarf etmişti ki içinde hiçbir soru işareti bırakmamıştı. Doğan'ın onu sevdiğinden emindi artık, biliyordu. "Mutlu hissediyorum." Sözleri kendisini bile şaşırmıştı ama bu doğruydu, mutlu hissediyordu. Arkadaşları da onun gibi gülümsüyordu. "Senin mutluluğun da bizi mutlu ediyor, güzel arkadaşım benim." Zahide kıza sarıldı. Sibel de geldi yanlarına. "Hepinizden mutlu benim asıl!" diyerek ikiliye sarıldığında gülüştüler. O sırada anası içeriden bağırıyordu. "Esma! Doğan neneni getirdi, git de koluna giriver." Genç kız arkadaşlarından ayrıldıktan sonra ayaklandı. Üzerindeki ağır bindallı onu yürürken zora sokuyordu ama etekleri kaldırarak yürüdü. Kapıdan çıktığında Doğan'ı, Akçe nenesinin koluna girmeye çalışırken buldu. Adamın onu fark ettiğinde duraksadığını gördü. Hareket etmeyi keserek yalnızca ona bakıyordu. Âdemelması inip kalkmıştı. Gözlerini irice açmış ve göz kapaklarını birkaç defa indirip kaldırmıştı. Sanki büyüleyici bir manzaraya bakar gibi, hayretler içinde ona bakıyordu. Onu beğenmiş miydi? "Hoş geldin nene." Dedi durgun havayı bozarak. Bu Doğan'ı kendine getirmişti. "Hoş buldum, hoş buldum." Nenesi üzerindeki bindallıya gözünün ucuyla bile bakmamıştı. Koluna girmeye çalıştığında ona engel oldu. "Rukiye götürür beni. Siz konuşuverirsiniz." Dedi ve kızın arkasında bir yere bağırdı. "Rukiye, geliver de beni içeri götür." Bir saniye sonra komşuları Rukiye gelerek nenesinin koluna girdi ve onu içeriye götürdü. O sırada ikisi yalnız kalmıştı. "Nenemi getirdiğin için teşekkür ederim." Dedi, birkaç adım ona doğru yaklaştı. Doğan, Esma'nın ondan hiç beklemediği bir cesaretle bakışlarını kızın üzerinde gezdirdi. Beğeni vardı o bakışlarda. "Çok güzel olmuşsun." Demişti, bakışlarını kızın gözlerine kaldırdığında. "Ay parçası gibi." Utanarak başını eğdi Esma. O an adamın parmakları kızın çenesine dokundu. Bahçede onları izleyen onlarca bakışları görmezden geldi ve kızın başını kaldırdı. "Eğme başını." Dedi, gözlerini kaçırmadan kızın gözlerine kenetlemişti. "Hiçbir sebepten dolayı başını eğme. Dik durduğunda daha çok seviyorum seni." Esma bu sefer başını eğmedi ama bakışlarını kaçırdı. Bir adım geri atarak adamın, tenini yakan dokunuşundan kaçtı. "Bir eksik gedik var mı?" diye sordu Doğan. "Her şey tamam." Doğan bütün eksiklerle kendisi ilgilenmişti. Hiçbir detayı atlamamış ve her şeyin tam olması için çok uğraşmıştı. "İmam nikâhı ne zaman kıyılacak?" Diye soruvermiş bulundu ancak Doğan tebessümünü fark edince toparladı. "Babam soruyordu da." "İmamla konuştum, bu akşam kıyalım diyorsan gelecek. Yoksa yarın sabah erkenden kıyarız." "Sen bilirsin." "O zaman bu akşam kınadan sonra kıyalım nikâhı." Doğan'ın böyle söyleyeceğini tahmin etmişti. Eğer onu seviyorsa bir gün daha ayrı kalmayı beklemeyecekti. O halde bu akşam kına gecesinden sonra Allah katında evleneceklerdi. "Sen nasıl dersen." "Ben değil, sen nasıl istersen?" Bakışları kaldırdı ve gözlerinin içine baktı. "Bu akşam olsun o zaman." "Kına bittikten sonra hocayı da alır gelirim." Doğan gitmek için acele etmiyordu. Yavaş adımlarla arabaya bindi, çalıştırarak gözden kaybolduğunda Esma derin bir nefes aldı. İçeriye geri döndüğünde üzerindeki bakışların ağırlığıyla başını eğmişti. Hava karardı, kına çoktan başladı. Kuruyemişler, ikramlık kınalar dağıtıldı. Neredeyse köyün yarısı buradaydı. Bütün kadınlar özel günler için sakladıkları kıyafetlerini giymiş, göstermelik altınlarını takıştırmışlardı. Hepsi de Esma'yı yalnız bırakmamak için gelmişlerdi. Genç kızlar yaşlıların el çırpmasıyla türküler eşliğinde oynuyorlardı. Esma da oynuyordu, bindallısının eteklerini tuta tuta, neşeyle oynuyordu. Mecburiyetten değildi. Abi dediği adamla evlenmeyi aklına koyduğunda bu günlerinin onun için zulümden farksız olacağını düşünmüştü, günlerini ruhsuz gibi geçireceğini. Ancak şimdi, düşüncelerinin aksine mutluydu. Onu seven, el üstünde tutacak olan bir adamla evleniyordu. Nankörlük edip, suratını asacak değildi elbette. Bu anlarının tadını çıkartmak istiyordu. Hoparlörden çalan şarkı değişti, kızlar yorulmadan oynamaya devam ediyordu. Sibel bir ara Akçe nenenin koluna yapışmış ve onu oyuna kaldırmaya çalışmıştı ancak bu çabası bacaklarına yediği bastonla sonlanmıştı. Arkadaşları kahkahalar atıyordu. "Rahat bırak kız nenemi!" Arkadaşı, Esma'yı dinlemedi bile. Bu defa kızın anasına uzandı elleri, onu oynamaya kaldırmak istedi. Medine Hanım omuzlarını oynatarak yerinden kalktı ve dünürünün yanına geçti. "Kalk bakayım dünür, kalk da acık oynayıveren!" Dünürünün ve Sibel'in ısrarına dayanamayan kadın utana sıkıla ayağa kalkıp oynamaya başladı. İki anasının da karşılıklı oynadığını gören genç kız yanlarına geçti ve o da onlarla oynadı. Misafirleri alkış tutarak onlara eşlik ediyordu. Kına yakılacağı zaman Esma'yı salonun ortasındaki sandalyeye oturtarak duvağını başına örttüler. Artık hoparlörlerden hüzünle bir türkü çalıyordu. Arkadaşları, köyün genç kızları onun etrafında dönerek sevilen türküyü söylüyordu. Kınayı getir aney Parmağın batır aney Bu gece misafirem Koynunda yatır aney Nice kızları gelin giderken hüngür hüngür ağlatan türkü Esma'yı ağlatmamıştı ama gözlerini doldurmuştu. Bu kaderi o seçmemişti elbette, ona bu yazıyı biçen rabbinin bir bildiği vardı. Esma'nın rabbine olan güveni sonsuzdu, yazgısını da seve seve kabul edecekti. Onun planlarında ağlamak yoktu belki ama anasını gariban gibi köşede ağlarken görünce dayanamamıştı. Yaşlı kadın kimse ağladığını görmesin diye köşede kalmıştı ancak kızının onu ağlarken gördüğünü fark edince yanına gitti. Sanki bir daha onu göremeyecekmiş gibi kızına sarıldı. Öyle değil miydi ki, kızı evlenip yuvadan uçmuyor muydu? "Kızım." Dedi içli içli. Gözyaşları kızının omuzuna akıyordu. "Ananı bırakıp gidiyon mu sahiden?" "Anacığım." Esma'nın da anasından farklı kalır tarafı yoktu. Onu anasından ayırmak isteyen kadınlara inat daha çok sarıldı anasına. Yarın evlendikten sonra başka bir eve gidecekti. Anasından ayrı yaşayacaktı. Doya sıya anasının kokusunu ciğerlerine çekti. Anası ağlaya ağlaya aynı köşeye çekildiğinde Sibel durdu önüne. Duvağını kaldırıp ıslanan yanakları akan rimelini sildi. "Ağlama canım bacım. Bugün en güzel günün, gözyaşlarını tut." Arkadaşının hakkı vardı. Herkes gittikten sonra anasıyla tekrardan görüşürdü. Şimdilik içini çekti ve ağlamasını durdu. Kızlar etrafında dönmeye devam ediyordu. Kınasını Sibel yakacaktı, zira Esma böyle olmasını istemişti. "Gelin avucunu açmıyor, kaynanası." Diye bağırdı. Medine Hanım kesesinden tam altınını çıkartmış ve herkesin görmesi için havaya kaldırarak Sibel'e uzatmıştı. Kendi aralarında fısır fısır konuşan kadınlara göğsünü gererek malzeme vermişti. Sibel altınını aldı, Esma'nın avucuna koydu ve kınasını yaktı. Bu defa hoparlörlerden oynak bir şarkı yükselmişti. Az önceki hüzünlü hava hemen dağıldı. Arkadaşları Esma'yı bir kez daha oynamaya kaldırdı. Saat on bire doğru gelirken misafirler yavaş yavaş evlerine dağılmaya başladı. Evde Esma'nın arkadaşları ve nenesi kalmıştı. Sanem yalnızca yarım saatliğine gelmiş ve anasıyla beraber geri dönmüştü. Esma onların millete göstermelik geldiklerini iyi biliyordu, yine de bu akşam arkadaşını gördüğü için sevinmişti. Buruk olan tarafını neşelendirmişti. Misafirler gittiğinde anasıyla arkadaşları ortalığı toplarken Esma, nenesi ve babasıyla beraber salonda oturuyordu. Aslında anasına yardım etmeliydi ancak bugün ilk defa anası ona dinlenmesini söylemiş ve zorla koltuğa oturtmuştu. Günün yorgunluğunu atmak isteyen yanı rahat koltuğun sefasını sürerken, bugün baba evindeki son günü olduğunu söyleyen yanı ise idrak ettiği gerçekle yüzleşmeye çalışıyordu. Bir bakıma üzülüyordu da. "...Yemekleri de ayarlayıverdiniz mi? Gelen misafiri yemeksiz göndermek olmaz." Nenesiyle babasının konuşmalarına kulak kesildi. "Hallediverdik ana. Muhtar sağ olsun hiçbir masraftan kaçınmadılar. Biz de altta kalmadık tabii." Doğan'ın ailesinin durumu, onlardan daha iyi elbette. Hatta köyün genelinden iyiydi. Düğün için her masrafı karşılamayı gönüllü olmuşlardı. Esma'nın ailesi ise kızları koca evinde ezilmesin diye ellerinden geleni yapmışlardı. Hoş, Esma gittiği evde ezileceğini düşünmüyordu ya neyse. "İmam nikâhı ne vakit?" "Doğan hocayı da alıp gelecek nene, Medine ana bakmaya gitmişti. Birazdan gelirler." Sanki kapıda bekliyorlarmış gibi kapı çaldığında Esma ayaklandı. "Geldiler!" diye sıçradı heyecanla. Kapıya bakmaya gideceği sırada anası önünü kesti. "Sen odana geç." Dedi, kolundan tutarak. "Üzerini değiştirip usturuplu bir şeyler giy, başını örtüver. Haydi kuzum." Doğan'ın gelişini göremeden odasına girdi. Kapıyı ardından kapattı ve bindallısını üzerinden çıkarttı. Düz, lacivert renginde ayak bileklerinde biten elbisesini giyerek siyah kalağını saçlarına örttü. İçeriden konuşma sesleri yükseliyordu. Acele etti. Yatağının başında duran sürahideki suyu temiz bir mendile dökerek yüzünü sildi, makyajını temizledi. En son ilçeye indiğinde aldığı parfümü boynuna ve bileklerine sürdü. "Mis gibi yasemin kokuyor." Dedi bileklerini koklamayı keserek. "Çok mu oldu acaba?" Kapısı bir defa tıklatıldı ve Sibel eşikte göründü. "Hadi kız, hoca bekliyor." Dedi fısıldayarak, azarlayan bir sesle. Esma arkadaşının yanına yürüdü. Bileğini burnuna doğru tutarak koklamasını istedi. "Nasıl kokuyor, çok mu sürmüşüm?" diye sordu. Sibel kızın bileğini tutup kokuyu içine çekti. "Yok kız, güzel kokuyor. Nereden aldıydın?" "İlçeye indiğimde bir dükkândan almıştım, bir dahaki sefer indiğimizde sana da alırız." Kızlar kendi aralarında sessizce kıkırdarken içeriden anası adını seslenmişti. Kızlar gülüşmeyi kestiler. Hızla herkesin bulunduğu salona girdiler. Nenesi, Doğan'ın anasıyla babası, Doğan... Üzerinde kırışık bile bulunmayan beyaz bir gömlek ve gri pantolon vardı. Yeni tıraş olmuş cildi tertemizdi ve uzaktan bile parlıyordu. Düzenli ve tertipli görünüyordu. Bugün için özendiği anlaşılıyordu. Nikâhları için... Ya nikahları için ya da Esma için. Çünkü adam gözlerini ondan alamıyordu. Eşikten içeriye adımını attığı an bir mıknatıs gibi üzerine çekmişti bakışlarını. O ela gözler hayranlıkla bakıyordu ona, büyülenmişçesine. Etkisi geçmeyecek bir sihre kapılmış ve bunu gönüllü olarak yapmıştı. "Gel kızım, sözlünün yanına geç." Dedi babası. Esma sıcak bir tebessümle yerde oturan adamın yanına oturdu. Elleri dizlerinin üzerindeydi, Esma da aynı şeyi yaptı. Şimdi yanına oturunca fark etmişti, limon kolonyası kokuyordu. Tıraştan sonra sürmüş olmalıydı. Acaba her tıraş oluşunda aynı mı kokacaktı? Esma limon kokusunu severdi ancak bu kokuyu Doğan'ın üzerinde duymak ayrı bir hoşuna gitmişti. "Maşallah kızıma, ay parçası gibi oluvermiş." Anaları kendi aralarına bakışarak kızlarının güzelliğine gülümsediler. Doğan'ın bakışlarını ısrarla üzerinde hissediyordu. O da mı aynı şeyi düşünüyordu acaba? "Hazırsanız başlıyorum." Dedi hoca ve duasını okuyarak imam nikâhı akdine başladı. Herkes onu dinliyordu. "Rabbimiz mehirin farz olduğunu buyuruyor. Söyleyiver bakalım kızım, mehir olarak ne istiyorsun? Aranızda belirleyiverdiniz mi?" "Hayır, belirlemedik." Dedi hızlıca. Aslında bakılırsa bu konu hakkında hiç düşünmemişti, anası da bir şey dememişti. Onca telaşın arasında unutulmuş kaybolmuştu. Hızlıca aklına gelen ilk şeyi söyledi. "Sekiz ayar bileklik olur mu?" Önce imama sonra yanında ki adama baktı ancak Doğan çoktan ona bakıyordu zaten. Ilık tebessümüyle ruhuna işliyordu. "İkişer tane, on bir ayar bileklik." Dedi, gözlerini kızın zümrüt gözlerinden çekmeden. Esma hızla başını önüne eğdi. Utançtan ne anasının yüzüne bakıyor ne de istediği mehrin doğru olup olmadığını soramıyordu. Kimse sesli bir şekilde karşı çıkmadığı için iki tane on bir ayar bileklik onlar için sorun değil demekti. Hoca tekrar söze girdi. "Allah celle celalinin emri, peygamberimizin sünneti, aranızda belirlemiş olduğunuz mehir miktarı ile hazır bulunan şahitlerin huzurunda sen Nazım kızı Esma hanım, Aziz oğlu Doğan Beyi kocalığa kabul ettin mi?" "Ettim." "Kabul ettin mi?" "Ettim." "Kabul ettin mi?" "Ettim." Yüreği deli gibi çarpıyor olsa da ne az önce söylediği sözden ne de verdiği karardan pişman değildi. Hoca aynı şeyleri Doğan için tekrarladı, Doğan üç defa Esma'yı karılığa kabul etti. Ardından dua okundu, odada bulunan herkes ellerini açarak iki genç için dua ettiler. Daha sonra ise nikâhlarının kıyıldığı duyuruldu. Artık Allah katında Esma, Doğan'ın karısıydı. İki genç büyüklerinin elini öptü. Önce hocayı yolcu ettiler. Esma'nın babası, akşam saati olduğundan Zahide ve Sibel'in de Doğanlarla beraber gitmesi söylemişti. Esma arkadaşlarına sarıldı. Yarın düğün için erkenden geleceklerini söyleyerek evden çıkmışlardı. En son Doğan kalmıştı kapıda. Anası ve babası içeride döndüklerinde yalnız kaldılar. Doğan az ilerideki arabaya yerleşen ailesine baktıktan sonra Esma'ya döndü ve kimse duymasın diye kısık bir tonda söyledi. "Birazdan gelirim, pencereyi açık tut." "Tutarım." Holün ışığı yüzlerine vuruyordu. Adamın kahve gözleri, kızın yüzünde adeta tavaf ederken kız alımlı edasıyla bakışlarını kaçırıyordu. Kaldırmaya cesaret ettiğinde Doğan'ın sanki bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladığını ancak kapattığını gördü. Ne söylemek istediğini sormadı, biraz sonra tekrardan görüşeceklerdi ne de olsa. "Gir hadi içeri, üşütme. Hava esiyor." Başını salladı ve usulca gerileyerek kapıyı kapattı. Anası içeriden ona sesleniyordu. Hızlıca yanlarına gitti. "Aç mısın ana, yemek hazırlayıvereyim mi?" diyordu nenesine. "Tokum." Dedi yaşlı kadın. "Yatağımı açıverin yeter. Yarın erken kalkacağız." Anasıyla beraber iki elden kadının yatağını oturma odasındaki koltuğa açtılar. Nenesi ve babası çoktan uyumuştu. Esma uyumak için odasına girdiğinde anası da peşinden geldi. Kapıyı ardından usulca kapattı ve yanına oturdu. "Kınalı kuzum benim," Yaşlanmaktan buruşan ellerini kızının kahve saçlarına atarak okşadı. "Sen şimdi ciddi ciddi yarın gelin mi oluveriyon?" Yaşlı kadının gözleri doldu. Kızını evlendiren her ana gibi onun da bir kanadı kırılıyordu artık. Bir yanı eksik, bir yanı buruk kalacaktı hep. Dokuz ay karnında taşıdığı, ipeklere sarıp sarmaladığı, ne zorluklarla büyüttüğü kızı gelin oluyordu. "Güzel kızım benim, kınalı kuzum. Ne yapıvereceğim ben sensiz?"Y aşlı kadın ağlamaya başladığında Esma'nın gözleri doldu. Anasının ellerini tutarak ıslanan yanaklarını sildi. "Ağlama ana, beni de ağlatacaksın." Kadıncağız kızının ellerini avucunun arasına alıp öptü, yanaklarını sildi hızla. "Bak kızım, sana ne dediydim ben? Evlilikte önce saygı sonra sevgi gelir deyiverdim, değil mi? Ha, sevileceğinden şüphem yok ama bir gün olur da kocan seni saymaz ise eğer, baba ocağının kapısı sana hep açık. Unutuverme sakın." Islanıp duran yanaklarını bir kez daha sildi. "Asla yalnız değilsin ha, senin dağ ailen var burada." "Ana." Gözyaşlarına daha fazla direnemeye genç kız ağlayarak anasına sarıldı. Bu dünya da pek bir kimsesi yoktu Esma'nın. İnzivada gibi yaşayan nenesi, sabahtan tarlaya gidip akşam dönen babası bir de her daim orada olan anası vardı. İlk gözyaşlarında yanında olan, yemek yapmaya çabalayıp yaktığında teselli veren, hatta ona şifacı olmasını tavsiye eden hep oydu. Biricik anası. Yarın evlenip gidecekti bu buradan. Ömrünün yirmi bir yılını geçirdiği bu evden ayrılacaktı. Bir pişmanlığı yoktu ama hüzün içinde kol geziyordu. Anasız babasız ne yapacaktı? Yuvadan uçan her kuş kendi başına uçmayı öğrenecekti elbet. Peki, Esma özgürlüğe mi uçacaktı yoksa tutsaklığa mı? Bölüm Sonu. Ay örgürlüğe uçacak tabi, başka nereye uçacak (Şüpheli)Bu akşam buluşmalarına iyi alıştılar bakıyorum... Ne yapsam, bunları birine bastırsam mı? kdjbuuyvsd Her neyse, biliyorsunuz ki kısa bir hikaye olacağından en başında bahsetmiştim. Birkaç bölüm sonra final vermeyi düşünüyorum. Neredeyse 20. Bölüm, final olarak yazabilirim. Acıya Çeyrek Kala kitabıma başlamak istiyorum. Ardından Zahide ve Tahsin'in hikayesini yazacağım.

Bölüm sonu

3 yorum