İçeriğe geç

Sessizliğimdeki Çığlık

Bölüm 7 · 8 dk okuma

Sessizliğimdeki Çığlık

Bölüm 7

Bölüm 7

Kafe, şehrin gürültüsünden saklanmaya çalışan küçük bir liman gibiydi. Ahşap masalarına sinmiş kahve kokusu, eski şarkıların loş tınılarıyla karışıyor; kapı her açıldığında içeri dolan rüzgâr, yağmur sonrası ıslak kaldırım taşlarının kokusunu getiriyordu. Pencere kenarında, elleri ince porselen kupanın etrafında kenetlenmiş halde oturuyordum. Parmaklarım kupanın sıcağına rağmen üşüyordu.

Karşımda Leva vardı. Her zamanki gibi özenli ama abartısızdı; siyah saçlarını ensesinde gevşekçe toplamış, uzun bohem küpeleri kahverengi kazakla uyum içinde sallanıyordu. Onun yanında oturmak insana her zaman tuhaf bir huzur verirdi; sanki dış dünyanın bütün karmaşasını duyuyor, ama kendi alanına girdiğinde hepsini susturuyordu.

"Derin." dedi, gözlerini kısmış, bana dikkatle bakıyordu. Sesinde bir yargı yoktu, ama saklamaya çalıştığım ne varsa bulup çıkaracak o meraklı tını vardı. "Sen... uzaktasın. Burada değilsin gibi."

Sözleri, içimde çoktan bildiğim bir gerçeğe dokundu. Kaşlarımı çatmadan, yüzümdeki dalgınlığı düzeltmeye çalışmadan cevap veremedim. Çünkü haklıydı.

Bir haftadır, her anımda, zihnimin kenarında o sessiz bakış vardı. Seanslarda defterine yazan, sonra gözlerimin içine bakmadan bana uzatan eller... Aras. Onun kelimeleri, bazen defter sayfasında kalmıyor, gecelerime sızıyordu. Yazılarındaki orman, kendi rüyalarıma karışmıştı. Uykumun ortasında adımlarımı duyuyor, ardımdan gelen o "gözlerin" baskısını hissediyordum. Sanki onun defterindeki imgeler benim zihnimde yankı buluyor, sınırlarımız bulanıklaşıyordu.

Ama bunları Leva'ya anlatamazdım. O, dostumdu, bana aynalık ederdi, evet... fakat Aras'ın bana hissettirdiği şey, mesleki kimliğime rağmen kabullenmeye cesaret edemediğim bir çekimdi. Kahvemden bir yudum aldım. Acı tadı, dilimin üzerinde yoğun bir iz bıraktı. Belki de bana lazımdı o acı. Leva, masaya dirseklerini koydu, yüzünü avuçlarının arasına aldı. Gözleri dalga dalga büyüyordu.

"Derin, sana bakınca... bilmem, sanki içinden sesler geliyor gibi."

Gülümsedim, sahte bir hafiflik eklemeye çalıştım:

"Sen yine fazla sezgisel olmaya başladın."

Leva gülmedi. Sadece gözlerini benden ayırmadan başını yana eğdi.

"Ben seni tanırım. Gözlerin hep konuşur. Ama bir süredir... gözlerin başka biri başka bakıyor. Sen buradasın, ama ruhun... başka bir yerde."

Bir an sustum. Arkadan kahkahalar yükseldi, garson tepsi taşıdı, dışarıda bir çocuk annesine bağırdı. Ama bütün o gürültü, Leva'nın sözlerini daha da keskin kılıyordu.

Söyleyemedim. Ona "Evet, haklısın. Bir danışanımın sessizliği beni geceleri bile takip ediyor." diyemedim. Çünkü o an, kendi kulağıma bile garip gelecekti.

Yalnızca omuz silktim. "Belki de yorgunum." dedim. "Biraz da yoğun çalışıyorum."

Leva, masadaki peçeteyi buruşturdu, sonra dikkatle açtı. Bu onun düşünürken yaptığı alışkanlıktı.

"Yorgunluk değil bu. Sen... içine bir şey saklıyorsun. Ama tamam." diye ekledi, gülümsemeye çalışarak. "Zorla söyletmeyeceğim. Bir gün sen anlatırsın."

Gözlerimi kahveme diktim. İçimde tuhaf bir suçluluk yayıldı. Çünkü haklıydı. Ben saklıyordum. Aras'ın defterinde yazdığı "yüzü olmayan kadın" beni işaret ediyordu belki. Ve ben, bir psikiyatrist olarak değil, sadece Derin olarak, o kadın olmak istiyordum.

Leva, aniden konuyu değiştirdi. "Hatırlıyor musun?" dedi. "Üniversitede sabaha kadar ders çalıştığımız günleri. Sen her zaman insanları çözmeye çalışırdın. Onların hikâyelerine takılırdın. Ama kendi hikâyene hiç bakmazdın." İçimde bir boşluk açıldı. Belki de ben yine aynı şeyi yapıyordum: Aras'ın hikâyesine bakıyor, kendi hikâyemi göz ardı ediyordum. Başımı kaldırdım, Leva'nın gözlerine baktım. O an, dostluğumuzun bana nasıl bir ayna tuttuğunu anladım. Ben saklansam bile, Leva beni okuyordu. Ve belki de bu yüzden, Aras'ı ona anlatamayacaktım. Çünkü Leva, tek bir kelimeden fazlasını görecekti. Kafamda yankılanan tek cümle vardı: " Sizin için de yazıyorum."

Kalkıp sahilde yan yana yürüdük. Martı sesleri, dalgaların kıyıya vuruşu, uzakta koşu yapan insanların ayak sesleri... ama tüm bunların ortasında zihnim hâlâ o sessiz defterdeydi. Leva, cebinden bir sigara çıkardı, yakmadan parmaklarının arasında çevirdi. Sonra aniden bana döndü.

"Derin, hiç düşündün mü? İnsan bazen kendi sesini kaybeder. Ama bu, konuşamamak değildir. Bazen... insan konuşsa bile kendi sesini duyamaz."

Kalbim sıkıştı. Aras. Onun sessizliği, onun kelimeleri... Leva'nın sözleri tam ona dokunuyordu. Cevap veremedim. Sadece başımı salladım. Leva derin bir nefes aldı, gökyüzüne baktı.

"Bana öyle geliyor ki... sen, birinin kaybolmuş sesini taşımaya başladın."

Bir anda rüzgâr daha keskin esti. İçimde ürperti dolaştı.

O akşam eve döndüğümde Leva'nın sözleri yeniden yankılanıyordu. "Birinin kaybolmuş sesini taşımaya başladın."

Evet. Ben onun sessizliğini taşıyordum. Ama daha da fazlasını... onun sessizliği benim içimde konuşuyordu.

O akşam eve döndüğümde apartman boşluğunun sessizliği üzerime çöktü. Anahtarımı kapıya takarken bile zihnimde Leva'nın sesi yankılanıyordu: "Gözlerin başka birinin hikâyesine bakıyor."

Işığı açtığımda evim yine aynıydı; düzenli, sade, hatta biraz fazla steril. Ama ben farklıydım. Çantamı masaya bıraktım, paltomu askıya astım. Salona geçtiğimde pencerenin kenarına oturdum. Şehir ışıkları, uzaklarda parlayan donuk yıldızlar gibiydi. Ama zihnimde hâlâ o orman vardı.

Aras'ın defterinde çizdiği kelimeler... "Ağaçların arasında yürürken adımlarımın sesi bile bana yabancı geliyor."

Bir danışanımın sözleri neden bu kadar uzun süre zihnimde yankılanıyordu? Bilmiyorum. Ya da biliyordum da, kabul etmek istemiyordum.

Elimi defterime uzattım. Not almak için açtım ama yazmaya başlamadan önce uzun süre kalemi elimde tuttum. Sonra, farkında olmadan kendi sayfama şu cümleyi yazdım: "Onun zihnindeki ağaçlar benim içimde büyüyor"

Bir süre öylece baktım satıra. Kalbim hızlandı. Profesyonel sınırlar... hatırlatmaya çalıştım kendime. Ama insan zihni öyle kolay dinlemiyordu.

Hafta boyunca gündelik işlerimi yaptım; klinikte başka hastalarla görüştüm, raporlarımı yazdım, mesleki disiplinime tutundum. Ama her boşlukta zihnim ormana kayıyordu.

Bir akşam, mutfakta yemek hazırlarken kendimi farkında olmadan defterime karalamalar yaparken buldum. Soğan doğramak için aldığım bıçak masada kaldı, elimde kalem vardı. Yazdıklarım şöyleydi: "Ormanın derinliklerinde bir çift göz var. Bana bakıyor. Ama bu gözler onun mu, benim mi bilmiyorum."

Kalemi elimden bıraktım. Yüreğim hızla atıyordu. Çünkü bu cümle, sanki Aras'ın defterinden çıkmış gibiydi. Onun yazdığı ile benim yazdığım birbirine karışıyordu.

Haftanın sonunda Leva ile tekrar buluştuk. Bu defa küçük bir kitapçıda. Rafların arasında dolaşırken o hep bohem ruhuyla kitapları eline alıyor, kokluyor, sayfalarını çeviriyordu. Bir noktada bana döndü. "Derin." dedi, gözleri dikkatle parlıyordu. "Bazen korkuyorum. Sen, bir başkasının hikâyesinde kayboluyorsun gibi. Sanki o hikâye, senin gerçeğinin yerine geçiyor." Sözleri içimi deldi. Çünkü haklıydı.

Ama söyleyemedim. Ona anlatamazdım. Yalnızca dudaklarımda zayıf bir gülümseme belirdi

"Merak etme." dedim. "Kaybolmam ben. "Ama içimde başka bir ses fısıldıyordu: Çoktan kaybolmaya başladın."

Günler ağır ağır sürüklendi. Aras'tan geriye kalan sessizlik, zihnimde yankılanmaya devam ediyordu. Onu bir türlü atamıyordum aklımdan; bu, kelimelere dökülmesi mümkün olmayan bir takıntıya dönüşmüştü. Ne kadar uğraştıysam da, izini sürebileceğim en küçük bir ipucu bile bulamamıştım. Ve hiçbir şey bulamamanın o boğucu sıkıntısını, farkında olmadan kliniğimin duvarlarına taşıyordum.

Hastalarımın hikâyelerine sığınıyor, onların dosyaları üzerinde saatlerce çalışıyordum. Belki de bu, kendi içimdeki boşluğu gizlemenin yoluydu. Profesyonelliğin ardına saklanmak, bana göre tek doğruydu. En azından öyle olması gerektiğine inanıyordum.

Ama Aras'ın randevusuna dakikalar kala, bedenim bana ihanet ederdi. İçerideki hastamı uğurlarken, ellerim birbirine dolaştı, kalbim hızlandı, ritmini kaybetti. Kendime kızıyordum, mantığım sertçe uyarıyordu: "Mesafeni koru." Ama kalbim dinlemiyordu; sanki başka bir yasaya bağlıydı.

Ve o an geldi... Aras yine aynı defteriyle içeri girdi.

"Merhaba, hoş geldiniz." diyerek elimle koltuğu işaret ettim. Sessizce onayladı, başını eğerek oturdu. Yere bakıyordu; bakışları ağır, omuzları çöküktü. Belli ki yine içinde bir yük vardı. Belki de onu her gördüğümde, kendi içimdeki yükü onda görüyordum.

"Nasılsınız, haftanız nasıl geçti?" diye sordum.

Elini havada sağa sola salladı. 'İdare ederim' demekti bu. Ben de aynı hareketle cevap vererek, onu anladığımı gösterdim. Yüzünde küçük bir tebessüm belirdi. Bir anlığına, karanlığın içinde bir kıvılcım yanmış gibiydi.

İlaçlarını alıp almadığını sordum. Başını olumlu anlamda salladı. Bu cevap beni düşündüğümden fazla rahatlattı. Çünkü Aras, her ne kadar kuşku dolu görünse de, içten içe iyileşmek istiyordu. Bir yanı direniyor, diğer yanı çaresizce şifayı arıyordu.

Sonra defterini açtı. Sayfaları yavaşça çevirdi, sanki her yaprak kendi içinde ayrı bir ağırlık taşıyordu. Ardından defteri masama doğru itti. Yönünü bana çevirmişti. Okumamı istediği çok açıktı.

O an bir tereddüt çöktü içime. Seansa henüz başlamamıştık; ayrıca elimde kontrol etmem gereken son MR sonuçları vardı. Ama defter oradaydı... Adeta nefes alıyor, kendi varlığını dayatıyordu. Gözlerim önce Aras'a kaydı. Yerdeki bakışları, içten içe beni izliyordu. Sonra deftere döndüm. Parmaklarım istemsizce kapağın kenarına dokundu. Bir yanım bilimsel disiplinle direniyor, diğer yanım merakın derin girdabına çekiliyordu. Ve o anda anladım ki, bazen bilimin çizdiği sınırlar, insan ruhunun sırlarını açıklamaya yetmiyor. Bazı hikâyeler MR görüntülerinde, EEG dalgalarında, klinik raporlarda görünmez. Onlar ancak defter sayfalarının arasına, sessizliğin içine, gizlenmiş cümlelerin ardına sığar.

"Benim hikâyem... anlatması kolay değil. Nereden başlasam bilmiyorum. Belki de çocukluktan başlamak gerekiyor. Çünkü insanın içindeki bütün karanlık orada kök salıyor.

Çocukken ben çok sessizdim. Konuşmazdım. Aslında konuşacak çok şeyim vardı ama evimizde kelimelerin değeri yoktu. Babam bağırır, annem susardı. Ben de ondan öğrendim susmayı. Çünkü bazen sessizlik insanı kurtarır.

Ama sonra bir gece oldu... O gece her şey değişti. Evin içinde duman vardı, alevler vardı. Ben küçüktüm, korkuyordum. Annem beni itti, 'dışarı koş' dedi. Koştum. Bir daha onu görmedim.

Herkes bana baktı. 'Sen yaptın' dediler. Ben yapmadım. Ama inandıracak gücüm yoktu. Çünkü ben hep sustum ya... O günden sonra kimse beni dinlemedi. Ne söylesem boştu.

Babam? O zaten çoktan kaybolmuştu. O gece yoktu. Ama ben biliyorum. O yangının cevabı onda gizliydi. Bir çocuğu suçlamak daha kolaydı tabii. Ben büyüdüm. Ama büyümek dediğim şey... bedenim büyüdü, içimdeki çocuk orada kaldı. Hâlâ duman kokusu burnumda. Hâlâ bazen uykumda ellerimle duvarı yokluyorum, çıkış kapısını arar gibi.

Hiç kimseye anlatmadım. Çünkü anlatınca ne değişecek ki? İnsan acısını dile getirince hafiflemiyor, sadece daha görünür oluyor. Ve görünür olmak, benim için hep tehlikeliydi.

Ama... buraya gelmemin bir nedeni var. Çünkü içimde hâlâ sorular var:

O evi kim yaktı?

Annem neden kapıdan çıkmadı?

Babam neden geri dönmedi?

Belki cevaplarını asla bulamayacağım. Belki de cevapları bulsam bile taşıyamayacağım. Ama tek bildiğim şey... o gece ben de yandım. Görünürde hayatta kaldım ama içimdeki çocuk hâlâ alevlerin içinde.

Dışarıdan ne kadar sert durduğumun farkındayım. Kim bilir bu kapıdan içeri girdiğimde belki olumsuz düşünceler bile oluşmuştur kafanızda. İnsanların gözünde öyleyim biliyorum. Lanetliyim. Ama bu donukluğum kalbimin sertliğinden değil, ben sadece içimdeki sessizliği saklıyorum.

Belki de buraya gelişim, ilk kez biri duysun diyedir. Belki de ilk kez biri inanır umuduyla. Belki de ilk kez biri bana 'senin suçun değildi' der diye..."

Okuduklarım karşısında ne diyeceğimi, ne tepki vereceğimi bilmiyordum..

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.