İçeriğe geç

Sessizliğimdeki Çığlık

Bölüm 6 · 9 dk okuma

Sessizliğimdeki Çığlık

Bölüm 6

Bölüm 6

Seans günü geldiğinde kliniğim sessizdi. Pencereden giren solgun ışık odama düşüyor, saat tıkır tıkır ilerliyordu.

Odasının kapısında Aras'ın gölgesi belirdiğinde, boğazımdan yutkunmam güçleşti.

O içeri girdiğinde, gözlerim ona kaydı. Ve yine hiçbir şey söylemedi. Ama gözleri... Gözleri öyle çok şey söylüyordu ki.

O an anladım: Bu artık bir tedavi seansı değil.

Bu, iki yaralı insanın birbirini bulduğu bir andı. Kendime defalarca söyledim: "Profesyonel ol Derin. Bu bir vaka. Bu senin işin."

Ama kalbim başka bir şey fısıldıyordu:

"Hayır, bu sadece bir vaka değil. Bu, senin yankın."

İç sesimi durdurmam gerekiyordu.

Odaya girdiğinde, gökyüzünden kopup gelen sessiz bir bulut gibiydi.

Aras'ın adımlarındaki tereddüt, bakışlarındaki karanlık... Sanki dışarıda kalabalığın arasında kaybolmuş biriydi de, burası ona ait tek sığınaktı. Kapıyı arkasından usulca kapattığında, gözlerim istemsizce yüzüne kaydı. Her zamanki gibi ifadesiz görünmeye çalışıyordu ama derinlerde bir yerde, kırılgan bir camın çatlak sesini duyumsuyordum.

Ben bir psikiyatristtim. İnsanların en karanlık sırlarına, en derin yaralarına tanıklık etmeye alışkındım. Ama Aras'ta farklı bir şey vardı; açıklayamadığım, hatta mesleki sınırlarıma meydan okuyan bir şey. İçimdeki profesyonel yan sürekli bana mesafeyi hatırlatıyordu: "Derin, bu bir seans. Senin görevin anlamak, çözümlemek, yol göstermek. Fazlası değil."

Ama insanız işte... İçimdeki başka bir ses, onun yalnızlığının yankısını kendi içimde hissediyordu.

Masama doğru ilerledi, her zamanki köşeye oturdu. Elinde yine o siyah deri kaplı defter vardı. Parmakları defterin kenarına gerilmiş bir ip gibi sıkıca tutunmuştu.

- "Bugün yazabildiniz mi?" diye sordum, ses tonumu olabildiğince yumuşak tutarak.

Kısa bir baş selamıyla cevap verdi. Defteri açtı. Sessizlik birkaç saniye boyunca odamızın tek hakimi oldu. Bu sessizliği bozan, defterin sayfalarının hışırtısıydı.

-"Biraz okur musunuz?" dedim.

Aras'ın bakışları bana kaydı. Gözlerinde, kararsızlığın gri gölgesi vardı. Sanki "okursam içimdeki ormana davet etmiş olurum seni" diyordu. Ama sonra derin bir nefes aldı, kalemiyle birkaç satırı işaret etti. Defteri bana uzattı.

Sayfada yazanlar şunlardı:

"Ağaçların arasında yürürken adımlarımın sesi bile bana yabancı geliyor.

Her gövde, bana kendi gölgemi hatırlatıyor.

Ama bazen, sanki o gölgelerin arasında biri bana bakıyor.

Sesini duyamıyorum ama hissediyorum:

Bir çift göz, beni izliyor."

Gözlerim satırlarda asılı kaldı. Kalemimin ucuyla defterime notlar alıyor gibi yaptım, ama aslında içimden geçenleri gizlemeye çalışıyordum. O gözler kimdi? Beni mi hissediyordu, yoksa kendi bilinçaltının ürünü müydü?

- "O gözler size tanıdık geliyor mu?" diye sordum, kontrollü bir merakla.

Bir an sustu. Çenesini sıktı. Omuzları gergindi. Sonra defterine eğildi, kalemiyle yazdı:

"Belki de. Ama bakışlarının kimden geldiğini söyleyemem. Çünkü baktığımda, yüzünü göremiyorum."

Bu cevabın ardından içimde tuhaf bir ürperti dolaştı. Profesyonel bakış açımla yorumlamak mümkündü elbette: Bilinçaltı, bastırılmış duygular, yalnızlık, aidiyet arayışı... Ama başka bir yanım, onun satırlarının arasında bana dair bir ipucu arıyordu.

Seans ilerledikçe, Aras daha çok açılıyordu. Defterindeki satırları okumak, sanki onun kalbinin kapılarını aralamaktı. Ama kapıların ardında yalnızca karanlık yoktu; içinde kıpırdayan bir ışık vardı.

Benim görevim o ışığı büyütmekti.

Ama insan olarak, o ışığın beni de içine çektiğini hissediyordum.

Seansın ortalarına doğru, kalemini cebinden çıkarıp yeniden yazdı. Defteri önüme çevirdiğinde satırlar şöyleydi:

"Biliyor musunuz, yazarken kendimle konuşuyorum.

Ama artık yazdıklarımı size okumak...

Sanki kendi sesimi ilk kez duyuyormuşum gibi geliyor."

Sözler boğazıma düğümlendi. "Kendi sesini benimle buluyor..."

Bu, mesleki olarak sıradan bir cümleydi belki. Ama duygusal olarak öyle ağır geldi ki... İçimde bir yerlere işledi.

-"Belki de yazdıklarınız, kendi iç sesinizin yankısıdır. Ben sadece ona kulak veriyorum." dedim.

Başını kaldırdı, göz göze geldik. O an, zaman bir anlığına durmuş gibiydi. Bir danışan ve bir terapistten çok daha fazlasıydık belki de. Ama ben hemen geri çekildim, o sınırı kendime yeniden hatırlattım.

Aras defterinden başka cümleler de gösterdi. Satırların çoğunda yine orman vardı. Ağaçlar, gölgeler, sis, yolunu kaybetmiş bir adam... Ve bazen, gölgeler arasından beliren bir fısıltı.

"Dün gece rüyamda bir kadın gördüm.

Yüzü yoktu. Ama elleri vardı.

Bana dokunmadı, sadece uzandı.

Elleri yanıyordu.

Yine de korkmadım."

Kalemim elimde titredi. Yüzü olmayan kadın... Ellerini uzatan ama dokunamayan... Ben miydim o?

Kendime bu soruyu sorduğum için utandım. Profesyonelliğime ihanet gibiydi bu. Ama hisler işte, istemsizce zihnime doluyordu.

-"Bu kadın size ne hissettirdi?" dedim, sesimin titremediğinden emin olmaya çalışarak.

Aras, gözlerini defterine indirip yazdı:

"Sanki... Beni yanmaktan kurtaracak tek şey oydu.

Ama aynı zamanda, onun yüzünü görmeye çalıştıkça daha çok kayboluyordum."

Yine göz göze geldik. Gözlerinin içinde biriken yoğunluğu hissettim. Ve bu kez geri çekemedim bakışlarımı. İçimde bir şey, Aras'ın kelimelerinin yalnızca bir rüya olmadığını söylüyordu.

Seans bittiğinde Aras defterini kapadı. Ayağa kalktı. Ama odadan çıkmadan önce bir an durdu. Bana bakmadı. Defteri bana doğru çevirdiğinde son satırlarını gördüm:

"Belki de bu defteri sadece kendim için değil, sizin için de yazıyorum."

Kapıyı kapatıp gittiğinde, ben sandalye üzerinde öylece kalakaldım. O cümle beynimde yankılanıyordu. "Sizin için de yazıyorum."

Kalbim hızla atıyordu. Not defterime bir şeyler karalamaya çalıştım ama kelimeler birbirine karışıyordu. Profesyonelliğimle hislerim arasında incecik bir ip gerilmişti ve ben o ipin üzerinde yürüyordum. Ama içten içe biliyordum ki, çoktan düşmeye başlamıştım. Aras odadan çıktıktan sonra, sessizlik bir süre kulaklarımda uğuldadı.

Sanki kapıdan ayrılan adımlarının yankısı, odamın duvarlarında dolaşıyor, bana onun eksikliğini hatırlatıyordu. Gözlerim masanın üzerindeki saate kaydı. Tam bir saat geçmişti. Ama bana göre zaman, seans boyunca eğilip bükülmüş, bir labirentin içinde kaybolmuştu.

Aras'ın sözleri halâ zihnimde dönüyordu:

" Belki de bu defteri sadece kendim için değil, sizin için de yazıyorum."

Bir danışan böyle bir şey söylerse, normalde mesafeli bir yorumla geçiştiririm. Ama bu kez içimde bir şeyler kıpırdadı. Sanki onun defterindeki her kelime, yalnızca kendi yarasına değil, bana da yazılmıştı.

Yüzü olmayan kadın... Ellerini uzatan ama dokunamayan...

Bu imge beynime çakılıp kaldı. Psikoanalitik açıdan bakıldığında, bu kadın bir arketip olabilirdi; anne, kayıp bir figür, ulaşamadığı sevgi... Ama aynı zamanda, bu sahnede kendimi görmemek elde değildi. Çünkü ben de ona sürekli uzanıyordum; sözlerimle, sorularımla, bakışlarımla. Ona dokunamıyor ama yaklaşmaktan da geri durmuyordum.

Seans sonrası not defterimi açtım.

Normalde danışanlarımla ilgili soğukkanlı gözlemler yazarım: "Anksiyöz eğilimler... Duygulanım kısıtlı... İçsel çatışma gözlemleniyor..."

Ama bu kez kalemim farklı bir şey yazdı:

"Orman... Aras'ın bilinçaltında bir orman var.

Her seferinde bu ormana daha çok giriyor.

Ama artık yalnız değil."

Elimi geri çektim. "Ben de çekiliyorum"... Bu cümle, mesleki açıdan tehlikeli bir itiraftı. Ama yazdıktan sonra silmeye elim varmadı. Çünkü bu, içimdeki gerçeğin çıplak haliydi. O günün akşamı eve döndüğümde, penceremin önünde uzun süre oturdum. Sokak lambalarının ışığı ağaç dallarına vuruyordu. Evet, ağaçlar... Yine o kelime zihnime dolmuştu. Sanki Aras'ın defterinden taşan imgeler, kendi hayatıma da sızıyordu. Birden fark ettim ki, onun orman anlatıları sadece bir metafor değildi. Benim için bir çağrıydı.

Her danışanım bana kendi içsel yolculuğunu taşırdı ama Aras'ın yolculuğu, tuhaf bir şekilde benimkine karışıyordu. Kendi kendime sordum: "Derin, onunla empati mi kuruyorsun, yoksa bağ mı kuruyorsun?"

Empati profesyonel bir araçtır. Ama bağ... o başka bir şeydir.

Gece ilerledikçe Aras'ın sözlerini düşündüm.

"Sesimi sizinle buluyorum."

Bu cümle, kalbimde yankılandıkça büyüdü.

Onun sessizliğini çözmeye çalışırken, kendi içimdeki sessizliği fark ettim.

Benim de söyleyemediklerim vardı. Yıllardır güçlü, mesafeli, profesyonel bir duruşun ardına gizlediğim yaralarım. Aras'ın sessizliği, aslında benim sessizliğimin yankısıydı.

Bir sonraki gün, başka danışanlarımı dinlerken fark ettim ki, zihnim hep Aras'a kayıyordu. Konuşmaların arasında, onun defterindeki satırları hatırlıyordum:

"Ellerim yanıyordu. Yine de korkmadım."

O yanışın ne anlama geldiğini düşünüyordum. Acı mıydı? Arzu muydu? Yoksa özgürlük mü?

Bir ara kendi kendime fısıldadım:

"Aras... sen yanarken ben de yanıyor muyum?"

Bunu düşündüğüm anda ürktüm. Çünkü bu, mesleki sınırların çok ötesinde bir soruydu. O akşam defterime bir not daha aldım:

"Bir danışanın gözlerine bakarken, orada kendi yalnızlığımı görüyorsam, bu bir hata mıdır?

Yoksa, iyileşme yolunun aslında iki taraflı olduğunun bir işareti mi?"

Kelimeler sayfanın üzerine dökülürken, içimde derin bir huzursuzluk vardı. Çünkü Aras'a dair hissettiğim şey, sadece merak değildi. Daha fazlasıydı. Henüz adını koyamıyordum ama kalbimin ritmi bana gerçeği fısıldıyordu.

Günler geçti, Aras'ın bir sonraki seansı yaklaşırken, kendimi hazırlamaya çalıştım. Profesyonel kal, Derin. Mesafeyi koru.

Ama içimde başka bir ses vardı: "Onun defterinde sana yazılmış satırları aramaya devam et. Çünkü orada bir şey var, ikinizi de bekleyen bir şey."

Bu içsel çatışma, bana şunu fark ettirdi:

Ben de aslında kendi "ormanımda" dolaşıyordum.

Aras'ın ormanı onun bilinçaltıydı; benimki ise kendi mesleki sınırlarımın gölgeleriydi.

Ve ben bu ormanda kaybolmaya çoktan başlamıştım.

Seanslardan bağımsız, hayatımın geri kalanına baktığımda fark ettim ki, Aras'ın varlığı bende küçük ama güçlü bir iz bırakmıştı. Çalan bir şarkıda, gördüğüm bir ağacın gövdesinde, hatta sabah kahvemin buharında bile onun sessizliğini hatırlıyordum.

Ona karşı hissettiğim şey, büyük bir aşk değildi elbette. Henüz değil.

Ama bir kıvılcım vardı. Ve biliyordum ki, kıvılcımlar bir gün yangına dönüşebilirdi.

Kendi kendime söz verdim: Ona yardım etmeye devam edeceğim. Onun sessizliğini çözmeye, zincirlerini kırmaya çalışacağım. Ama bunun yanında, kendi içimdeki çatışmayı da görmezden gelmeyeceğim. Çünkü Aras sadece bir danışan değildi artık.

O, benim de içimde sakladığım çığlıkların yankısıydı : "Sessizliğimdeki Çığlık"

Klinik mesaimin nasıl bittiğinin farkında olmayışımla kendimi evde buldum adeta. Duş alıp yatağıma geçtiğimde gözlerimi sadece tavana dikip benliğimi sorguladım. Kimdim ben, nerden geldim ve nereye gidiyorum...Büyüyüp giden o iç yalnızlığım ve ellerimin huzursuzluğu...Nasıl anlatılır bilmiyorum ama hissedilebileceğini biliyorum... Telefonumu açıp birkaç bildirime göz attım. Sıkılmıştım bitmek bilmeyen her şeyden. Mesleğimin dördüncü yılındaydım ve hep tek başıma, kendi kendime yaşamak istediğim bir evde yaşayabiliyordum. Her şeyden, herkesten uzak...Dilediğim gibi yaşayabiliyordum. Plansız, hesapsız, sorgusuz ve sualsiz. Peki neydi sorun ? Neden içimdeki o bulanıklığın üzerini kapatamıyordum ? Kendimi seviyorum, insanları, hayvanları ve her şeyi...Her şeye ve herkese karşı bir saygım ve sonsuz empatim var. Bununla övünmüyorum, bu bana iç huzuru dayatıyor. Ancak içimde başka bir şey var. Gri bulutlarla kapalı bir harabedeyim. Kimse yok burada, hapsedilmişim. Duyuramıyorum sesimi, vazgeçiyorum duyurmaktan.

Sosyal medyayı açıp birkaç makale ve videoyu izlemeye başladım. Bakacaktım. Bakacaktım evet. Aras'ın soyadını biliyorum sonuçta. "Aras Kurtel" diye yazdım. Hiç bir şey çıkmadı. Harika. Sonra bir an durdum. Parmaklarım klavyenin üzerinde asılı kaldı. Aras'ın soyadını yazmıştım ama belki de yazmamam gerekiyordu. Etik miydi bu? Değildi elbette. Ama insanın merakı, meslek yasalarından daha ağır bir vicdan yükü bırakıyor bazen. Onunla konuşurken yazdığı cümleler hâlâ zihnimde yankılanıyordu: "Sanki hayatımı ben yaşamıyorum da, bir başkası benim yerime karar veriyor gibi..."

Ne kadar tanıdıktı bu cümle. Sanki kendi içimde kurup da yüksek sesle hiç söyleyemediğim bir şeydi. Ben de böyle hissetmiyor muydum? Dört yıldır dinlediğim onlarca insan, defalarca tekrar eden teşhisler, düzenli dozlarda reçetelenmiş ilaçlar... Ama bir tek kendi ruhum için reçete bulamamıştım.

Ekrana baktım, boş. Aras'ın izine rastlayamamıştım. Belki de bu iyiydi. Belki de bazı insanlar bilinçli olarak kendilerini görünmez kılar. Kaçtıkları bir geçmiş vardır, ya da sakladıkları bir gerçek. Ve belki de ben, mesleğim gereği bunu çözmeye çalışmamalıydım. Ama bir ses, içimde usulca fısıldıyordu: "Sen zaten çoktan başladın."

Telefonu kenara koyup lambayı kapattım. Tavana değil, bu kez karanlığa baktım. Kendi karanlığıma. Onun gözlerinde gördüğüm, belki de benim içimde yıllardır yankılanan o bulanıklığın ta kendisiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.