Bazen içten bir gülüş yeterdi sevdanı anlatmaya. İçten bir gülüş, parıldayan gözler ve hoş bir bakış…
Var mı? Sevdiğin biri?
Eve dönüş yolundalardı, fakat Esma’nın bu sözleri aklına geldikçe yüreği şenleniyordu. Göğsünde bahar çiçekleri açıyor, içindeki çocuk kahkahayla koşuyordu.
Taş köprüde evlenelim dediği gün bu soruyu sormuştu. Benden sevdalı mısın demişti ona. Bugün de aynı soruyu sormuştu. ‘Biliyorum, daha önce de sordum ama bilmek istiyorum. Beni sevmiyorsan bile, sevdiğin biri vardır illa.’ Onu veya başka birini sevip sevmediğini sormuştu, bunu merak etmişti demek ki.
Onu merak etmişti.
Bu Doğan’ın en güzel gerçeğiydi.
Sevdiğin biri var mı diye sorarken öylesine masum görünüyordu ki… Bakışlarını kaçırışı, sesinin titremesi. Onu her gün böyle görmek için canını verirdi.
Ona söylemek istemişti. Beş yıldır içinde biriktirdiği bu sevdayı dillendirmeye belki de ilk defa bu kadar yakındı ancak kendini durdurdu. Esma’nın kaçırdığı o anlam dolu bakışlarını tekrardan görmek itiyorsa eğer kendisini biraz daha geri çekmeliydi. Bu ona artık acı vermeye başlamış olsa bile…
Beraber eve yaptıkları o yürüyüşte bir karar vermişti. Hissettiklerini ona açıklayacaktı. Bugün değilse bir gün. Mutlaka ona söyleyecekti.
Doğan Esma’yı evine bıraktıktan sonra babasının yanında muhtarlığa gitti. Köyün öğretmeni de oradaydı.
“Selamın aleyküm.” Dedi kapıdan içeriye girerken.
“Aleykümselam.”
“Aleykümselam oğlum, gel otur.”
Doğan, Hikmet öğretmenin karşısındaki sandalyeye oturdu, baş selamı verdi.
“Nasılsın öğretmen?”
Hikmet tevazuuyla tebessüm etti. “İyiyim, teşekkür ederim. Görüşmeyeli sen nasılsın?”
Yalnızca başını eğdi Doğan, bu iyiyim demekti.
“Hikmet öğretmen çok iyi bir fikirle geliverdi yanıma.” Dedi babası, tespihini çekiyor ve gülümsüyordu. “Köyde sinema gecesi ayarlayalım diyor.”
Doğan, Hikmet’le göz göze geldikten sonra tekrardan babasına döndü. Babasının yüzündeki o umutlu ifadeyi tanıyordu. Yıllardır bu köye hizmet yapmış, görevlerini layıkıyla yerine getirmiş bir adamdı babası. Köyü kalkındırmak için her şeyi yapmış ve yapmaya da devam ediyordu. Onun sayesinde Seyribağ gazetelere çıkmış, tüm Türkiye’nin diline dolanmıştı.
Hikmet öğretmen böylesine dahiyane bir fikirle geldiyse eğer babası onu gerçekleştirmeden durmazdı. Gözlerinin içinin nasıl parıldadığını görebiliyordu.
“Biliyon,” diyerek söze başladı babası. “Yıllardır Seyribağ’ı geliştirmek için türlü projelere imza atıverdik. Bu sinema gecesi sadece bizim köyde değil, civar köylerde de ses getirecek. Gencinden yaşlısına herkes çok sevecek.”
“İnsanlar sabah erkenden kalkıp tarlada çalışmaya gidiyorlar. Eve geldiklerinde ise tek yaptıkları televizyon izlemek oluyor. Eğer bu sinema gecesini haftada bir veya iki gün yaparsak, en yeni, ödüllü filmleri beyaz perdeye getirirsek hem insanlar bilinçlenecek hem de günlerini yorgunlukla geçirdikten sonra akşamlarını köylüyle bir arada vakit geçirerek dinlenmiş ve eğlenmiş olacaklar.”
Hikmet öğretmen konuşurken sözlerini karşısındaki insana öyle bir aşılıyordu ki, farkında bile olunmuyordu. Doğan’ın hissettiği de buydu. Fikir güzeldi, köylüler için de iyi geleceği su götürmezdi.
“Sosyalleşirken bilinçlenecekler.”
Doğan’ın sözleri Hikmet’i mutlu etti. “Aynen öyle. İstanbul’da bir arkadaşım var, sinema işletiyor. Ona bu fikirden bahsettiğimde yardımcı olmak istediğini söyledi. Yani filmlerimiz ve ekipmanlarımız hazır, sadece mekân eksiğimiz var.”
“Onu da ben halledivereceğim.” Muhtar masaya ellerini koyarak eğildi. “Köy meydanında sandalyeler kurarız, perdeyi çekiveririz. Mısırıydı, gazozuydu bunlar kolay.”
“O halde ben bugün arkadaşımla tekrardan konuşayım. Hafta sonuna kadar her şeyi hallolur.” Hikmet ayağa kalktığında diğerleri de kalktı. Muhtarla el sıkıştı. “Tekrardan teşekkür ederim muhtar.”
“Ben teşekkür ederim öğretmen bey. Köye bir katkımız olacaksa başım üstüne.”
“Kolay gelsin.”
Hikmet muhtarlıktan çıktıktan sonra Doğan babasına baktı. “Ben de gideyim baba. Buradan tarlaya geçeceğim.”
“İşçilerin yevmiyelerini vermeyi unutma. Ben sana kartı vereyim, bankadan çekiverirsin.”
Babası cüzdanından banka kartını çıkartıp ona verdiğinde o da muhtarlıktan çıktı. Hikmet’e yetişmek için hızlı adımlarla yürüdü. Onu okulun yolunda bulmuştu.
“Hızlı yürüyorsun öğretmen.” Dedi Doğan.
“Kusura bakma, dalmışım.”
“Köyde sinema gecesi çok iyi bir fikir. Nereden geldi aklına?”
Doğan, öğretmenin utanarak bakışlarını yere indirişini izledi. “Aslında benim fikrim değil.” Dedi. “Geçen gün Sibel hanımla karşılaştığımızda konu filmlerden açılmıştı. O da daha önce hiç sinemaya gitmediğini söyleyince ben de böyle bir şey yapmak istedim.”
Doğan’ın kaşları şaşkınlıkla kalkınca düzeltti kendini. “Yani sadece Sibel Hanım için değil elbette. Köyde, daha önce hayatında hiç film izlememiş bir sürü insan vardır diye düşündüm. Herkes izlesin diye.”
Genç adamın inkar çabası Doğan’ı gülümsetti. Elini bir abi edasıyla öğretmenin omuzuna koydu. “Sadece Sibel için düşünmüş olsan bile sorun değil.” Dedi, tebessüm ederek. “Bu onu gerçekten seviyor olduğun anlamına gelir.”
Hikmet göğsünün kaldırıp indiren uzunca bir soluk aldı.
“Seviyorum.”
Bu bir itiraftı. Sadece Doğan’a değil, kendine ettiği bir itiraf.
“Çık o zaman karşısına. Aynısı ona da söyle. Seviyorum de.”
Hikmet’in gülüşü soldu, yürümeyi kesti. O an Doğan elini çekti. “Söyleyemem.” Az öncekinden farklı, sıkıntılı bir soluk bıraktı. “İki yıl sonra Balıkesir’e geri döneceğim. Orada bıraktığım bir hayatım var benim. O hayatımı Sibel Hanıma değiştirebilir miyim bilmiyorum. Benimle gelmesini istesem gelir mi ondan da emin değilim.”
“Daha hiçbir şeyden emin değilken karşısına çıkıp aşkımı itiraf edemem. Bunu ona da kendime de yapamam.”
“Eğer hiçbir şeyden emin değilsen, neden emin olmak için çabalamıyorsun ki?” Hikmet’in kafa karışıklığını fark eden Doğan açıklamaya başladı. “Çık karşısına. Az önce bana söylediklerini ona da söyle. Kafanın karışıklığını ona anlat. Emin ol verdiği tepkiden ne istediğini anlayacaksın.”
Doğan, Hikmet’in ona verdiği tavsiyeyi yerine getirip getirmeyeceğini bilmiyordu. Bildiği bir şey varsa, o da Hikmet’in sevgisinin saf ve temiz olduğuydu. Sibel’in bunu takdir edeceğinden emindi.
Fakat bir dakika. Bu hikaye ona bir yerlerden tanıdık gelmişti.
Doğan’ın sevgisi de saf ve temizdi. Esma bunu takdir eder miydi?
*
Bir hafta. Bir hafta boyunca aklından çıkmamıştı sözleri. Var demişti, sevdiğim biri var.
O gün dere kenarından dönükten sonra akşama kadar dalgın bir şekilde etrafta dolanıp durmuştu. Onun sözünü verip aldığı vanilyalı dondurmayı bile yememişti. Düşünmekten nefret edene kadar düşünüp durmuştu. Kim? Ben mi yoksa başka biri mi?
Doğan’ın sevdiği Esma olsaydı eğer bunu orada, o anda söylemez miydi?
Başka birini seviyordu ama kimi? Gülşah’ı mı?! Hayır, Gülşah ikinci defa aynı şeyi yapamazdı. O zaman Zahide miydi? Köyün en güzel kızı oydu. Yoksa Mihriban mıydı? Onları bir keresinde yan yana gördüğünü şimdi hatırlıyordu. Kimdi? Kim!
Aradan bir hafta geçmesine rağmen hala düşünüyor ve bir cevap bulamadıkça kendine öfkeleniyordu. Neden bunu düşündüğünü bile bilmiyordu, neden kendine öfkelendiğini, neden içinin sıkıldığını…
Kendine öfkeleniyordu ancak Doğan’a daha çok öfkeleniyordu.
Madem bir başkasını seviyordu, o halde neden Esma’yla evlenmeye kalkıyordu? Verdiği söz yüzünden mi? Bir söz uğruna bütün hayatını mahvetmek mi istiyordu bu adam!
“Ne yapıveriyon kız sen burada?” Anasının aniden odaya girmesiyle olduğu yerde sıçradı genç kız.
“Ödümü kopardın ana ya!” Başparmağını damağına götürdü. “Kasnak yapıyorum, ne yapacağım başka?”
“İki hafta sonra da ben evleniyom zaten! Kalk çabuk, anana yardım et!”
Oflaya puflaya yerinden kalktı. Bir şeylerle uğraşmak düşünüp kafayı yemekten iyidir diye düşündü. Anası ona, damat tarafı için bohça yaptırmıştı. Hafta içindeyken bir kez daha ilçeye inmişler ve bohça için eşyalar almışlardı. Damat bohçalarını hazır ettikten sonra anası Esma’ya bir de ortalığı süpürmesini söylemişti. Şimdi ise ortalığı süpürüyordu.
Bahar aylarında olduklarından pencereleri sonuna kadar açıyorlardı. Rüzgârdan uçuşan perdenin hışırtısına, öten kuşların seslerine bir ses daha eklendi. Hoparlörlerden muhtarın sesi yankılanıyordu.
“Dikkat dikkat! Sevgili Seyribağ köyü halkı.” Esma elindeki süpürgeyi bırakarak pencereye koştu, sesi daha iyi duymak istiyordu. “Bu akşam saat yedide, köy meydanında yapılıverecek olan sinemamıza tüm köy halkımız davetlidir. Etkinliğimiz tamamen bedava olup hiçbir para alınmayacaktır. Duyduk duymadık demeyin gari!”
Sinema gecesi mi?
Köyde sinema gecesi daha önce duyulmamış bir şeydi. Esma duyduklarının şaşkınlığını yaşarken anası yanına geldi.
“Sinema mı dedi o?” Esma onay olarak başını salladı. “Abo, daha neler duyacağız.”
“Aman ana, ne var işte? Ne güzel film izleyeceğiz.”
“Bırak filmi şimdi. Alıver şu süpürgeyi eline, durma daha!”
Hevesini kursağında bırakan anasına o görmezden gözlerini devirdi ve kaldığı yerden evi süpürmeye devam etti. Kapılarının önünü süpürdüğü sırada arkadaşlarını koştururken buldu.
“Hayırdır kız, nereye böyle?”
“Sana geldik!” Dedi Sibel heyecanla. Bir kolunda Zahide diğerinde Sanem vardı. İkisi de onun gibi neşeliydi. “Duydun mu kız? Köye sinema gelmiş ya!”
Esma süpürgeyi kenara bıraktı, alnından dökülen terleri silerek ellerini beline yerleştirdi. “Duydum, duydum!” Kızların girmesi için bahçe kapısını açtı. “Hangi filmi gösterecekler acaba? İnşallah Ediz Hun’un filmidir.”
“Kadir İnanır’dan başka aktör tanımam!”
“Ayy, Kartal Tibet de çok yakışıklı. Tarkan filmini defalarca izlemişimdir.”
Onlar sevdikleri oyuncuların hayallerini kurup hülyalara dalarken Zahide onların bu şaşkın hallerine gülümsüyordu. Beraber çardağa geçip oturdular. Esma bir koşu gidip içeriden arkadaşlarını karpuz kesip getirdi.
“Size bir şey söyleyeceğim ama sakın kimseye söylemek yok.”
Kızlar şaşkınlık ve merakla Sibel’e baktılar. Genç kız resmen süzülüyordu. Sanem çatalını bırakarak ona döndü. “Ne söyleyeceksin kız, çatlatma insanı. Söyle çabuk.”
“Bu sinema gecesi fikri kimden çıktı dersiniz?”
“Kimden çıkacak acaba? Muhtardan çıkmıştır tabii. Köye okulu da o getirdi.”
“Yanlış cevap.” Sibel arkadaşının bakışlarından aşırı keyif alıyormuş gibi gülümsedi. “Öğretmen beyden!” diyerek açıkladı.
Lokması boğazına kaçan Zahide öksürmeye başladı.
“Helal kız, helal!”
Esma koşarak içeriden soğuk bir su getirip Zahide’ye içirdi. Sonunda rahat bir nefes alan genç kız arkadaşına manalı bir bakış attı.
“Şok oldun tabii.” Dedi Sibel. Çenesini kaldırdı, televizyonlardaki haber spikerleri gibi duruşunu dikleştirdi. “Anlatıyorum. Geçen hafta Ayşe’yi okuldan almaya gittiğimde biraz sohbet ettik. İşte çocukların bir etkinlikleri olsun diye laftan açıldı. Ben de hiç sinemaya gitmedim dediydim, bir hafta sonra köye sinema geldi. Öğretmen bey değilse kim, biri bana bunu açıklasın?”
“Tesadüf olamaz mı?” diye sordu Sanem, masumca.
“Sence olabilir mi?” Sanem cevap verecek gibi olunca izin vermeden söze atıldı. “Olamaz. Ayşe’yi almaya gidiyorum okuldan, bir haftadır yüzüme bile bakmadı. Demek ki bununla uğraşıyormuş işte.”
“Olabilir de olmayabilir de.” Zahide açıkladı. “Belki muhtara sinemadan bahsetmiştir, muhtar getirmiştir sinemayı.”
“Sonuçta sinemadan bahsetmiş mi, bahsetmiş. Kimin için, benim için.” Genç kız keyifle çatalındaki karpuzu ağzına attığında diğerleri kahkahayı basmıştı. “Gülün siz, gülün. Benim için köye sinema getirdiler. Sizin için ne yaptılar?”
Belki de o an aklına, penceresinin kenarına mektuplar iliştiren Selim gelmeliydi ancak Doğan sürpriz yapar gibi orada belirmişti. O istemeden aldığı dondurmayı hatırlamıştı, anaları başka bir mobilya isterken o Esma’nın istediği olacak diye diretmesini hatırladı. Ancak sevdiğim var dediği zamanı da hatırlıyordu.
“Bizim için kimse bir şey yapmadı.” Dedi Esma.
“Doğan abi mi bir şey yapmadı, çarpılırsın!”
Doğru. Sonuçta hiçbir sebebi yokken onunla evlenmeyi kabul etmişti. Doğan ona en büyük iyiliği yapmıştı.
“Bir şey mi yaşandı sizin aranızda?” Zahide kuşkuyla sordu. “Bir şey olmuş gibi sanki. Mutsuzsun.”
Sıkıntısını daha fazla içine gömemeyeceğini anlayan genç kız anlatmaya başladı. “O gün dere kenarında siz gittikten sonra Doğan’a şeyi sordum.”
“Neyi?”
“Şeyi işte.”
“Neyi kız?”
“Dedim ki beni mi seviyorsun?” Kızlar hep bir ağızdan şaşırdılar. “Beni sevmiyorsan bile illa bir sevdiğin vardır dedim.”
“O ne dedi?”
“Güldü.”
“Doğan abi mi?”
Onlar da şaşırıyordu işte. Başını salladı Esma. “Güldü, bir de var dedi.”
“Ney varmış?”
“Sevdiği biri varmış işte Sibel!”
Ortam bir anlığına sessizleşti. Kimse bunu duymayı beklemiyordu. Doğan hep sessiz bir adamdı onların gözünde. Her daim kendi halinde takılan bir adamın sevdiği olması, bu beklenmedikti.
“Kimmiş peki?”
Kaşlarını çattığını fark etmeden kollarını göğsünde bağladı. “Bilmiyorum.”
“Kimi sevecek başka, seni seviyordur.”
Esma yan gözlerle Zahide’ye baktı. “Beni sevseydi o an söylemez miydi? Söylerdi. Demek ki sevdiği kız ben değilim. Başka biri. Yine de benimle evleniyor!” Kolları çözerek arkadaşlarına döndü. “Sevdiğniz biri varken başka biriyle evlenir misiniz?”
Tüm gözler istenmeden Zahide’ye döndü.
Onun da sevdiği, yıllardır beklediği biri vardı ve bu yüzden kimseyle evlenmiyordu.
O halde Doğan’ın sebepleri neydi? Neden bir başkasına gönül verdiği halde Esma’yla evlenmek istiyordu? Bunu ona sormadan cevabını alamayacağını biliyordu.
Akşam olduğunda ailesini meydandaki sinemaya gitmek için ikna etmeye çalışmıştı Esma. Neyse ki ailesi katı veya kuralcı bir aile değildi. Kızlarının sinemaya gitmelerine izin vermişlerdi. Babası bir ara Doğan’la gitmesinin uygun olacağını söylese de Esma arkadaşlarıyla gideceğini dile getirmişti.
Nedendir bilinmez, son bir haftadır Doğan’a karşı mesafeli hissediyordu. Belki de doğru kelime kırgınlık olacaktı ancak Esma bunu kabul etmedi. Başka birini sevdiği için neden kırgın olsundu ki? Onunla gitmek istemiyordu sadece.
Esma doğrudan Zahide’nin evine gitti. Sibel ve Sanem onu orada bekliyorlardı. Buluştukları gibi meydana doğru yürümeye başladılar. Sohbet ediyor, hangi aktörün filminin çıkacağını tartışıyorlardı. O sırada Esma’yı arkasına bakmaya iten neydi bilmiyordu, bir his doğmuştu içine ve o da bu hissi takip etmişti.
Yalan söylemeyecekti. Doğan arkasında bulmayı beklemişti.
Esma arkadaşlarıyla önden gidiyor, Doğan da yanında Hikmet öğretmenle beraber arkalarından yürüyordu.
Gökyüzü henüz yeni yeni kararıyordu. Akşam rüzgârı eserek çiçeklerin misk kokusunu insanların burunlarına dolduruyordu. Girdabına dolandığı meltem Esma’yı bilinmezliğe doğru sürüklüyordu.
Onun hemen arkasından yürüdüğünü bilmek Esma’ya her hareketini yapmadan önce iki kez düşündürmeye itti. Düzgün mü yürüyordu? Üzerindeki elbise yeterince iyi miydi? Saçlarının arkası dolaşık mıydı? Evden çıkmadan önce mor renginde çiçekli fistanını giymiş ve koyu saçlarını tarayarak birkaç tutamını örmüştü. İyi göründüğünü düşünüyordu ancak arkadaşlarının tartıştığı konudan epeyce uzaklaşmıştı.
Omuzunun üzerinden usulca arkaya baktığında çoktan ona bakmakta olan bakışlarıyla karşılaştı. Daha öncesinde yabancı olduğu bir ifadeyle bakıyordu ona. Delici ve içine işleyen.
“Nereye bakıyorsun kız se-“
Sibel arkadaşının kolunu dürterek baktığı yere baktığında duraksadı. Onunla beraber diğerleri de durmuştu.
“Aa, öğretmen bey? Doğan abi, siz de sinemaya gidiyorsunuz?”
Doğan Esma’ya bakmakla meşgul olduğundan soruyu duymamıştı bile ancak Hikmet tebessümle Sibel’i yanıtladı.
“Evet Sibel Hanım, biz de meydana doğru gidiyorduk.” Kızlara da dönerek sordu. “Nasıl heyecanlı mısınız?”
Kızlar, Hikmet öğretmenle sohbet ederken Doğan sessizce Esma’yı izliyordu. Esma bunun farkındaydı ve ona bakmamak için başını yola çevirmiş, gelen gidene bakıyordu. Doğan’a bakmayı reddediyordu.
Sohbeti kısa keserek meydana doğru yürümeye devam ettiler. Esma bu sefer başını çevirip ona bakmamıştı bile. Meydana geldiklerinde kurulu sandalyeleri, ağacın dallarına astıkları beyaz perdeyi ve kalabalığı fark ettiler. Etraf şenlikliydi, herkes heyecanlı ve film izleyecekleri için hevesliydi.
Kızlar kimse kapmadan yerlerine oturdular, kim gelmiş kim gelmemiş çekiştirmeye başladılar.
“Öğretmen beyi gördünüz mü?” Sibel’in sözleri bütün kızların aynı noktaya bakmasına yol açtı. Hikmet buralı olmayan bir adamla hararetli bir sohbet içindeydi. “Yanındaki adam kim acaba?”
“Tipine baksanıza. Kesin filmci bu adam.” Dedi Sanem.
Kızlar da onunla hemfikirdi. Çok geçmeden anons geçildi.
“Ay, mis gibi de mısır koktu.” Sibel Zahide’ye döndü. “Zahide’m, yap bir ablalık da bize mısırla gazoz getir. Hadi güzel bacım. Canını yerim.”
Sibel’in tatlı sözlerine göz devirerek ayaklandı Zahide. Onunla beraber Esma da kalktı. “Ben de seninle geleyim.” Diyerek mısır standına doğru yürüdüler. “4 mısır, 4 de gazoz.” dedi, adama.
Sıcacık mısırları ve soğuk gazozları aldıklarında adam parasını istedi.
“Ne parası?” dedi Esma. “Bunlar beleş değil mi? Muhtar öyle söyledi sabah.”
“O film içindi. Bunlar paralı.”
Filmle beraber yiyecek içeceklerin de ücretsiz olduğunu düşündüğü için para almamıştı yanına. “Yanımızda hiç para yok. Sonra getirsek olmuyor mu?” dedi Zahide.
Adam itiraz edecek gibi oldu ancak o anda Doğan ortaya çıktı. Elindeki parayı adama uzatarak, “Sen buradan al abi.” Dedi. Adam parasını alır almaz diğer müşteriye geçmişti.
Zahide sözlü çifte mesafe tanımak adına biraz geri çekildi. Esma, Doğan’ın az önce yaptığını görmezden gelemezdi. Son görüşmelerinden sonra ona karşı kırgın da olsa teşekkür etmeliydi.
“Teşekkür ederim.” Dedi, başını yerden kaldırmadan.
“Afiyet olsun. Canınız istediği zaman çekinmeden gelin alın. Ben parasını veririm.”
Esma başını kaldırdı. Parıldayan gözleri yalnızca onun yeşil gözlerine bakıyordu. Yüzündeki tebessümünü eksilmemişti. Eli bol diye düşündü Esma. Ancak bir başkasını severken onunla evlenecek kadar gönlü de boldu.
Arkasını döndü, arkadaşının koluna girdi ve başlayacak olan filmi izlemek için yerine yerleşti.
Bölüm Sonu