Aşağı indiğimizde kapının tam kapanmadığını fark ettik. Bu, Tim'i daha da endişelendirmişti. İçeriye sızan gece soğuğu içimizi titretiyordu. Tim odaları gezmeye başlamıştı bile. Tim'den daha yapılı ve kuvvetli olduğum için onun getirebileceği eşyalardan daha büyük olanları getirmeliydim. -bu kuralı sana kim veriyor oğlum?!- Tim bulduğu masaları getirmeye başlamıştı. Herhangi bir odaya girdim. Işığı etrafa tuttum. Etraf o kadar karanlıktı ki telefon ışığım duvarlara çarpmasa önümü hiç göremeyecektim. Odadaki herhangi bir dolabı sürüklemeye başladım. O kadar yorgundum ki dolap bana acıdığı için kendisi gidiyordu resmen. Dolabı biraz sürükledikten sonra telefonu cebime atıp dolabı kaldırdım ve daha hızlı yürümeye başladım. Kollarım titriyordu ama dayanmalıydım. Dengemi kaybedip düşsem ve dolabın altında kalsam Tim beni görene kadar öyle kalacaktım. Ses çıkarabilecek bile enerjim yoktu. Neden böyle aptal riskleri göze alıyordum ki? Bende de salaklık var. Hiçbir şey olmadan dolabı kapıya kadar sorunsuz getirmeyi başarmıştım. Tim'in de gelmesini bekledim ve onu beklerken de dinleniyordum. Birkaç saniye sonra da Tim geldi. Beni baştan aşağı süzdü. Nefes nefeseydim ve muhtemelen birkaç yerim kanayıp kurumuştu. Saçlarım darmadağınıktı. Elimin üzerindeki eklemler kıpkırmızı ve kan içindeydi ve kurumuştu. Üzerimdeki kıyafetlerde de kan lekeleri vardı ve onlar da kurumuştu. Tim bana çaresizce bakıyordu ve biraz kısık bir sesle konuştu.
'İstersen sen otur ben hallederim. Olur mu?'
Gözlerim onu zar zor görüyordu. Dediklerini biraz düşündüm. Gerçekten yapmak istemiyordum ve tek istediğim uyumaktı ama bugün olanlardan sonra Tim'e borçlu hissediyordum o yüzden herşeyi ona yıkamazdım.
'Hayır, ben iyiyim.'
Boğuk bir sesle söylemiştim ve sesim her zamankinden daha boğuktu. Tim bir şey demedi ve sadece omuz silkti. Bir kez daha bakış attıktan sonra başka odalara bakmaya gitti. Zorlukla hareket ediyordum. Yavaş yavaş yürümeye zorladım kendimi ve başka bir odaya girdim. Işığı etrafa tuttum ve etrafa bakındım. Yine gözüme bir dolap çarpmıştı. İlk getirdiğim dolaba göre biraz daha ince ve uzundu. Dolaba doğru ilerledim. Bunu yapmayı hiç istemiyordum. Zorla nefesimi toparlamaya çalıştım ve dolabın yanına gidip dolabı kavradım. Sürüklemeye başladım. Dolabın çıkardığı gıcırtı sesleri sinirimi bozuyordu. Bir süre sonra bu sürükleme işi çok yavaş gelmeye ve daha da sinirime dokunmaya başlamıştı. Dolabı yanlarından tuttum ve havaya kaldırdım. Kendimi kasmaktan kollarımdaki damarlar bir bir belirlenmeye ve kendi hakimiyetini kurmaya başlamıştı. Kapıya doğru gitmeye başladım ve giderken önümü pek görmüyordum. Ağır ve dikkatli adımlar atıyordum. Bacaklarım dile gelse gelecekteki çocuğuma kadar küfrederlerdi. Sonunda kapıya ulaşmayı başarmıştım ve dolabı kapıya doğru yasladım. Derin bir nefes aldım ama nefeslerım kesik kesikti. Kafam zonkluyordu ve kendimi kapının yanındaki duvara yasladım ve olduğum yere çöktüm. Hiç halim kalmamıştı. Nefeslerimi kontrol edemiyordum, göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu. Dağılmış ve terden nemlenmiş koyu saçlarımı titreyen elimle hafifçe karıştırdım. Tim beni yerde o halde görünce odadan getirdiği masayı koridorda bırakıp yanıma koştu. Bir bacağıyla diz çöküp yüzümle aynı mesafeye geldi ve bana endişeli şekilde baktı.
'İyi misin lan?! Sana ben hallederim demiştim, bir kereliğine beni dinlesen ölür müsün anasını satayım?'
Tim, bir eliyle yüzünü süzdü.
'Otur orada şimdi ve sakın kalkma. Birkaç eşya daha getirsem yeterli olur zaten hatta bir tane bile yeterli olur. Sakın kımıldama!'
Zaten kımıldayacak halim bile yoktu o yüzden Tim'i dinlemek zorundaydım. Bu seferlik. Yine çaresiz zamanıma denk geldin Tim, yoksa seni hayatta dinlemem.

