Yüzler tanıdıktı. Gülümsemeler, davranışlar… Farklı olan düşüncelerdi. Birine davrandığınız gibi bir başkasına davranabilirdiniz ama biriyle ilgili düşünceleriniz asla bir başkasına olan düşüncelerinizle örtüşmezdi. Düşünceler özeldi, mahremdi. Bu yüzden en önemli kişide farklı hissettirirdi.
Doğan’ın düşünceleri Esma’nın zihnine yavaş yavaş işliyor, bebek adımlarıyla şekilleniyordu. Abi diyerek büyüdüğü adamın sözlüsü olmasına alışmıştı bir kere. Evlenecek olmaları gerçeği ona yabancı gelmiyordu artık. Mutlu olma hayali ona göz kırpıyordu sanki.
Esma’nın ailesi her zaman ilçeye inmezlerdi, köyden dışarı bile zor çıkarlardı. Gezip dolaşacağını bildiği için özenmişti genç kız. Anasının diktiği yeşil fistanı giymiş, gözlerine sürmeyi çekmişti. Biraz da heyecanlıydı. Sözlü olarak alışverişe çıkacaklardı ve Doğan’ın onun hakkında ne düşündüğü merak etmişti. Acaba onu beğenecek miydi, yanına yakıştığını düşünecek miydi?
Doğan dediği gibi sabah kahvaltıdan sonra anası Medine ile birlikte kızı almaya gelmişti. Esma ona kapıya açtığında yüzünde oluşan şaşkınlığı unutamayacaktı. Elbisesini beğenmiş olmalıydı.
Anası kapıyı kapattıktan sonra Esma ile ödünç arabanın arka koltuğuna yerleştiler. Yoldayken anası ile Medine anası koyu bir sohbetin içine girmişlerdi, gençler ise sessizdi. Esma camdan akıp giden yolu seyrediyor, arada bir de bakıyor mu diye aynadan onu gözlüyordu. Ne hikmetse her seferinde göz göze geliyorlardı.
İlçeye vardıklarını Doğan arabayı park etti, aşağıya indiler.
“Dünür.” Diyerek söze başladı anası. “Önce mobilyaydı, eşyaydı onları alıveren. Ivır zıvırı çocuklar sonra alır.”
“Doğru dedin dünür.” İki yaşlı kadın kol kola girdiler. “Şu aşağıda bildiğim bir yer var. Benim yeğenin mobilyalarını da oradan aldıydık. Söylersek ucuza gelir belki. Bunun mutfağı var, yatak odası var, salonu, oturma odası…”
Onlar baş başa verip önden giderken yeni sözlü olan gençler de biraz arkalarında kalmışlardı. Ağır adımlarla yürüyor ve garip sessizliği görmezden geliyorlardı. İlk defa birlikte bir şey yapıyor olmanın utangaçlığı vardı üstlerinde. Bu onların sözlü olarak ilk alışverişleriydi. Elbette çekingenlik onların arkadaşı olacaktı.
İlk duraklarına vardıklarında yaşlı kadınlar kendi tecrübelerini konuşturmuş ve evlatları için en iyi seçeneği seçmeye çalışmışlardı. Biri renginin kir götürüp götürmediğini soruyor, diğeri kumaşının kaliteli olup olmadığını söylüyordu. İki seçenek arasında kalmışlardı.
“Sen hangisini istiyorsun?”
Doğan’ın sesi iki kadını da susturdu. Esma’nın yanı başındaydı ve onun fikrini soruyordu. Bu Esma’yı düşünüyor ve onun düşüncelerini önemsiyor demekti. Adamın bu hareketi genç kızın göğsünde ufak çaplı bir çarpıntıya sebep oldu.
Esma önce fıstık yeşili renkteki oturma gurubuna baktı sonra da mor renktekine… Bunlar modaydı ama o ikisini de beğenmemişti. Onun dikkatini çeken gri renkte, kırlentleri siyah olan bir oturma grubuydu.
“Bunu mu beğendin?” Doğan onun hangisini beğendiğini görmüş ve anlamıştı. Başını sallayarak onu onayladı. “Onu alıyoruz.”
“Oğlum bir fiyatını sorsaydık, öyle aceleyle alıyorum olur mu?”
Semiha Hanım, damadını ve dünürlerini sıkıntıya sokmamak için uğraşlar veriyordu. Düğünü onlar yapacaktı ancak kız tarafı olarak altta kalmak istemiyorlardı. Allah’a şükür halleri vakitleri yerindeydi ve kızlarını hiçbir şey almadan da gelin etmek istemiyorlardı. Fakat Doğan farklı düşünüyordu.
“Esma hangisini istiyorsa o olacak Semiha anne.”
Medine Hanım’ın yüzü tebessümle ışıdı. “Doğan doğru söylüyor dünür. İçinde oturacak olan onlar.” Yaşlı kadının koluna girdi. “Gel biz senle şu tarafa giden. Orada bir çerçeve gördüydüm-“
Onlar yanlarından ayrıldıktan sonra Doğan Esma’ya yaklaştı. “İstediğin bir şey olursa çekinmeden söyle. Tüm gün evde oturacak olan sensin. Senin gönlünce olsun her şey.”
Doğan’ın evlenmeyi neden kabul ettiğini bilmiyordu ancak bunu yaparak Esma’yı mutlu ediyor ve seçiminden dolayı pişman olmamasını sağlıyordu. Görünüşe göre ona iyi bir hayat sunuyordu, tam da Esma’nın düşündüğü gibi.
“Teşekkür ederim.”
Esma başını kaldırarak kendininkinden biraz farklı olan gözlerin sahibine baktı. “O adam seni yirmi dakika boyunca kucağında taşıdı buraya kadar. Söyle bakayım, bunu kim yapar? Sevdalı adam yapar.” Nenesi gerçekten haklı olabilir miydi? Doğan ona sevdalı olabilir miydi? Düşüncelerini önemsiyor, isteklerini gözetiyor, onu savunuyordu. Seviyor olabilir miydi?
Bu yeşile dönen kahve gözler bir garip bakıyordu ona. Sanki genç kız bir karadelikti ve o da gönüllü bir şekilde o deliğe çekiliyordu… Esma yanılıyor olabilirdi tabii.
Öğleden sonra düğün alışverişinin yarısı kadarını tamamladıktan sonra çay bahçesine oturdular. Doğan, Esma için limonata söylediğinde genç kız şaşırmaktan limonatayı içmeyi unutmuştu.
“Dünürüm.” Dedi Medine Hanım. Yaşlı kadının dizine dokundu. “Düğünü bizim bahçede yapıveren diyoz. Ne diyonuz?”
“Ne diyeyim dünür, siz olur diyorsanız.”
“Olur, olur. Hem kocaman. Gelen gideni de kapıda ağırlarız. Büyükler de içeride oturur. Yemesiydi içmesiydi el birliğiyle hallediveririz evelallah.”
Medine Hanımın neşesi bulaşıcı türdendi. Onunla yaşayan asla yaşlanmazdı. İçinin saflığı, temizliği yüzüne vurmuştu. Yüzü bembeyazdı, aklarla dolu saçları gibiydi. Hafif tombuldu, çocukları pek bir severdi. Bu yüzden köydeki çocuklar her bayramda en önce onun kapısını çalardı ve en güzel, en lezzetli şekerleri alırlardı.
Hiç kuşkusuz Doğan’ın kime çektiği belliydi. Esma, Medine teyzesini çok severdi. Artık annesi olacağı için onun ve oğlunun düğünü için her şeyi düşünüyordu.
Düğün erkek tarafının bahçesinde olacaktı. Esma’ların öyle çok fazla akrabaları yoktu, Almanya’da yaşayan bir dayısı vardı o kadar. O da yıllar evvel anası ile bağları kopardığı için düğüne gelmezdi… Arkasında duracak akrabaları yoktu belki ancak ailesi vardı, nenesi vardı. Kendini göstermeye çalışan burukluğunu bir kenara bıraktı.
“Kalan eksikleri ne zaman hallederiz?”
“Hepsini bir güne sığdıramayız ya kızım. Başka bir zamanda ikiniz çıkar alıverirsiniz artık. Biz yaşlandık bak, yola yürüyemiyoz. Sizin yaşınızdayken kucağımızda çocukla tarlada çapa yapıveriyorduk, hey gidi günler hey…”
Medine Hanım eskileri yad etmeye devam ederken Esma limonatasından bir yudum aldı, kirpiklerinin altından karşısında duran adama baktığında onun da kendisine baktığını gördü. Ona doğru eğildiğinde Esma nefesini tuttu.
“Bir sonraki gelişimizde hepsini alırız.”
O an Selim’le olan anısı istemsizce düşmüştü aklına.
“Ne zaman istemeye geleceksin beni Selim?”
“Kızım elim sıkışık biliyorsun. Şu yazı bir atlatalım gelip konuşacağım babanla.”
Görüştükleri üç yıl boyunca ondan hiçbir şey istememişti. Yazdığı mektuplar kafiydi onun için. Ancak evlilik lafını açtığında günü haftaya, haftayı aya, ayı da yıla atmıştı. Selim onu oyalamıştı. Doğan ise… Doğan farklıydı, itiraf ediyordu artık. Genç kız istediklerini o daha dile getirmeden yerine getirmeye çalışıyordu.
Doğan, Esma’yı şaşırtıyordu. İşin iyi tarafı, Esma da bunu bekliyordu ve sanırım alışabilirdi.
Köye döndüklerinde Doğan önce Esmaları evlerine bırakmıştı. Onlar gittikten sonra aldıklarının poşetlerini eve girer girmez köşeye bırakmış ve koşmaya başlamıştı.
“Nereye gidiyon kız?”
Esma arkasını dönmeden anasına bağırdı, “Kızları almaya!” demişti bahçe kapısından çıkarken.
O kızlar Esma’nın yalnızca dostları değil, yoldaşlarıydı. İyi gününde sevinenleri, kötü gününde yol gösterenleriydi. İhtiyacı olduğunda yanında duranlarıydı. Şimdi de onlara ihtiyacı vardı, bu yüzden gideceği kapılar belliydi. Doğan’ı yalnızca onlara anlatabilirdi…
*
Doğan sözlüsünün yüzündeki bir damla gülümseme için çölde Mecnun, dağlarda Ferhat olmaya hazırdı. Sözlüsü… Genç kız artık onun sözlüsüydü, beraber aynı yastığa başını koyacağı kadındı. Bir hayatı birlikte paylaşacağı kadın.
Dünden önceye kadar bu yalnızca bir hayaldi onun için. Parmağına yüzük takmayı bırakın yan yana duruyor olmaları, kimse bir şey demeden sokakları arşınlıyor olmaları bir mucizeydi.
Kuru çölde çiçek açtıran mucizesini elinden almalarına izin vermeyecekti adam. Gerekirse herkesi karşısına alır, herkesle savaşırdı. Çünkü Esma uğruna savaşılmaya değerdi.
O gün öğle namazını kaçırdıktan sonra ikindi namazı için caminin yolunu tuttu Doğan. Namazını kıldı, hayır duasını etti. Cemaatle beraber camiden çıkmaya hazırlanırken sayıp sevdiği köyün büyükleri yanına yaklaşmıştı.
“Hayırlı olsun Doğan’ım. Nazım’ın kızıyla sözlenmişsin.”
“Sağ olasın İshak emmi.”
“Hayırlısıyla düğün ne vakit?”
Doğan omuzuna dokunan elin sahibine baktı. Babasının arkadaşı ve aynı zamanda köyün kasabı olan Sezer emmiydi.
“Allah nasip ederse iki aya kalmadan yapmayı düşünüyoruz emmi.”
“Pek bir aceleye gelivermiş yav.” Doğan diğer tarafa dönerek İshak emmiye baktı. “Nasıl halledeceksiniz o kadar masrafı? Yemeğiydi, misafiriydi bunlar hep masraf.”
Masraf…
Mahpusa girmeden önce tarlada çalışarak para kazanırdı, Doğan. Mahpusa girdikten sonra aldığı paranın hepsini ailesine göndermişti. Ailesi ise o paranın bir gün lazım olacağını düşünerek asla harcamamışlardı. Şimdi o para lazım olmuştu, düğününü o parayla yapacaktı. Fakat bu insanlara ne oluyordu? Art bir niyetleri yoktu belki ama bu yerli yersiz sorularının insanları rahatsız ettiğini göremiyorlar mıydı?
Doğan alışkındı köylülerin konuşmasına. Fakat artık adı Esma’yla birlikte anılıyordu. Ona söylenilen her bir söz Esma’ya ulaşıyordu. Doğan genç kızın başını yere eğirmeyecekti.
Söyleyeceklerini saygı çerçevesinde, onların aksine kalp kırmadan söyleyecekti ancak ağzını açtığı sırada köyün öğretmeni Hikmet söze atılmıştı.
“Rabbim daraltıyorsa bir bildiği vardır.” Demişti. Bunu yaşlı adamlar için mi yoksa Doğan için mi demişti anlayamamıştı.
Hikmet yüzündeki gözlüğünü yukarı doğru ittirdi. Gülümseyerek yaşlı adamlara baktı. “Evlilik nasip işidir. Siz acele dersiniz rabbim tam zamanı der. Öyle değil mi ağalar?”
“Öyle, öyle.”
Yaşlı adamlar birbirileri aralarında konuşup uzaklaşırken Doğan Hikmet’e baktı.
“Eyvallah.”
“Ne demek Doğan Bey.”
“Bey demene gerek yok. Aynı köyde oturuyoruz, sen de bizden birisin artık.”
Yürümeye başladığında Hikmet de ona katıldı. “Teşekkür ederim.” Dedi utangaç olan öğretmen. “Beni de bu köyün bir ferdi olarak gördüğünüz için… Köye geleli neredeyse bir yıl oldu. Herkes o kadar iyi ki, bazen beni bile şaşırtıyorlar. Ben aslen Balıkesirliyim ama buranın insanı gibi başka bir insana rastlamadım.”
“Bizim insanımız öyledir. Misafirini kendi ailesinden biri gibi ağırlar.”
“Sanırım misafir olarak kalmak istediğimden emin değilim artık.” Doğan anlamayan bakışlarıyla ona baktığında sözlerini açıkladı öğretmen. “Sibel Hanım…”
Anladı Doğan. Bu bir sevda meselesiydi.
Sevenin halinden sevdayı bilen anlardı bir tek.
“Anladım.” Dedi yalnızca.
Benim Esma’ma yandığım gibi sen de Sibel’e yanıyorsun.
“Yanındayken elim ayağım titriyor, dilim tutuluyor. Halim, böyle ufak bir çocuğun halinden hallice oluyor. Söyleyeceğim ne varsa söyleyemiyorum, utangaç biri olup çıkıyorum. Belki yanlış anlaşılırım diye gözlerimi kaldırıp gözlerine bakamıyorum.”
O duraksayınca Doğan da durdurdu adımlarını. Camiden uzaklaşmışlardı artık.
“O akşam evine gelip Esma Hanımın kaybolduğunu söylediğimde gözlerinde gördüm. Şimdi ise evleniyorsunuz… Onu seviyorsun.” Hikmet öğretmen bir sırrı ortaya çıkardığının farkında olmadan devam etti sözlerine. “Peki, ben ne yapmalıyım? Bana bir yol göster.”
Yol göstermek mi? İlk defa biri ona yol göstermesi için gelmiyordu elbette, ancak ilk defa biri ona sevdadan bahsediyordu, tavsiye istiyordu.
Yüreğinden geçenleri söyledi Doğan.
“Eğer gerçekten seviyorsan, bir saniye bile bekleme. Kaybettiğin zamanın her anı için pişmanlıkla yanıp kavrulacaksın, kahrolacaksın. Seviyorsan eğer, çık karşısına. Sevdiğini söyle. Kabul etmezse bile, senin onu sevdiğini biliyor olacak.”
Doğan sözlerini bitirdiğinde bir anlığına düşündü. Bu sözleri Hikmet öğretmen için söylemişti, peki neden kendisine sarf etmiş gibi hissediyordu?
Hikmet gülümsedi. “Haklısın.” Dedi, gözlüklerini düzelterek. “Teşekkür ederim.”
O evinin yolunu tuttuğunda Doğan bir süre daha aynı yerde durmaya devam etti. Sözlerini düşünüyordu. O da Esma’ya onu sevdiğini söylememişti ve geçirdiği her anını yanıp kavrularak, kahrolarak geçiriyordu. Sevdasını dile getirmeli miydi? Ona solmak üzere olan bir çiçeğin ihtiyacı olduğu güneş kadar ihtiyacı olduğunu söylemeli miydi? Kurumuş toprağın ihtiyaç duyduğu su kadar ihtiyacı olduğunu itiraf etmeli miydi?
Bunun cevabını düşünmeyi daha sonraya bıraktı. Şimdilik aklındakini yerine getirmeliydi.
Bu yüzden kıraathanenin yolunu tuttu. Camiden çıkan cemaat ön safhalarda yerlerini almışlardı, kalabalıktı etraf. Selim’in babası Niyazi emmi boş bardakları topluyordu.
“Kolay gelsin Niyazi emmi.” Diyerek seslendi Doğan.
Yaşlı adam kendisine seslenenin Doğan olduğunu gördüğünde her zamanki gülüşünü hızla geriye çekti. Eskiden babasıyla beraber kıraathaneye geldiği zamanları hatırlıyordu Doğan. Onun başını okşayıp, büyük adammış gibi ona çay ikram eden adamı hatırlıyordu. Selim onun insanlarla arasındaki bağı koparmaya niyetli gibiydi. Ancak buna izin vermeyecekti.
Yaşlı adam bardakları tepsisine koyarak doğruldu. “Sağ olasın Doğan oğlum. Gel, çayımı iç.” Dedi, sesi istek değil kibarlıktan çıkıyordu. Ağız alışkanlığından.
Doğan elini göğsüne götürdü, tebessümle cevapladı. “Ziyade olsun emmi.” Dedi, “Vaktin varsa biraz konuşalım diye geldim.”
Yaşlı adam etrafa göz gezdirdikten sonra başıyla içeriyi işaret etti. Doğan onun arkasından ilerleyerek dükkândan içeriye girdi. Çay ocağının içine doğru ilerledi. Adamın ifadesine bakılırsa Doğan’ın onunla ne hakkında konuşacağını biliyordu. Oğlunu eve üstü başı ıslanmış bir şekilde gönderdiğinde anlamış olmalıydı zaten.
“Bak oğlum,” diyerek söze girdi yaşlı adam. Doğan’a bırakmadan. “Ben kendi oğlum adına mahcubum. Edivermiş bir cahillik. Sözlü kızın kapısına gitmiş.”
Adamın başı eğikti. Böyle bir evladı olunca utanıyor olması yerindeydi.
“Esma benim helalim Niyazi emmi, namusum.” Dedi, kelimelerini bastırarak. Durumun ciddiyetini anlamasını istiyordu. “Buraya bir daha böyle bir durumun yaşanmaması için geldim. Sana olan saygım sonsuz emmi, başımın üzerinde yerin var ama oğlunun kulaklarını çek. Bir daha Selim’i Esma’nın etrafında görmek istemiyorum.”
Evladı yüzünden başını eğmek zorunda kalan adamın bu hali Doğan’ı paramparça etti. Fakat geri adım atmaya niyeti yoktu. Selim belasını başlarından atması gerekiyordu.
“Allah’a emanet ol emmi.”
Doğan kıraathaneden ayrıldıktan sonra babasını ziyarete muhtarlığa gitti. Babasına göründükten sonra da tarlalara geçti. Çalışanlarıyla görüştü. Doğanların tarlası Seyribağ’ın en büyük tarlasıydı. Ta civar köylerden çalışmaya gelenler olurdu. Sabah erken saatlerde gelir, akşam güneş batarken yevmiyelerini alır giderlerdi. Doğan üniversite okumadan önce, gençliğinde çok çalışmıştı bu tarlalarda.
O mahpustayken babası, muhtarlıktan kalan zamanla tarladaki işleri halletmeye çalışmış ancak işleri biriktirmişti. Tarlada çalışanların durumunu en iyi Doğan bilirdi, bu yüzden bundan sonra hem kendileri hem de çalışanları için ne gerekiyorsa onu yapamaya çalışacaktı. Bugünden başlayarak.
Doğan öğleden sonrasını tarlada çalışarak, çalışanlarını memnuniyetlerini nasıl kazanacağını araştırarak geçirmişti. Akşam olup eve döndüğünde yorgun bedenini balkondaki sedire zor atmıştı. Akşam yemeğini yemiş, ailesiyle beraber çay içiyorlardı. Doğan yorgundu ve uyumak istiyordu. Ancak Esma’yı görme isteği daha fazlaydı.
Onu uzaktan da olsa görebilmek için evinden ayrıldığında saatin kaçı gösterdiğine bakmamıştı. Cılız sokak lambalarının aydınlattığı karanlık sokakları arşınlarken ayakları onu bildiği o yere getirmişti. Göğsünde yuva yapan o kadına.
Odasının ışığı yanıyordu ancak tül perdesi çekiliydi. Lambaların aydınlatmadığı karalık bir köşeye geçti adam. Belki görürüm diye uzaktan izlemeye başladı.
Şimdi gidip kapısını çalsa, onu görmek için geldiğini söylese içeriye girebilirdi ancak Doğan öyle yapmadı. Bu güne kadar yaptığı gibi uzaktan izlemeye devam etti onu. Esma onun sözlüsüydü belki ama o hala aynı şekilde sevdiği kadındı. O perdenin asla kenara çekilmeyeceğine bile bile onu izlemeye devam ederdi.
Fakat bir şeyler farklıydı artık, bir şeyler değişmişti. Doğan’ın rüyada mı yoksa gerçek hayatta mı olduğunu sorgulayacağı bir şey gerçekleşmişti. O perde ufaktan aralanmıştı. Doğan nefesini tuttuğunda Esma ona bakıyordu. Geç kız, adamın ruhuna akan ılıkça bir tebessümle elini kaldırarak el salladığında nefesinin kesildiğini hissetti Doğan.
Esma’nın onu hiçbir zaman görmediğini düşünürdü.
Esma artık onu görüyordu.
Bölüm Sonu!