Kapı çaldığında saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Zaman, odama her girenle yeniden biçimleniyor, uzuyor ya da kısalıyordu. Bu kez kapı aralandığında sessiz bir gölge belirdi. Adımlarında acele yoktu ama tedirgin bir ağırlık vardı. Elini kapı kolundan çekmek istemeyen bir çocuk gibi, eşikte durdu bir an. Sonra içeri girdi.
Dosya elimdeydi; ismine bakmadım. Artık isimler pek bir şey ifade etmiyor. İnsanların hikâyeleri onları çoktan aşındırmış oluyor, soyadlarının gölgesinde değil, gözbebeklerinde yaşıyorlar.
Karşımda oturan genç adam—Aras—ilk bakışta sıradan bir hastayı andırıyordu. Ama yüzündeki ifade... başka bir şeydi. Konuşmayı denemedi. Dudakları aralanmadı. Sadece baktı.
Sessizlik.
Çoğu danışan, sessizliğin içinde boğulur; birkaç saniye bile dayanamaz, kelimelerle açılır. Oysa o, sessizliği bir silah gibi kullandı. Bana doğru baktı, bakışları sabit, gözlerinin içinde derin bir kuyu.
İlk anda anlamadım. Sonra fark ettim: sesi yoktu. Yani, konuşmuyordu değil, konuşamıyordu. Ses tellerinin değil, ruhunun sustuğu bir hâl. Travmatik afoni, diye düşündüm. Nörolojik değil, psikojenik bir kayıp. Bilimsel terimler zihnimde sıralandı ama kalbim başka bir şey söyledi: "Bu suskunluk, benim suskunluğuma dokunuyor."
Defterime bir not aldım: "Hasta kendini sessizlikle ifade ediyor."
Ama kendi zihnime düşen not çok daha acımasızdı: "Derin, sen de yıllardır susuyorsun. Kelimelerinin sadece mesleğine hizmet eden kısmını kullanıyorsun. Geri kalanı gömdün."
Ona baktıkça, içimdeki kör düğümlerin yavaşça kıpırdadığını hissettim. Sanki kendi boğazımda da bir şey düğümlenmişti. Konuşmaya başladım, profesyonel sesimle, alıştığım maskeyle:
"Hoş geldiniz Aras. Burada kendinizi rahat hissetmeniz önemli. Konuşamasanız da, biz birlikte başka yollar bulabiliriz. Sessizlik de bir dildir."
Sözcüklerim ona ulaşmıyordu belki, ama gözlerindeki kırılma bana şunu söyledi: "Beni anladın."
Uzun süre konuşturmadım onu—zaten konuşamıyordu. Sadece defter uzattım. Elini kaleme götürdüğünde titredi. Parmaklarının ucu kâğıda değdiğinde, sanki bir yara kabuğunu kaldırıyordu. Harfler yavaş yavaş belirdi:
Aras'ın sessizliği bir boşluk değildi. Aksine, içinde çığlıkların yankılandığı bir mağaraydı. O mağaranın içine bakarken, kendi karanlığımı da gördüm.
O an şunu düşündüm: Belki insanlar, birbirlerinin yaralarını tesadüfen bulmaz. Belki evren, susturulmuşları yan yana getirir ki birbirlerinin aynasında konuşmayı yeniden hatırlasınlar.
Aras başını eğdi, defteri bana uzattı. Sonra ellerini kucağında birleştirdi, sanki daha fazlasını yazacak gücü kalmamıştı. Ben deftere baktım. Tek bir cümle daha vardı altta:
"Biri beni duysun."
Gözlerim doldu. Hemen toparlandım; profesyonelliğin ardına saklandım. Ama içimdeki ses çığlık atıyordu: "Ben de aynı şeyi istiyorum!"
Sessizlik uzadıkça, odanın içi ağırlaştı. Havanın molekülleri bile sıkışıyordu sanki. Ama garip bir şekilde rahatsızlık değil, tuhaf bir tanışıklık hissi yayıldı içime. Onun suskunluğu bana yabancı değildi. Yıllardır içimde taşıdığım sessizliğin bir başka yüzüydü sadece.
Bilim bana şunu öğretiyor: travma, zihnin hafızasına kazınır; bazen bir ses kaybı, bazen bir görüntü, bazen de hiç çıkmayan bir çığlık olur. Ama ruh, hangi maskeyi takarsa taksın, bir şekilde gerçeği dışarı sızdırır.
Seans bittiğinde ayağa kalktı, yavaşça kapıya yürüdü. Eşiği geçmeden önce durdu, bana son bir kez baktı. O bakışta şunu gördüm: Bir şeyler kırılmış, ama hâlâ toparlanabilecek.
Kapı kapandığında odada yalnız kaldım. Masamdaki deftere döndüm. Yazdığı cümleler hâlâ önümdeydi.
"İçimde bir savaştayım."
"Biri beni duysun."
Elimi boğazıma götürdüm. Birden fark ettim: benim de sesim titriyordu. Ve ilk kez, bir hastanın sessizliği beni bu kadar çok konuşturmuştu içeride, yalnızca kendimle.
O gece uyuyamadım. Gözlerimi kapadığımda, odama oturan sessizliğin gölgesi hâlâ üzerimdeydi. Yatağın kenarında otururken lambanın sarı ışığı duvarlara solgun bir perde gibi düşüyordu. Ellerimi dizlerimde birleştirmiş, saatlerdir aynı pozisyonda kalmıştım. İçimde biriken düşünceler, bir sel gibi taşkınlık yapıyordu.
Bazen bir hasta, öyle bir kelime seçer ki, mesafeleri, kuralları, duvarları aşar. Bana karşı değil, hayatın kendisine söylenmiş cümleler gibiydi bunlar. Ve bu sözlerin yankısı, benim boğazımda yankılanıyordu.
Psikiyatri eğitimi boyunca bize şunu öğrettiler: Mesleğini icra ederken kişisel yaralarını kenara koy. Hastanın dünyasını kendi yansımalarınla kirletme. Ama teorinin soğukluğu ile pratiğin sıcaklığı arasında her zaman bir uçurum vardır. İnsan, insana dokunur; bazen istemeden, bazen de mecburen.
Aras'ın sessizliği bana yıllardır içimde taşıdığım başka bir sessizliği hatırlattı. Benim de sustuğum, dillendiremediğim, açıklayamadığım yanlarım var. Hepimizin var. İnsan, en derin acısını anlatmayı değil, saklamayı seçiyor çoğu zaman. Çünkü söz, acıyı hafifletmek yerine somutlaştırıyor. Ve somut olan, daha gerçek, daha ağır geliyor.
"Belki de konuşamamak, en büyük savunma mekanizmasıdır," diye düşündüm kendi kendime. "Konuşursak, gerçekten yaralı olduğumuzu kabul etmiş oluruz. Susarsak, belki yara yokmuş gibi davranabiliriz."
Ama Aras'ın gözlerinde gördüğüm şey, yara izinden fazlasıydı. İçinde hâlâ kanayan, kapanmamış bir boşluk vardı. O boşluğu gördüm ve ürktüm. Çünkü kendi içimde de hâlâ kapanmamış yaralar olduğunu biliyordum.
Gecenin sessizliğinde, kitaplığımın önüne gidip eski not defterlerimi karıştırdım. Bir sayfada Freud'un şu cümlesini okudum: "İfade edilmemiş duygular asla ölmez; sadece diri diri gömülür ve daha çirkin şekillerde ortaya çıkar."
Aras'ın suskunluğu tam da buydu. Diri diri gömülmüş bir çığlık. Ve ben, bu çığlığın yankısını odaya taşıyan sessiz bir şahit oldum.
Derin bir nefes aldım. İçimde bir yer "Dikkat et," diyordu. "Onun yarasına fazla yaklaşma. Kendi yarana dokunabilirsin." Ama bir başka yanım, yıllardır susturamadığım o inatçı yanım, fısıldıyordu: "Belki de kendi yarana dokunmanın tek yolu, onun yarasına bakmak."
Sabaha karşı biraz uykuya daldım. Uyandığımda, gün ışığı perdelerden sızıyordu. Başımda hafif bir ağrı vardı. Aynada kendime baktığımda, gözlerimin altında koyu halkalar gördüm. Ama ilginç bir şey vardı: yorgun olmama rağmen canlı hissediyordum.
Sanki uzun zamandır ilk kez, zihnimde gerçekten bir şey kıpırdamıştı.
Kliniğe vardığımda dosyaları elden geçirirken elim Aras'ın dosyasına kaydı. Açıp notlarıma baktım: "Sessizlikle iletişim kuruyor. Travmatik afoni. Rüya imgesi: yanmakta olan ağaçlar. İçsel talep: duyulmak."
Bir an düşündüm. Eğer bu cümleleri başka bir hastanın dosyasında okusaydım, belki sıradan gelirdi. Ama onun gözlerindeki ifade, bu notları sıradanlıktan çıkarıp bana ağır bir yük gibi taşıtmıştı.
O gün birkaç danışan daha gördüm. Depresyon, anksiyete, takıntılar... Her biri hayatın ayrı bir yüzünü yansıtıyordu. Ama seanslar bittiğinde bile zihnim hâlâ Aras'taydı.
Gece evime döndüğümde, not defterime kendi düşüncelerimi yazdım:
"İnsan bazen konuşarak iyileşmez. Bazen sessizlik, en dürüst terapidir. Çünkü sessizlik, kelimelerin maskesini düşürür. İnsanın neyi susturduğunu anlamak, neyi söylediğinden daha çok şey anlatır."
Yazarken kalemim elimde titredi. Fark ettim ki, ben de yıllardır susturduklarımı yazmaya cesaret edememişim. Aras'ın deftere bıraktığı o iki cümle, bende kapalı bir kapıyı araladı.
Şunu düşündüm: Belki de biz, birbirimizi tesadüfen görmedik. Belki benim yolum onunla kesişmek zorundaydı. Çünkü ben, onun suskunluğunu duyabilecek kadar susmuş biriyim.
Gözlerimi kapadım. Bir an, ormanların içinde yürüdüğümü hayal ettim. Uzakta bir ateş parlıyordu. Ağaçlar yanıyordu. Ama dikkat kesilince fark ettim: O ateş yok etmek için değil, görünür kılmak için yanıyordu. Yanan ağaçların gölgesinde, saklı kalmış yaralar aydınlanıyordu.
Ve o an içimde bir his belirdi: Belki Aras, benim için de bir ayna olacaktı. Onun sessizliği, benim sustuklarımı konuşturacaktı. Bu ne kadar doğruydu, bilmiyordum.
Gece yarısını geçmişti. Lambayı kapatmaya elim gitmedi. Odanın sarı ışığı, duvarlarda uzun gölgeler yaratıyor, sanki odada ben değil, düşüncelerim dolaşıyordu.
Aras'ın defterine bıraktığı o iki cümle hâlâ zihnimde çınlıyordu: "Uyandığımda oradaydım. Orada bir şey oldu. Sesim orada kaldı."
Benim için sıradan bir vaka gibi başlaması gereken bir seans, giderek kişisel bir yankıya dönüşüyordu. Normalde mesafemi korur, danışanların hikâyelerini kendi alanlarında bırakırdım. Ama bu defa öyle olmadı. Aras'ın sessizliği, sanki kendi içimdeki sessizliği yankılamıştı.
Bir süre düşündüm: "Psikiyatrist mi oldum, yoksa ruhların sırdaşı mı?"
İnsanların anlattıklarıyla değil, anlatamadıklarıyla yüzleşiyorum aslında. Bazen kelimeler birer kalkan, bazen de birer hapishane. Ama Aras, hiçbir kalkan kullanmıyordu. Onun suskunluğu çıplaktı. Ve belki de bu yüzden beni bu kadar sarstı.
Kalemim hızlı hızlı hareket ederken, birden kendi çocukluğumdan bir sahne gözümün önüne geldi. Sekiz yaşındaydım. Yazlık evimizin arkasındaki korulukta kaybolmuştum. Annem beni bulana kadar geçen o birkaç saat, hayatımda ilk kez ölüm korkusunu tattığım zamandı. Ağaçların arasında yürürken bir fısıltı duymuştum. Belki de yalnızca rüzgârın sesiydi. Ama yıllardır o fısıltıyı unutmuyordum.
Başımı yastığa koyduğumda uyumam mümkün değildi. İçimden geçenleri susturmak yerine, daha derinleştim. Kendime şunu sordum:
Ya Aras'ın sessizliği bana bir şey hatırlatıyorsa? Ya onun savaşı...
Hastamın düşüncelerini neden bu kadar benimsedim... neden bu kadar içime işledi? Belki de, onu anlamaya çalışırken aslında kendimi arıyordum. Ama bu his, tehlikeli derecede yakın bir şey... Profesyonel bir mesafenin ardında saklanmam gerekirken, ben onun sessizliğinde kendi yankımı duyuyorum. Bu, kabul etmeliyim ki, ürkütücü derecede tuhaf.