Bugün onunla görüşmemin üzerinden tam bir hafta geçti.
Ve ben, kendime itiraf etmek istemesem de, bu yedi gün boyunca zihnimde ondan başka hiçbir şey olmadı.
Aras...
Onun defterine eğilmişken, kelimeleri sanki sesin yokluğundan çok daha gürültülüydü. Kağıda kazınmış harfler, bir insanın hayatta kalabilmek için attığı çığlıklar gibiydi. Belki de bu yüzden, seans bittiğinde klinik odasının duvarları bana hiç olmadığı kadar boğucu göründü. Psikiyatrist olarak binlerce insanın acısına tanıklık ettim, ama ilk kez birinin sessizliği, seslerin çarpışmasından daha ağır geldi.
Bir hafta...
Yedi gün boyunca normal yaşantıma dönmeye çalıştım. Klinik randevuları, makaleler, biriken akademik yazılar, yarım kalmış tez taslakları. Ama ne zaman önümde bir araştırma makalesi açsam, gözümün kenarında o defterin çizgileri beliriverdi. Yazıların sertliği, kalemin baskısıyla kâğıdın neredeyse yırtılacak olması... Bir insan, sesini kaybedince kelimelerine bu kadar sarılır mıydı? Yoksa kelimeler, bir tür hapishane miydi onun için?
Düşündükçe kendimden nefret ettim.
Çünkü olması gereken mesafeyi koruyamıyordum.
Ben bir psikiyatristim.
O bir danışan, hastam.
Ve aramızda olması gereken şey sadece klinik sınırlarıydı.
Ama bu sınırlar, onun ilk seansında çoktan çatlamıştı.
O ilk günün akşamı eve dönerken, şehrin ışıkları bana yabancı geldi. Kendi evim bile öyle. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, yalnızlığımın yüzüme çarpmasını hiç bu kadar derinden hissetmemiştim. Bazen yalnızlık, sessizliğin insana sunduğu bir huzur olur. Ama o gün, yalnızlık yalnızca ağırdı.
Salona geçtim, ışıkları açmadan oturdum. O an beynimdeki sorular birer birer yükselmeye başladı:
— İnsan neden konuşamaz?
— Konuşma yetisini kaybetmek, sadece bir travmanın sonucu mu? Yoksa ruhun kendini korumaya aldığı en son savunma mı?
— Ve en korkuncu: Konuşmamak, insanın en derin hakikatine mi daha yakın?
Kendi kendime cevap aradım. Freud'un "bastırma" kavramını düşündüm. Jung'un gölgelerinden parçalar bulmaya çalıştım. Lacan'ın dilin bilinçdışıyla kurduğu bağı yeniden hatırladım. Ama akademik teoriler, gece yarısı insanı teselli etmiyor. Teori kütüphanelerde büyülü görünebilir, ama gerçek acı, laboratuvar kavramlarının sınırlarını paramparça eder.
İşte bu yüzden Aras'ın kelimeleri hâlâ zihnimde yankılanıyor. Çünkü defterine yazdığı cümlelerde bir teori değil, yaşayan bir yara vardı.
Ertesi gün kliniğe gittiğimde randevularım vardı. Farklı hayatlar, farklı travmalar, farklı hikâyeler... Ama tuhaf bir şekilde, her hasta bana Aras'ı hatırlattı. Konuşan herkesin cümlelerinin arkasında aslında söylenmeyenler vardı. O gün bir kadını dinledim; kocasının yıllarca süren baskısından, çocuklarının sessiz tanıklığından söz etti. O anlatırken, ben defterine kelimeler kazıyan bir el hayal ettim.
Sonra bir genç geldi. Panik ataklarla boğuştuğunu söyledi. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Ama içimdeki ses fısıldadı: "Ya kelimeleri hiç çıkamasaydı?" İşte o an, ses kaybının ne kadar büyük bir yük olduğunu yeniden düşündüm. Çünkü kaybolan ses, aslında kaybolan bir varoluştu.
Bir hafta boyunca gecelerim uykusuz geçti. Çalışma masamda, önümde sayısız kitap ve makale birikti. Ses kayıplarının nörolojik haritalarını, MR görüntülerindeki dil merkezindeki anomalileri inceledim. Ama her satırda fark ettim ki: ben bilimsel olarak ne kadar açıklama bulsam da, Aras'ın sessizliği açıklamaların ötesinde bir şeydi.
Kendi içimde sorular çoğaldı:
— Acaba onun sessizliği, benim susturulmuş yanlarımla mı kesişiyor?
— Belki de ona bu kadar takılmamın nedeni, kendimde göremediğim çığlıkları onda bulmam.
Geçmişim aklıma geldi. Çocukken suskun kalışlarım... Söylenmeyen kelimelerim... İçimde gömdüğüm cümlelerim. Belki ben de konuşmaya devam ederek sadece kendi sessizliğimi maskeledim.
O hafta annem aradı. Telefonu açmak istemedim ama açtım. Sesindeki kırgınlık değişmemişti:
"Derin, ne zamandır uğramıyorsun. Yalnız kalman iyi değil."
Sustuk. Ben de sustum. İçimde bir çocuk gibi daraldım. Ona hiçbir zaman içimi açamamıştım. Onunla aramda hep görünmez bir duvar vardı. Aras'ın sessizliği bana kendi anneme söyleyemediklerimi hatırlattı. Belki de ben de o ormanın içinde bir ağacım; yıllarca dile gelmeyen kelimelerimle büyüyen.
Bir hafta boyunca sürekli yazdım. Kendi defterime.
Aras gibi kelimelere kazıdım düşüncelerimi.
"İnsan konuşamadığında, düşüncelerinin ağırlığı iki katına çıkar."
"Bazı sessizlikler, bağırmaktan daha gürültülüdür."
"Bir başkasının sessizliği, senin bastırılmış yanlarını uyandırabilir mi?"
Bu cümleleri yazarken hissettiğim şey şuydu: Onunla bir bağ kuruyordum. Bu bağ, klinik sınırların ötesine sızıyordu. Ve bu beni korkutuyordu.
Çünkü ben, bir hasta ile kendi hayatımın en derin kırılma noktalarını paylaşmaya doğru sürükleniyordum.
Bir hafta böyle geçti.
Ve o gün geldi.
Aras ikinci seansı için kliniğe geldiğinde, elim titredi.
Kapıyı açtım, içeri girdi. Yine sessizdi. Ama gözlerinde, ilk seanstakinden farklı bir şey vardı. Daha sert, daha asi, ama bir yandan da daha kırılgan bir bakış. İçimde bir sarsıntı hissettim.
Odaya girdiği an, içimden geçen tek şey şuydu:
"Ben hazır değilim."
Oysa profesyonel olmalıydım. Bir hekim, bir psikiyatrist. Ama içimdeki sarsıntı bunu reddediyordu. İlk seanstaki bakışları hâlâ gözlerime kazılıydı.
Aras sandalyeye oturdu. Çantasından yine o eski defteri çıkardı. Benim kalbim hızlanırken onun elleri şaşırtıcı bir sakinlikle sayfaları çevirdi. Yüzüme baktı. Gözleri sanki bir şey sormak istiyordu, ama sormadı. Sessizlik.
Benim işim, sessizlikleri çözmekti. Ama bu kez sessizlik beni çözüyordu.
Elini deftere koydu. Ve yazmaya başladı.
"Bu bir hafta boyunca, boğazımda koca bir düğümle yaşadım. Sesim yoktu. Ama aslında daha önce hiç olmadığı kadar çok şey duydum."
Cümlelerin altındaki çizgiler kalemin baskısından koyulaşmıştı. Ben kelimeleri okurken, sanki boğazıma görünmez bir el sarıldı. Aynı hissi ben de yaşamıştım. O sustukça ben de sustum. O boğuldukça ben de nefes alamadım. Sanki benim içimde de gizli bir düğüm vardı.
Devam etti:
"İnsanlar bana sorular sordu. Cevap veremedim. Başımı salladım, deftere yazdım. Ama bazen hiçbir şey yazmadım. Çünkü bazı cümleler yazıya da sığmıyor. Onları sakladım. İçimde yankılandılar."
Yutkundum. İçimdeki psikiyatrist sesleniyordu: "Bu bastırma. Bu, travmanın en güçlü savunması."
Ama içimdeki Derin fısıldıyordu: "Sen de öyle değil misin? Sen de bazı cümlelerini kimseye söylemedin. Sen de onları sakladın. Belki de bu yüzden buradasın, onun karşısında..."
O sırada Aras kafasını kaldırdı. Gözlerimiz buluştu. Gözlerinde öyle bir şey vardı ki... Açıklaması yok. Bir yandan öfke, bir yandan çaresizlik. Ama en çok da: anlaşılma isteği.
Defteri çevirdi, hızlıca yazdı:
"Bu şehir beni boğuyor. Kalabalığın içinde ruhsuzum, dağınık ve dalgınım. Ama geçen hafta buradan çıkarken ilk kez yalnız olmadığımı düşündüm."
Kalbim hızlandı. O cümle, içime saplanan bir bıçak gibiydi.
Bir hastam, bana böyle bir şey yazıyordu.
Ama aynı zamanda ben de aynı şeyi hissediyordum.
Profesyonel olmalıydım. Onun duygularını anlamalı, yorumlamalı, mesafe koymalıydım. Ama kelimeler beni parçaladı.
O sırada kalemini elinde tuttu, duraksadı. Sonra bir şey yazdı ve defteri bana doğru itti.
"Beni en çok korkutan şey şu:
Siz benim yazamadıklarımı da okuyorsunuz sanki."
Derin bir nefes aldım. Sesim titredi ama belli etmemeye çalıştım.
"Aras... yazamadıklarını ben duymuyorum. Ama hissediyorum. Çünkü bazen suskunluk, cümlelerden çok daha fazla şey anlatır."
O anda bana baktı. Uzun uzun. Sanki gözlerimin içine kazıdı kendini.
Ve ilk kez gülümsedi. Çok küçük, neredeyse görünmez bir gülümseme. Ama o kadar kırılgandı ki... O gülümsemede bir çocuğun yarası, bir adamın öfkesi ve bir insanın çaresizliği saklıydı.
Seans ilerledikçe daha fazla şey yazdı.
Çocukluğundan bahsetti. Kısa cümlelerle. Yarım yamalak.
"Çocukken... sustum, öfkelendim ve yeniden sustum. O günden sonra hep sustum."
Yüreğim sıkıştı. Benim de çocukluğumda bağırışlar vardı. Ama ben konuşmayı seçtim. O ise susmuştu. Aramızdaki tek fark buydu.
Onu izlerken, fark ettim ki aslında karşımda bir hasta değil, bir ayna vardı.
Ben kendimi görüyordum.
Suskunluklarımı, çocukluğumu, içimde bastırdığım çığlıklarımı.
Seansın sonunda defteri kapattı. Ayağa kalktı. Bana bir an baktı, sonra başını eğdi.
Kapıya yöneldiğinde, içimde dayanılmaz bir istek yükseldi. Ona "Gitme." demek istedim. Ama diyemedim. Çünkü ben de suskun kalmayı seçtim.
Kapı kapandı.
Ve odada yine yalnız kaldım.
Ama bu yalnızlık, artık eskisi gibi değildi. Çünkü ben, onun sessizliğinde kendi sesimi duymaya başlamıştım.
O gece eve gittiğimde defterimi açtım. Kendi iç sesimle yazdım:
"Aras'ın sessizliği, benim en yüksek çığlığım. O yazarken ben sustum. Ben sustukça o bana daha çok şey anlattı. Bu, meslek sınırlarını aşan bir bağ. Ve ben, bu bağa karşı koyamıyorum."
Kalem elimden düştü. Ellerim titredi.
Beni korkutan şey şu:
Ben onun psikiyatristi değil, onun sessizliğinin esiri olmaya başlıyorum.
Ve biliyorum... Bu, geri dönülmez bir yolun başlangıcı.
Seans biteli günler olmuştu ama aklımdan çıkmıyordu.
Her sabah uyandığımda, gözlerimi açar açmaz zihnimde ilk beliren şey Aras'ın deftere düşen kelimeleri oluyordu. Onun sessizliği benim içimde yankılanıyor, sanki kendi suskunluklarımı çoğaltıyordu.
Ben psikiyatristim. Teorilerle büyüdüm, kitaplarla beslendim. Freud'un bastırma kavramı, Jung'un gölgeleri, Lacan'ın dili... Hepsi zihnimin raflarında diziliydi. Ama bu adam, Aras tek başına bütün teorileri sorgulamama yetiyordu.
Çünkü hiçbir teori, bir bakışın içimde bıraktığı sarsıntıyı açıklamıyordu.
O hafta kendimi işime gömdüm. Kliniğimde farklı hastaları gördüm. Kaygı bozuklukları, depresyon, obsesyonlar, fobiler... Her birinin hikâyesi ayrı bir dünya. Ama fark ettim ki, ben artık hiçbir dünyaya tam olarak giremiyorum. Çünkü aklım hep bir yerdeydi: O suskun gözlerde.
Akşamları eve gittiğimde masama oturuyordum. Bilimsel makaleler okuyordum. "Psikojenik afoni: travma sonrası geçici ses kaybı."
Sayfaları çevirdikçe boğazımda bir sıkışma hissi oluyordu. O makaleler Aras'ın suskunluğunu "semptom" diye adlandırıyordu. Benim kalbimse başka bir şey söylüyordu: "Bu sadece bir hastalık değil. Bu bir çığlık."
Belki de asıl sorun buydu: Bilimin dili ile ruhun dili aynı değildi.
Bir gece araştırma yaparken bilgisayar ekranına uzun süre boş boş baktığımı fark ettim. Parmaklarım klavyenin üzerinde öylece kalakalmıştı. Kendime şu soruyu sordum:
"Onu iyileştirmek istiyor muyum, yoksa onu anlamak mı?"
Aras'ın suskunluğu bana kendi çocukluğumu hatırlatıyordu. Benim de yıllarca yutkunup sustuğum anlar olmuştu. Annemin bakışları, babamın yüksek sesi...
Ben o anları yıllarca hatırlamak istemedim. Onları gömdüm. Ama Aras konuşmadığında, o gömdüğüm sesler yeniden yükseliyor gibiydi.
Yatağa uzandığımda tavana bakıyordum. Bir psikiyatrist olarak en büyük yanılgımın, insanların sessizliklerini "tedavi edilecek bir semptom" olarak görmem olduğunu düşündüm. Oysa bazen sessizlik, bir insanın tek sığınağı olabiliyordu. Ve ben o sığınağa girmeye başlamıştım.
Hafta boyunca ailemle de görüşmedim. Aradılar, "İyi misin?" diye sordular. "Yoğun çalışıyorum." dedim. Yalandı.
Yoğun değildim. Ben sadece kaçıyordum. Kaçıyordum çünkü kendi içimde büyüyen o bağı kabullenmek istemiyordum.
Her gün hastaları dinledim ama Aras'ın kelimeleri kadar hiçbir şey aklımda kalmadı.
Her gece makaleler okudum ama hiçbir satır bana onun defterindeki satırlar kadar gerçek gelmedi.
Ve her sabah uyandığımda tek düşündüğüm şuydu:
"Bir sonraki seansta ne olacak?"
O haftanın sonunda kliniğimde yalnız otururken defterime yazdım:
"Aras, senin sessizliğin beni boğuyor ama aynı zamanda nefes aldırıyor. Bu çelişkiyi çözmek mümkün değil. Senin yazdıkların bana bilimden çok daha fazlasını öğretiyor. Belki de ben, seni iyileştirmeye değil, seninle birlikte iyileşmeye çalışıyorum."
Kalemi bıraktım. Ellerim titriyordu.
Ve o an fark ettim: Bu bir haftalık süreçte ben sadece bir hekim değildim. Ben, kendi hastalığımın farkına varan bir insandım.
Aras'ın sessizliği bana şunu gösterdi: Hepimiz, bir gün kendi içimizdeki ses kaybını yaşarız. Hepimiz, söyleyemediklerimizin altında eziliriz.
Ve bazen, bizi en çok iyileştiren şey, kelimeler değil, kelimesiz bir bakıştır.
Randevu günü yaklaştıkça içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Onu tekrar görecektim.
Kendime tekrar tekrar söyledim:
"Profesyonel ol. Mesafeni koru. Bu sadece bir vaka."
Ama içimden bir ses fısıldıyordu:
"Hayır, bu sadece bir vaka değil. Bu, senin kırılmış taraflarının yankısı."
Ve ben, o yankıya direnemeyeceğimi biliyordum.
Zamanın akışı gariptir. Bazı anlar bir ömür sürer, bazı haftalar ise tek bir nefeste tükenir. Aras'ı gördüğümden bu yana geçen günler işte tam da bu ikilemin ortasında geçti: Hem ağır, hem de hızla eriyen bir sisin içinde.
Sabahları kliniğe gidiyor, hastalarımı dinliyor, bilimsel notlar alıyordum. Ama gerçek şu ki, dinlediğim hikâyelerin hiçbiri zihnime kazınmıyordu. Çünkü her hikâyenin sonunda, sessizliğiyle karşımda oturan bir yüz beliriyordu: Aras.
Onun bakışları, diğer bütün sesleri bastırıyordu.
O günlerden birinde, randevularımın bittiği akşam masama kapanmış makaleler okuyordum.
Satırlar bilimsel bir soğuklukla açıklıyordu: "Travmatik olaylar, beyinde konuşma merkezini baskılayabilir. Kişi konuşma kaslarını kullanabilir fakat ses üretmez. Bu, bilinçaltının bir savunma mekanizmasıdır."
Okudukça zihnimde bir çelişki büyüdü.
Teoriler bana bir şemayı işaret ediyordu; ama Aras'ın gözlerindeki kırılganlık, o şemaların hiçbirine sığmıyordu.
Evet, bilim bize nedenlerini anlatıyordu. Ama ya suskunluğun kendisi? O sustuğunda, o sessizlik içimde yankılanıyordu. Tıpkı kendi çocukluğumun sessiz geceleri gibi.
O an fark ettim: Onu tedavi etmeye çalışırken aslında kendi geçmişimle yüzleşiyordum.
Bir gece... Yatağımda dönüp duruyordum. Tavana gözümü dikmiş, kendi zihnime karşı savaşıyordum.
Kendime şunu sordum:
"Onu iyileştirmek mi istiyorum, yoksa anlamak mı?"
Bu soru beni ürküttü. Çünkü eğer cevabım "anlamak" olsaydı, bu profesyonelliğimin ötesinde bir şeydi. Anlamak istemek, ona yaklaşmayı göze almak demekti. Ve yaklaşmak, mesafemi kaybetmek... belki de kendimi kaybetmekti.
Ama aynı anda başka bir gerçek vardı: Onu düşündükçe kendimi daha çok hatırlıyordum. İçimde gömdüğüm bütün kırık sesler yeniden yükseliyordu. Sanki Aras benim içimde susturduğum çocuğun yankısıydı.
Hafta boyunca sosyal hayatımdan da kaçtım. Arkadaşlarım aradı, cevap vermedim. Ailem "iyi misin?" diye soran mesajlar attı. "Yoğunum." dedim.
Ama aslında yoğun değildim. Ben, sessizlikle uğraşıyordum.
O sessizlik beni korkutuyordu ama aynı zamanda kendine çekiyordu.
Çünkü belki de hayatımda ilk kez bir insan, kelimeler kullanmadan bana bu kadar çok şey anlatabiliyordu.
"Aras, senin sessizliğin bana aynadan daha çok şey gösteriyor.
Sen konuşmadıkça, kendi içimde sakladığım bütün kelimeler yükseliyor.
Belki senin sustuğun yerde ben ilk kez duyuyorum."
Kalemi bıraktığımda ellerimin titrediğini fark ettim. Çünkü bu satırlar, itiraf gibiydi.
Ve ben, hiçbir zaman kolay itiraf eden biri olmadım.
Günler ilerledikçe içimdeki huzursuzluk da arttı.
Aras'ı bir daha görecek olmanın heyecanı ile korkusu birbirine karışıyordu.
Kendime defalarca söyledim:
"Profesyonel ol, Derin. Bu bir vaka. Bu senin işin."
Ama kalbim başka bir şey fısıldıyordu:
"Hayır, bu sadece bir vaka değil. Bu, senin kendi yankın."
Seans günü yaklaştıkça içimde bir ağırlık hissettim. Sanki karşılaşacağım şey, sadece bir hasta değil, kendi yaralarımın aynasıydı. Ve ben, o aynaya bakmaktan hem korkuyor, hem de kurtulamaz bir şekilde oraya çekiliyordum.