Hisler vardı, beni kapkara dipsiz kuyularda bırakan. Hisler vardı, bana yemyeşil çiçek bahçesi sunan.
“Sonra da, Esma hangisini istiyorsa o olacak dedi.”
Esma kendi sözlerinden utanmış avuçlarına yüzüne bastırmıştı. Arkadaşları onun bu haline gülümsedi.
İlçeden döner dönmez arkadaşlarının kapısına gitmiş ve onları evine çağırmıştı. Sanem’in evine de gitmeyi isterdi ancak bu saatten sonra kapılarının önünden geçmek ona uygunsuz geliyordu. O yüzden Sanem’le başka zaman konuşacağını kendine söyledi genç kız.
Şimdi ise ilçede olan biteni ne aldıklarını detayına kadar arkadaşlarına anlatıyordu. Arkadaşları ise ona hem şaşırıyor hem de bu beklenmedik heyecanına seviniyorlardı.
“Bak sen şu Doğan abiye ya…” Sibel bıyık altından güldü.
“Vallahi ben de çok şaşkınım.” Zahide’nin gök gözleri tek bir noktaya uzandı. Biraz düşündükten sonra düşüncelerini Esma’ya sordu. “Sana sevdalı olmasın?”
Genç kızın gözleri şaşkınca aralandı. Zaten babaannesinin sözlerinden sonra şüphelenmişti. Şimdi ise arkadaşlarının aynı şeyi söylüyor oluşu içine bir kurt düşürmüştü. Doğruyu söylüyor olabilirler miydi? Doğan ona sevdalı olabilir miydi?
Ona iyi davrandığı kesindi. Onu düşündüğü, onun için en iyisini istediği de açıktı. Ortada kendi açısına göre hiçbir sebep yokken onunla evlenmeyi kabul etmiş, yüzüğü atmak istediğini dile getirdiğinde ise ona kati bir suretle karşı çıkmıştı.
Fakat tüm bunlar ona sevdalı olduğu anlamına gelmezdi. Bir kere, onu sevdiğini söylememişti ki. O söylemezse Esma bunu nereden bilecekti?
,“Ne sevdası kız?”
“Yok, yok. Zahide doğru diyor gibi.” Sibel sanki bir dedektifmiş gibi gözlerini kıstı. Parmaklarını çenesine götürdü. “Bu adam senin evlilik teklifini daha ortada hiçbir şey yokken kabul etmedi mi? Sen sözü atalım deyince, bu yüzük parmaktan çıkmayacak da dedi. E şimdi de sadece benim istediğim eşyaları aldı demiyor musun?”
Sibel sanki daha fazla nasıl bir örnek verebilirim der gibi arkadaşına baktı. “Demediydim ama diyeceğim. Sözdeyken Doğan abinin sana olan bakışları bir değişikti. O bakışlar normal bir adamın bakışları değildi sanki Esma. Ne bileyim, farklı bakıyordu işte.”
“Bu sefer ben de Sibel’e katılıyorum.” Dedi Zahide. “Sana karşı boş değil gibi… Git bir konuş. Sor bakalım, ne istiyormuş bilelim.”
“Yok kız!” Karşı çıktı Sibel. “Öyle istekliymiş gibi gitmesin. Olmaz.”
“Durun ya!” Esma iki arkadaşının arasına girdi. “Kafamı karıştırıyorsunuz iyice. Doğan bana sevdalı falan değil. Selim’i öğrendiği gün beni kabul etmediğini unutuyorsunuz. Adam istemedi beni, sonra da belki vicdan yapıp evleneyim demiştir, ne malum.”
Arkadaşlarının sessizliği çok şey anlatıyordu aslında. Doğan ona sevdalı değildi. En azından Esma böyle düşünüyordu. Ta ki akşam olup onu penceresinin önünde görene dek.
Karanlıktaydı fakat oradaydı.
Buradayım der gibi ona bakıyordu. Geceyi delen bakışları yalnızca hedefine odaklıydı, hedefi ise Esma’ydı.
“O adam seni yirmi dakika boyunca kucağında taşıdı buraya kadar. Söyle bakayım, bunu kim yapar? Sevdalı adam yapar.”
“Sözdeyken Doğan abinin sana olan bakışları bir değişikti. O bakışlar normal bir adamın bakışları değildi sanki Esma. Ne bileyim, farklı bakıyordu işte.”
“Ben dün gece bir söz verdim. O yüzük senin parmağında olduğu sürece sözlü kalmaya devam edeceğiz, sonra da evleneceğiz.”
Doğan ona sevdalıydı.
Ya da değildi.
Bunu öğrenmenin tek yolu ona bu soruyu sormaktan geçiyordu.
Genç kız parmaklarını kaldırarak ona el salladı. Doğan başını eğerek cevap vermişti. Esma perdeyi yavaşça geri çekti, içindeki tam tersini yapma isteğini görmezden gelerek…
Pencerenin önünden ayrılıp başını yastığına koyduğunda aklına o vardı. Hala orada olup olmadığını sorguladı kendince. Farkında bile olmadan Doğan tüm düşüncelerini ele geçirmeye başlamıştı bile.
Ertesi sabah kahvaltıdan önce onu kapısında gördüğünde bir an rüya görüp görmediğini anlamaya çalıştı. Ancak rüya görmüyordu, dün gece penceresinin önünde bekledikten sonra sabah kapısının önünde bitmişti. Ondan nüfus cüzdanını istiyordu. Esma bir koşu gidip sandığından çıkarttığı cüzdanı kapıda bekleyen adama verdi. Evlilik işlemleri için ilçeye iniyordu.
Onunla beraber gitmek istediğini söylerse yanlış anlaşılır mıydı acaba?
“İlçeden istediğin bir şey var mı?”
Esma başını kaldırarak sözlüsüne baktı. Gözlerinin içine bakıyordu. İstediği bir şey olup olmadığını soruyordu. Onun isteklerini düşünüyordu.
Esma da düşündü, ne isteyebileceğini kafasında tarttı.
O sırada anası arkasından belirdi, “Oğlum sıcaklarda yanıp kavruluyoz biliyon mu? Sen gelirken karpuz al.”
“Tamam, Semiha ana.” Dedi adam, başını eğdi. Yaşlı kadın içeriye girerken Esma’ya doğru eğildi. “Dondurma alayım mı sana?”
Esma’nın dudakları sevinçten kulaklarına çıktı. Hızla eğdi başını, utandı.
“Neli seversin?”
“Sen neli seversen ondan al.”
“Olmaz öyle, ben kakaolu severim. Sen hangisini seviyorsan söyle, ondan alacağım.”
“Vanilya.” Dedi utana sıkıla. Başını kaldırdığında Doğan’ın hala ona bakmakta olduğunu fark etti. Başını eğerek cevabını onaylıyordu. Tebessüm ediyordu.
“Vanilyalı dondurma alıyorum o halde.”
Esma onun tebessümüne karşılık vererek başını salladı. Bir an önce kabuğuna çekilmek için fırsat kolluyordu ki, bu yaşananları aklında tartabilsin…
“Gidiyorum.” Dedi Doğan.
Esma bir kez daha başını salladı. O giderken arkasından bakmakla yetinmenin üzerinde bıraktığı hisleri görmezden gelmeye çalıştı. Doğan bahçe yolundan çıktıktan sonra ancak kapıyı kapatmış ve odasına çekilmişti. Sırtını duvara yaslayıp elini göğsüne götürdü.
Vanilyalı dondurma…
Kalbini sanki bir yabancının kalbiymiş gibi attıran şey vanilyalı dondurma mıydı?
Sanmıyordu.
Başka bir şeydi bu, yeni bir şeydi. Ufak bir çocuğun heyecanı gibiydi, baharı beklemeden açan kardelenlerin umudu gibiydi.
Bu farklı duygular Esma için çok yeniydi. Hem henüz ortada elle tutulur bir şey yoktu, yalnızca düşünceler vardı. Gerçek olup olmadığını bilmediği düşünceler…
O sabah Doğan’ı yolcu ettikten sonra kapısı birkaç kez daha çalınmıştı. Komşuları toplaşarak sözü için hayırlı olsuna gelmişlerdi. İçlerinde Gülşah ve anası da vardı elbette. Esma bir koşu arkadaşlarının evine giderek onları da çağırdı. Beraber kek, kısır ve börek yapmış ardından misafirlerine servis etmişlerdi.
Anası misafirlerinin meraklı sorularını kendince cevaplarken Esma da arkadaşlarıyla beraber onları dinliyor, bir yandan da Gülşah’ın manalı bakışlarına karşılık veriyorlardı. Esma, Gülşah’a kaşlarını çatıp düşmanca bakan arkadaşının kulağına eğildi.
“Yeter kız, biri yanlış anlayacak şimdi.”
Arkadaşı onu duymayınca bu sefer dirseğiyle onu dürttü. Ancak Sibel çocukça inatlaşarak omuzlarını silkti. “Sen karşıma!”
Esma bu sefer kızın diğer yanına oturan Zahide’ye baktı. Ne yapacağız bu kızla der gibi bakışlarıyla konuştular. Ancak ikisi de Sibel’i çok iyi tanırdı. Kafasına bir şey koyduğunda onu yerine getirmeden bırakmazdı. Bu, öldürücü bakışlarıyla Gülşah’ı rahatsız etmek anlamına geliyor olsa bile.
“Sibel.”
Gülşah’ın anasının ona seslenmesini duymamıştı bile. Esma ile Zahide onu bir kez daha dürttüğünde kız kendine geldi.
“Buyur Ayfer abla?”
“Bak Esma sözleniverdi. Sırada siz varsınız.”
“Öyle olur mu Ayfer abla? En önce senin kızın duruyor. O bir dünya evine girsin, biz hepimiz bekleriz.”
Sibel yüzünde kendini beğenmiş bir ifadeyle kollarını göğsünde bağladığında etrafta garip bir sessizlik oluştu.
“Zahide.” Dedi, sessizliği bölen bir ses. Bu köylü tarafından pek sevilen Cennet hanımdı.
“Buyur Cennet teyzem.”
“Benim yeğenimi tanıyon değil mi? Musa adı, ilçede muhasebecilik yapıyor hani.”
Zahide sözün nereye varılacağını bildiğinden düşen yüzünü saklayamadı.
“Tanıyorum Cennet teyzem.”
“Geçen köye geldiğinde seni görmüş. Pek beğenmiş, maşallahın var kim beğenmesin.” Yaşlı kadının iltifatı karşısında başını eğdi genç kız. “Gelen görücüleri geri gönderdiğini biliyom emme daha nereye kadar evde kalıverecen kızım? Mutlu bir yuva kurup çoluk çocuğa karışmak senin de hakkın. Bak, sen he dersen haber salacağım, istemeye gelecekler. Ne diyon?”
Esma arkadaşının moralinin bozulmasını an be an izledi. Tıpkı ne zaman evlilik meselesi açılsa olduğu gibi… Bir kez aşık oldum, ondan sonra da kendime gelemedim zaten. Ona âşık olup olmadığını sorduğunda böyle cevap vermişti. Can arkadaşı Zahide çoktan birine gönül vermişti bile. Gelen görücüleri neden istemediğini artık iyi biliyordu. O sevdiği adamı bekliyordu.
“Bu meseleyi bizimkilerle konuşsan daha iyi olur Cennet teyze.”
“Konuşurun konuşmasına da senin de haberin olsun dedim kızım. Evlenecek olan sensin, şunun şurasında.”
“Cennet doğru deyiveriyo, yaşın da geldi. O baban yok mu baban. Her şey onun altından çıkıyo, bilmiyoz sanki. Geleni gönderiveriyor, geleni gönderiveriyor. Kız kurusu kalıp çıkacan en sonunda.”
Yaşlı kadının sözlerinin arkadaşının canını yaktığını görebiliyordu. Kötü bir niyeti yoktu belki ancak her meseleyi dahil olma istekleri onları çekilmez yapıyordu.
“Çay bitmiş.” Dedi Zahide. Bardağını alarak ayaklandığı gibi mutfağa gitti. O sırada Esma ve Sibel de peşindeydi tabii.
“Sen onların söylediklerine bakma.” Dedi Esma. Bardağına çay dolduran kızın omuzuna dokundu. “Mehmet amca seni çok seviyor, üzerine titriyor. Sevdiğin bir evlilik yapmanı istiyor.”
“Zaten hepimiz o yüzden Mehmet amcayı çok seviyoruz. Sırf senin değil hepimizin babası gibi.”
Esma ve Sibel genç kızın iki yanında duruyordu. Destek sırası artık onlardaydı. “Hem kız kurusu olsan ne olacak? Her gün kocana ne yemek yapacağım derdi yok, bu çamaşırlar niye yıkanmamış diyen yok.”
“Çoraplarını etrafta çıkartan yok.” Diyerek devam etti Sibel.
Kızlar gülüşmeye başladılar. “Ha şöyle, biz mutlu Zahide’ye alışığız. İçerideki karılara pabuç bırakacak kız mısın sen? Kendine gel.”
“Ne bileyim, normalde olsa bu kadar dert etmezdim ama yaşım geldi geçiyor. Anam de bir yandan sıkıştırıp duruyor. Bunaldım iyice.”
“Bu gidişle daha çok bunalırsın.”
Kızlar başlarını çevirerek mutfaktan içeriye giren kişiye baktılar. Gülşah kollarını göğsüne bağlamış, yukarıdan bir tavırla onlara bakıyordu. Sibel anında korumacı bir tavırla arkadaşlarının önüne çıktı.
“Bana bak şırfıntı, o yaptığından sonra sana zaten gıcığım istersen bir laf söylemeye cesaret et hadi. Bir laf söyle de şuraya pekmezini akıtayım.”
“Erkek fatmanın tekisin, kızım sen. Seni alacak adama yanarım.”
“Ben şimdi senin saçını yolmaz mıyım?”
Sibel karşısındaki kıza doğru atılırken, Esma ve Zahide hızla kollarından tutarak onu durdurdu. “Sibel gözünü seveyim dur, ne olur? İçeride bir sürü insan var, duymasınlar.”
“Duysalar ne olacak, rezil olan sen olacaksın. Sonuçta 3 sene başka adamla gezip tozan sendin.”
“Senin yaptığın ne olacak peki?” Zahide suskunluğunu bozarak öne çıktı. “En yakın arkadaşının sevdiğine göz koyan, arkasından iş çeviren sen değil misin?” Zahide öyle bir gülümsemişti ki hepsi şaşırdı. “Bu mesele yarın bir gün duyulsa en çok başı yanan sen olursun. Bu saatten sonra seni alan da olmaz.”
“Olmasın! Selim bana yeter de artar bile. Kıskançlar!”
Gülşah saçlarını savurup mutfaktan ayrıldığında sessizlik hakimdi. Kızlar Zahide’nin bu çıkışını ağızları açık izlemişlerdi.
“Boşuna demiyorlar anam. Sessiz atın tekmesi pek olur diye.” Sibel gülmeye başladığında Zahide ve Esma da ona eşlik etmişti.
“Ne kadar kötü bir kızmış bu, hiç tanıyamamışız.”
Zahide’nin bu sözleri onları düşündürmeye yetmişti. Özellik de Esma’yı. En yakın arkadaşının ona ihanet edeceğini aklından bile geçirmediği için hatalı olan o değildi. Hatalı olan dostunun sevdasına göz diken Gülşah’tı. Ona olan kırgınlığı asla geçmeyecekti.
Misafirleri yolcu ettikten sonra arkadaşlarıyla beraber ortalığın toplamasında anasına yardımcı olmuş, ardından da evden ayrılmışlardı. Yoldayken Sanem’i evinden alarak dere kenarına gitmişlerdi. Sibel olan bitenden geri kalmasın diye Gülşah’la yaşananları Sanem’e anlatmıştı.
“Şuraya yazıyorum.” Dedi genç kız, elindeki dal parçasıyla toprağı çizdi. “Eğer o kız abimle evlenirse dünyanın en kötü görümcesi ben olurum!”
“Bu gidişle o olacak zaten, baksana. Gözünü karartmış bu, abinle evlenmeden durmaz.”
“İyi o vakit, benden yiyeceğe laflara hazır olsun.”
Sanem’in kibirli üstten tavrı Sibel güldürdü. Kızın koluna vurarak, “Sen benim görümcem olma kız.” Dedi.
“Senin görümcen yok zaten.”
“O ne demek kız?”
Esma’nın dudakları hınzırlıkla kıvrıldı. “Bildiğim kadarıyla öğretmen beyin bir kız kardeşi yok.”
Sibel’in yanakları kızarırken hepsi birden gülüşmeye başladı. Sibel dayanamayarak yerden koparttığı çimenleri Esma’nın üzerine attı. “Bir daha bir şey anlatmayacağım size!”
“Senin dilin dursa gözlerin durmaz Sibel. Kaşla gözle anlatırsın anlatacağını.”
“Sen de mi Zahide?” Sibel alınmış gibi dudaklarını büzdü. “Hadi benim yanımda öğretmen beyi gördünüz de konuşuyorsunuz, Esma da sözlendi.
Senin yanında kimseyi göremiyoruz Zahide Hanım, o ne olacak?”
Sibel ettiği patavatsızlığı hemen anladı. Zahide başını eğdiğinde yerinden kalkarak yanına oturdu, arkadaşına sarıldı. “Özür dilerim canım arkadaşım. Sen bu dili düşük bacını affet. Densizlik ettim.”
Zahide kin gütmezdi hiç, kimselere kırılmazdı. Sibel’in sarılmasına tebessümle karşılık verdi.
“Özür dileme hiç.” Arkadaşının sırtını okşadı. “Benim yanımda kimseyi görmediniz, çünkü onu artık ben de görmüyorum.”
Sibel hızla başını kaldırdı, Esma ve Sanem de dikkatini ona verdi. Zahide kolay kolay hislerini dile getiren bir kız değildi, pek konuşkan da değildi. O nedenle eğer konuşmak için ağzını açıyorsa, hele ki bir adam hakkında konuşacaksa hepsi pür dikkat onu dinlerdi.
“Artık bu köyde yaşamıyor.”
“Sen yıllardır onu mu bekliyorsun?”
Esma’nın sorusuna doğrudan cevap vermemişti Zahide. Onun yerine göğsünde uyuttuğu sevdasını ilk defa sesli bir şekilde dile getirmişti.
“Daha aklım başımda değilken bile onu seviyordum ben. Biri anlar diye gözümün ucuyla bile bakamazdım yüzüne, ezberime yatırırdım hep.” Zahide’nin gülümsemesi yavaşça soldu. “İçimde büyüttüğüm sevdamdan başka ona ait olan her şeyi giderken yanında götürdü. Bir gün yüzünü de unutacağım diye aklım çıkıyor.”
Esma, arkadaşının gözlerinin uzaklara daldığını, sanki bahsettiği adamın hayalini kurduğunu hissetti. Aradan geçen onca yıla rağmen şimdi bile onu özlüyor olmalıydı.
“Kim?” diye sordu Sibel.
Doğan ortaya çıkmak için o anı seçmeseydi eğer Zahide, hala aynı sabırla beklediği adamın adını söyler miydi bilmiyordu.
Kızlar ayağa kalkarak toplandılar. Esma birkaç adım öne çıktı, sözlüsüne doğru.
“Ne yapıyorsunuz burada?” diye sordu Doğan, tebessümle. Sormak için değil de gerçekten merak ediyor gibiydi.
“Kızlarla sohbet ediyorduk.”
Esma yanında arkadaşları olduğunu unutmuş gibi yalnızca karşısındaki adama bakıyordu. Etrafında ondan başka kimse yoktu ve bakışlarını o bir çift ela gözden ayırırsa başına kötü bir iş gelecekti.
“Biz de gidiyorduk zaten, değil mi kızlar?” Sibel’in sorusuyla kızlar peş peşe başlarını salladılar. “Yarın görüşürüz Esma.”
Kızlar birer ikişer kaçışırken ikili yalnız kalmıştı. Esma nihayet bakışlarını adamın büyüleyici gözlerinden çektiğinde arkadaşlarının arkalarından baktı. Ondan gitgide uzaklaştığında ise Doğan’ı onların az önce oturduğu yerde otururken buldu. Sırtını ağaca yaslamış, ayaklarını uzatmıştı.
“Gelen giden çoktu bugün. Ortalığı toplayınca kızlarla hava almaya çıktık.”
Doğan elini yanındaki toprağa vurdu birkaç kez. Esma çekingen ve aynı zamanda hızlı adımlarla yanına oturdu, sırtını ağaca yasladı.
“İyi yapmışsınız.”
“Sana söylemedim diye kızmadın değil mi?”
Doğan ona döndüğünde bakışlarını kaçırdı. “Neden kızacakmışım?” diye sordu Doğan. Esma bilmem dercesine omuzlarını kaldırıp indirdiğinde devam etti. “Daha evlenmedik. Hem, evli olsak bile gittiğin her yeri bana söylemene gerek yok… Ama söylersen de mutlu olurum.”
Esma usulca başını ona doğru çevirerek bakışlarını kahveyle harmanlamış yeşil tonlarındaki gözlere kaldırdı. Tebessümünü beğeniyordu, bulaşıcı diye düşündü. Çünkü artık o da tebessüm ediyordu.
“Söylerim o zaman.”
Doğan’ın gözleri yalnızca onun gözlerine bakarken bakışlarını kaçırmamak için zorlanıyordu. O bakışlarını çektiğinde serbest kalmış kuş gibi nefeslerini hızla alıp verdi.
Cebinden çıkarttığı kimliğini ona uzatıyordu.
Esma kimliğini aldı, normal bir soru soruyormuş gibi rahat bir tavırla sordu. “Nikah gününü aldın mı?”
Başını salladı Doğan. “Aldım.” Dedi, ona bakarak. “Üç haftamız var.”
“Üç hafta erken değil mi?”
“Erken mi?”
Adam tek kaşını kaldırmış, genç kızın gözlerine doğru konuşurken nefesinin kesildiğini hissetti Esma. O her zaman böyle mi bakardı? Karşısındaki insanı yalnızca bakışlarıyla olduğu yere hapsedecek bir ifadeyle?
“E- erken gibi.”
“Değil.”
Demek ki üç hafta sonra evleniyor olmaları onun için erken değildi. Peki neden? Bu kadar hızlı bir şekilde evlenmelerinin nedeni yalnızca Selim’den kurtulmasını sağlamak mıydı? Yoksa…
“Artık bu köyde yaşamıyor.”
“Sen yıllardır onu mu bekliyorsun?”
“Daha aklım başımda değilken bile onu seviyordum ben. Biri anlar diye gözümün ucuyla bile bakamazdım yüzüne, ezberime yatırırdım hep. İçimde büyüttüğüm sevdamdan başka ona ait olan her şeyi giderken yanında götürdü. Bir gün yüzünü de unutacağım diye aklım çıkıyor.”
Zahide’nin sözlerini hatırladığında düşündü. Nenesinin sözlerini, Doğan’ın garip tavırlarını ve ani aldığı kararları…
“Bana sevdalı mısın?”
Dudaklarından dökülen asi kelimeler onu şaşırtsa da artık çok geçti. Ok yaydan çıkmıştı bir kere. Utangaç bakışlarını ona çevirdiğinde aynı onun gibi dumura uğrayan bakışlarla karşılaştı.
Birden bire korktu genç kız, alacağı tepkiden korktu. Başını çevirdi hızla, yine de sormaya devam etti.
“Biliyorum, daha önce de sordum ama bilmek istiyorum.” Dedi, kısık ve titreyen sesiyle. Doğan’ın şu an için sessiz oluşu onu cesaretlendiriyordu aslında. “Beni sevmiyorsan bile, sevdiğin biri vardır illa.”
Bu bir soru gibiydi, soruydu.
Usulca başını ona çevirdi, Doğan hala ona bakıyordu ancak bu defa yumuşak, şefkatli bir ifadeyle.
“Var mı?” diye sordu bu sefer. “Sevdiğin biri?”
Doğan tebessüm etti. Dudakları tebessümünü büyüttü, gülümsemeye başladı. Esma nefesinin kesildiğini hissetti. Bu onu ilk defa gülümserken gördüğü andı. Gülümsemesini gördüğü ilk an… Gülümsemesi çok güzel diye düşündü. Geceyi anımsatmıştı ona.
Başını salladı adam. “Var.” Dedi.
Gülüşü yüzünden dağılan aklını toparladı genç kız. Var demişti. Sevdiği biri vardı. Kim? Kimdi o sevdiği? Saklı gülümsemesini gözler önüne sermesine yol açan kimdi?
Bu defa korktu Esma. Kim diye sormadı.
Doğan ayağa kalktı, üzerini silkeledikten sonra elini ona uzattı. Yüzünde gülümsemeden kalan kırıntı tebessümleriyle ona bakıyordu. “Gel hadi, seni eve götüreyim.”
Esma önce onun en kıymetli mücevherleri andıran tebessüme ardından da uzattığı avucuna baktı. Kim? Zihninde beliren kelime canını sıktı. Neden merak ediyordu ki? Merak ediyordu çünkü yakında evleneceklerdi. Bunu bilmeye hakkı vardı. Sıkıntıyla solan hevesini yitirdi genç kız. Adamın uzattığı avucunu elini yerleştirdi ve onu yerden kaldırmasına izin verdi.
Bölüm Sonu!