Sabahları birbirine benziyor, evet, ama şehir asla aynı uyanmıyor. İlk bölümde anlattığım o loşluk hâlâ üzerimdeydi, fakat bu kez sokağa adım attığım anda yüzüme çarpan serinlik farklı geldi. Gökyüzü, ağustosun ortasında olmasına rağmen puslu bir griyle kaplıydı. Arabaların kornaları, yürüyen insanların ayak sesleri, simitçilerin bağırışları... Her şey kulaklarımda yankılandı, sanki dünya sabahın köründe bana hesap soruyordu: "Buradasın ama ne için?"
Metroya yürürken yanımdan geçen yüzler dikkatimi çekti. Çoğu gözlerini telefona gömmüş, kulaklıklarına sığınmıştı. Bir an durdum, onları izledim. Yüzlerde tek tip bir yorgunluk vardı. Belli ki herkes kendi zincirlerini taşıyordu. Benimkiler daha mı ağırdı, yoksa onlarınkini göremediğim için bana öyle mi geliyordu, bilemedim.
Turnikeden geçerken önümdeki genç kız kartını yanlış okutunca telaşla geriye döndü, bana çarptı. "Pardon!" dedi. Göz göze geldik. Gözlerinde ürkek bir tazelik vardı. Sanki ilk defa bu kalabalığın içine karışmış gibiydi. Ona gülümsemek istedim, "önemli değil" demek istedim. Ama dudaklarım kıpırdamadı. Gülümsemek bile bana fazlasıyla yapmacık geliyor bazen. Oysa hastalarıma günde kaç defa gülümsediğimi bilseniz, inanmazsınız.
Tren kalabalıktı. Ayakta duruyordum. Yanımda orta yaşlı bir kadın çantasını sıkıca göğsüne bastırmıştı. Gözleri boşluğa dikilmiş, dudakları sessizce kıpırdıyordu. Dua mı ediyordu, yoksa kendiyle mi konuşuyordu, anlayamadım. Onu izlerken içimde tanıdık bir acı belirdi: İnsanların görünmez yaraları vardı ve biz o yaraları hiçbir zaman tam göremiyorduk. Kliniğe gelen herkes birazını açıyordu bana, ama geri kalanı? Onlar hep gömülü kalıyordu. Belki de benim yaralarım gibi.
Kliniğe vardığımda bekleme salonu her zamanki gibi doluydu. Elif gözlerimin içine baktı, "Bugün yoğun bir gün olacak, hocam." dedi. Sesi neşeliydi ama bakışlarının arkasında yorgunluk sezdim. Elif'in bana nasıl baktığını bazen düşünüyorum: Yorgun, uykusuz, ama işine sıkı sıkıya bağlı bir kadın mı görüyor, yoksa sadece duvarları kalın bir odada yaşayan biri mi?
İlk hastam genç bir üniversite öğrencisiydi. Kaygıdan elleri titriyordu. Bana ödevlerinden, sınavlardan bahsetti. "Herkes çok hızlı ilerliyor, ben geride kalıyorum hocam. Sanki tren kalkıyor ve ben hep peronda kalıyorum." dedi. İçimden gülümsedim. Az önce metroda hissettiğim şeyin aynısını söylüyordu bana. Ona nefes egzersizleri anlattım, günlük plan yapmasını önerdim. Sözcükler ağzımdan öyle akıp gitti ki, sanki benim değilmiş gibiydi. Bir reçeteyi okur gibi. Oysa aslında söylemek istediğim bambaşkaydı: "Ben de aynı peronda bekliyorum, inan bana."
Öğle arasında dışarı çıktım. Şehrin kalabalığıyla yüzleşmek bazen iyi geliyor bana. Banklarda oturan insanlar, ellerinde dürüm ya da simitle aceleyle yemek yiyordu. Bir köşede yaşlı bir adam elindeki kuşlara yem atıyordu. Yanına oturdum. Bir süre sessizlik içinde izledim. Kuşların telaşlı kanat çırpışları, yeryüzüne bağımlı ama aynı anda özgür hallerini düşündürdü bana. Adam bana dönüp gülümsedi: "Her gün gelirler, hiç aksatmazlar." dedi. Yalnızlığına ortak arıyordu belki de. Ona karşılık veremedim. İçimdeki sözler dudaklarıma varmadan boğuldu yine. Sadece başımı salladım.
Şehrin kalabalığına karıştığımda, üzerime ince bir sis gibi bir yorgunluk çöker. İnsanlar yanımdan akıp geçerken ben hep biraz daha yavaş yürürüm. Kaldırım taşlarına dikkatle basarım; sanki düşecekmişim, sanki her adımımda bir çukur açılacakmış gibi.
Bugün hava gri. Gökyüzü, beton binaların üstünde ağır bir örtü gibi. Korna sesleri, simitçilerin bağırışları, hızlı adımlar... Hepsi aynı anda kulağıma çarpıyor. Ama içimde hâlâ sabahki sessizlik var. O sessizlik, kalabalığın ortasında daha da büyüyor.
Köşedeki kafeye uğruyorum. İçeri girdiğimde kahve makinesinin uğultusu, fincanların çarpışma sesi karşılıyor beni. Masalarda oturanların çoğu telefonlarına gömülmüş. Bir masa kenarında iki genç kadın hararetle konuşuyor. Birinin sesi titrek:
"Dün gece yine kabus gördüm... Yatağın ucunda biri vardı."
Diğeri alayla gülüyor:
"Saçmalama, sen de hep böyle şeyler görüyorsun."
Cümle kulağıma saplanıyor. Başımı çevirmeden kahvemi alıp cam kenarındaki boş bir masaya oturuyorum. Bu şehirde herkes birbirinin tanığı aslında, ama kimse kimseye şahit olmak istemiyor. O yüzden konuşmalar havada asılı kalıyor, kimse sahiplenmiyor.
Kahveden bir yudum alıyorum. Acılığı damağıma yapışıyor. Camdan dışarı bakarken yağmurun başladığını fark ediyorum. İnsanlar hızla şemsiyelerini açıyor, kimi montunun içine saklanıyor. Yoldan geçen bir çocuk ise yüzünü göğe kaldırmış, yağmur damlalarını yakalamaya çalışıyor. O masum sevinç, içimde unutulmuş bir duyguyu kımıldatıyor. Belki de ben de bir zamanlar böyleydim. Belki de hayat, yağmur damlalarını yakalayacak kadar hafifti.
Ama şimdi... şimdi sadece ıslanıyorum.
Telefonum titriyor. Elif'ten mesaj: "Hocam, öğleden sonraki randevular biraz yoğun. Acele etseniz iyi olur."
Mesajı okuyunca içimde garip bir sıkışma oluyor. Sanki nefesim biraz daha daralıyor. Ayağa kalkıp kahvemin yarısını bırakıyorum. Dışarı çıktığımda yağmur hızlanmış. Caddeden geçen araçların lastikleri suyu sağa sola sıçratıyor. Birkaç adım ıslanıyorum ama umursamıyorum. Belki de biraz üşümek iyi gelir.
Kliniğe vardığımda bekleme salonu kalabalık. Sandalyelerde oturanların gözlerinde aynı ifade: yorgunluk, kaygı, beklenti. Aralarında genç bir delikanlı dikkatimi çekiyor; dizlerini birbirine çarpacak kadar sıkıyor, dudaklarını kemiriyor. Yanındaki kadın—muhtemelen annesi—omzuna elini koymuş ama çocuk sanki hiç hissetmiyor.
Odaya geçerken içimden şu geçiyor: "Her biri bana bir şey anlatmaya geliyor, ama aslında kendilerine bile söyleyemedikleri şeyler var. Benim gibiler. Konuşan ama sustuğunu saklayan."
İlk hasta içeri girdiğinde odanın havası değişiyor. Orta yaşlı bir kadın, elleri çantasında kenetlenmiş. Gözleri bana bakmıyor. "Hocam," diyor, "rüyalarımda hep aynı evin içindeyim. Kapılar kilitli. Açmaya çalışıyorum ama anahtar hep yanlış."
Sesi titriyor. Onun kelimeleri, kendi göğsümde yankılanıyor: Kapılar kilitli... anahtar yanlış... İçimden "benim de" demek geçiyor. Ama tabii ki demiyorum. Sadece başımı sallayıp sorular soruyorum. Mesleğin sahne ışıkları devreye giriyor.
Sonraki hastalar... Her biri başka bir ağıt, başka bir suskunluk. Gözyaşlarını masama bırakıyorlar, cümlelerini bana emanet ediyorlar. Ben dinliyorum. Dinledikçe daha çok doluyorum. Doldukça daha çok susuyorum.
Öğleden sonra kısa bir ara veriyorum. Odayı havalandırmak için pencereyi açıyorum. Yağmur hâlâ devam ediyor. Dalların arasına düşen damlalar, sanki görünmez bir ritim tutuyor. Şehrin kalabalığı aşağıda koşuştururken, ben yukarıdan bakıyorum. Ama bir an için sanki bakışlar bana dönüyor gibi hissediyorum. Kalabalığın içinden biri başını kaldırıyor, gözleri direkt bana bakıyor. Hızla geri çekilip pencereyi kapatıyorum. Kalbim hızla çarpıyor.
"Halüsinasyon," diye fısıldıyorum kendi kendime. "Yorgunluktan."
Ama derinlerde başka bir ses yankılanıyor: Hayır Derin, bu bir çağrı.
Akşam kliniği kapatırken içimde bir boşluk vardı. Sanki gün boyunca onlarca hikâye dinlemiştim ama hiçbiri bana ait değildi. Yolda yürürken dükkanların ışıkları yanıyordu, insanlar alışveriş torbalarıyla geçip gidiyordu. Onların hayatları bana uzaktan bir film sahnesi gibi görünüyordu. Ben sadece izleyiciydim, hiçbir rolüm yoktu.
Eve vardığımda anahtarın kilitte dönme sesi yine içime işledi. Sessizliğin içine girdim. Masanın üzerindeki orkide hâlâ susuzdu. Bir an onu sulamayı düşündüm. Ama sonra elimi geri çektim. Neden bilmiyorum, sanki çiçeği canlı tutmaya gücüm yoktu. Belki de kendimi de öyle yavaş yavaş kurutuyordum.
Yatağa uzandığımda günün bütün görüntüleri aklımda dönüp durdu: metrodaki kızın ürkek bakışı, dua eden kadının sessiz dudakları, kuşlara yem atan yaşlı adamın yalnız gülümseyişi... Hepsi içimde yankılandı.
Ve yine o cümle döndü dolaştı zihnime saplandı:
"Ben başkalarının sesi oluyorum... ama kendi sesime hâlâ sağırım."
Gecenin karanlığı üzerime ağır bir battaniye gibi çökmüştü. Tavan, sessiz ama acımasız bir yüzeydi; bakışlarımı içine çeken, sonra da geri fırlatan bir ayna gibiydi. Bir noktada gözlerim orada sabitlenince, düşüncelerim de zincirlerinden boşandı.
Bazen düşünüyorum, insan zihni bir evrenin minyatür kopyası gibi. Milyarlarca sinir hücresi, birbirine bağlanmış galaksiler gibi; her bir elektriksel kıvılcım, bir yıldızın doğumu. Beynimde her gün sayısız yıldız doğuyor ve sönüyor, ama ben çoğunu fark etmiyorum bile. "Ben kimim?" sorusunu sorarken aslında kendi beynimin bu sınırsız evreninde kayboluyorum. Ama işin ironisi şu ki, ben bir psikiyatristim; insanların bu evrende kaybolmaması için yol gösteren. Oysa ben, kendi haritamı çoktan kaybettim.
İnsan zihninin acıya bu kadar duyarlı olmasını hep merak etmişimdir. Evrimsel açıdan, acının işlevi nettir: hayatta kalmak için bizi uyarır. Elini ateşe yaklaştırırsın, acı seni geri çeker. Ama peki ya ruhun acısı? Onu hangi biyolojik mekanizma geri çekiyor? Yoksa ruhsal acı, evrimin unutulmuş bir yan ürünü mü? Belki de bu acı, artık işlevsiz bir yankı; tıpkı apandisit gibi, içimizde gereksiz bir fazlalık.
Ama bu "gereksiz acı", insanı en derinden şekillendiriyor. Hastalarımdan biri, "Acıdan başka kimliğim yok." demişti. O gün sadece başımı salladım, not aldım, terapötik sessizlik kullandım. Ama içimde düşündüm: Benim de kimliğim aynı değil mi? Belki de ben, sadece acının profesyonelce yorumlanmış hâliyim.
Yatağın içinde dönüp duruyorum. Düşüncelerim akışkan değil, adeta bir girdap. Nereye baksam beni içine çekiyor. Ve en derin noktada şu soruyla yüzleşiyorum: "Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece yaşamı gözlemliyor muyum?"
Çünkü günlerim sanki bana ait değil. Sabah kalkıyorum, aynaya bakıyorum, yüzüme bir maske takıyorum ve başkalarının hikâyelerinin içine dalıyorum. Onların kaygıları, korkuları, hayalleri... Bir sahnenin seyircisi değil, bir aktörü gibi davranmam bekleniyor. Ama perde kapandığında, alkışlar bittiğinde, ben hangi roldeyim? Hiçbirinde. Boşluğun içinde asılı kalıyorum.
Düşüncelerim bilimsel bir yöne kayıyor. İnsan beyninin varsayılan mod ağı denilen bir bölgesi vardır. Beyin, hiçbir şey yapmazken bile durmaksızın çalışır. İçsel konuşmalar, hayaller, geçmişin tekrarları, geleceğin simülasyonları... İşte ben o ağın içinde sıkışmış gibiyim. Beynim sürekli bir şeyler üretiyor, ama bunlar bana huzur değil, yalnızca yankı getiriyor. İçimdeki sesler, tıpkı karanlık bir ormanda yankılanan ayak sesleri gibi. Kimin ayak sesleri olduğunu bile bilmeden ürküyorum.
İnsan düşüncelerini neden susturamaz? Meditasyon, ilaçlar, terapi... Her şey deneniyor, ama zihnin kendi uğultusu hep geri dönüyor. Çünkü düşüncelerimizi bastırmak, suyun üzerine basmaya benziyor; elini çektiğin anda yeniden fışkırıyor. Belki de çözüm susturmak değil, onlarla yaşamayı öğrenmek. Ama bu öğrenme süreci... sonsuz bir çileye dönüşebiliyor.
Birden bire kendime şu soruyu sordum: "Benim zihnimin derinliklerinde saklı olan şey ne? Ben neden geceleri susamıyorum?" Hastalarıma göre ben güvenilir bir sığınaktım. Oysa kendi zihnimde, hiçbir yere sığınamıyorum. Bu paradoks beni yavaş yavaş eritiyor.
Saatin tik takları odanın sessizliğini bölüyor. Zaman, gecenin içinde ağır aksak ilerliyor. Ama düşündüm: Zaman da aslında beynin bir ürünü değil mi? Beyin olmasa, zaman diye bir şeyin varlığından nasıl emin olabilirdik? Evren kendi ritmiyle akıp giderdi, ama "geçmiş", "şimdi", "gelecek" diye kavramlara ihtiyaç duymazdı. Demek ki benim en büyük hapishanem, sadece düşüncelerim değil, zamanın bizzat kendisi.
Birden bire çocukluğumdan bir anı geldi. Babam bana saat almıştı, küçücük bileğime büyük gelen metal kayışlı. "Zamanı sakın boşa harcama." demişti. Şimdi düşünüyorum da, zaman zaten hep boşa akıyor. Biz sadece ona anlam atıyoruz. Benim günlerim hastaların sorunlarını dinlemekle doluyor, ama acaba benim asıl zamanım nerede? Hangi an bana ait?
Yatağımda gözlerim doluyor. Gözyaşı dediğimiz şey aslında basit bir biyolojik sıvı; tuz, su, biraz da protein. Ama yine de, insanın içinde taşıdığı bütün görünmez acının tek kanıtı olabiliyor. Bedenin bir dili var ve bazen zihnin bütün kelimelerinden daha gürültülü konuşuyor.
Kendi bedenimi dinliyorum. Kalbim atıyor, damarlarımda kan dolaşıyor. Biyolojik olarak yaşıyorum. Ama ruhsal olarak? Belki de çoktan ölmüşüm. Belki de sadece bedenim, içindeki boş kabı taşımaya devam ediyor.
Sonra şu cümle zihnimde çakıyor, yıldırım gibi:
"Ben başkalarının hayatlarını kurtarırken, kendi hayatımı gömdüm."
Ve o anda, odanın karanlığında nefesim kesilir gibi oluyor.
Yatağımın içinde dönüp duruyorum. Gecenin karanlığı bir örtü gibi değil, daha çok sıkışmış bir boşluk gibi üzerime çöküyor. İnsan gözlerini kapattığında, aslında hiçbir zaman gerçek karanlığı görmez. Hep bir ışık sızıntısı vardır içeride; beynin kendi yarattığı küçük kıvılcımlar. Fotopsi denir buna. Retinanın ışığa ihtiyaç duymadan ateşlemesi. Yani karanlığın bile kendi yanılsaması var.
Benim karanlığım da öyle. Saf, mutlak değil. İçinde sürekli konuşan, kıvılcım gibi yanıp sönen düşünceler var. Bazen öylesine hızlı çakıyorlar ki, hangisinin bana ait olduğunu ayırt edemiyorum.
Hastalarıma hep, "düşüncelerinizi gözlemleyin, ama onlarla özdeşleşmeyin" derim. Ama bu tavsiyeyi kendi zihnime yönelttiğimde her şey tersine dönüyor. Sanki düşünceler beni izliyor; ben onların ürünüymüşüm gibi.
Bir nörobilim kitabında okumuştum: Beyin, bir hikâye üretme makinesidir. Sürekli anlam kurar, sürekli bir bütünlük yaratmaya çalışır. Çünkü gerçek çok parçalı, çok dağınıktır; o yüzden hikâyeye ihtiyaç duyarız. Belki de ben de kendime her gece aynı hikâyeyi anlatıyorum: Yorgun, tükenmiş, yalnız bir kadın...
Ama başka bir ihtimal daha var: Ya bu hikâyeyi ben değil, zihnimdeki görünmez bir "seyirci" yazıyorsa?
Gözlerim tavana sabitlenmiş. Tavan, beyaz olmasına rağmen gri görünüyor karanlıkta. Düşünüyorum: Beyaz aslında tüm renklerin toplamı. Ama gecede, eksik ışık yüzünden siyaha yaklaşan bir griye dönüşüyor. Demek ki gördüğüm şey, gerçekte hiçbir zaman mutlak değil. Beyinle ışık arasındaki pazarlık sadece.
Öyleyse ben de gerçek değilim belki. Yalnızca kendi beynimin bana sunduğu bir görüntü.
Derin nefes alıyorum. Nefes almak—bu basit refleks bile felsefi bir anlam taşıyor aslında. Havanın molekülleri ciğerlerime doluyor, kana karışıyor, oradan milyarlarca hücreye gidiyor. Yani dışarısı ile içerisi arasında katı bir sınır yok. Ben, her an dışarıyla yer değiştiriyorum. O zaman "ben" dediğim şey nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Belki de bu yüzden geceleri kendimi yatağa sığdıramıyorum. Çünkü ben yalnızca bedenim değilim. Zihnim sürekli taşarak odanın duvarlarına çarpıyor, pencereden dışarı süzülüyor, uzaklarda bir yerlere dağılıyor.
Bedenim ise sabit. Tıpkı zincirlenmiş bir hayvan gibi.
Çocukluğum geliyor aklıma. Sekiz yaşındaydım. Annem uyumadan önce bana masallar okurdu. Ben gözlerimi kapatır, kelimelerin içinden yeni dünyalar çizerdim. Bir keresinde, masalı dinlerken sormuştum:
"Anne, ben uyuduğumda nereye gidiyorum?"
Annem gülümsemiş, saçlarımı okşamıştı. "Rüyalara gidiyorsun. Rüyalar, ruhunun oyun bahçesidir."
O günden beri rüyaları hep bir geçiş kapısı gibi düşündüm. Ama bugün, bir yetişkin olarak, nörobilim bana farklı bir şey söylüyor: Rüyalar beynin kendi iç konuşmasıdır. Hafızanın, duyguların, öğrenmenin harmanlandığı bir sahnedir.
Ama ben yine de annemin cevabına inanmak istiyorum. Çünkü bilim her şeyi açıklıyor, evet, ama her açıklama ruhu biraz daha fakirleştiriyor.
Yatağımda dönerken kendime soruyorum: Ben ruhuma ne kadar alan bırakıyorum? Yoksa onu boğuyor muyum?
Gözlerimi kapatıyorum. Hastalarımın yüzleri teker teker zihnime geliyor. O titreyen eller, ağlayan gözler, kısık sesle "yardım edin" diyen dudaklar. Onlara güçlü görünmek zorundayım. Ama kendi içimde güç diye bir şey kalmadığını hissediyorum.
Bir an düşünüyorum: Belki de bu yüzden onları bu kadar iyi anlayabiliyorum. Çünkü ben de aynı uçurumun kenarındayım. Onlar bana zincirlerini gösteriyor, ben ise kendi zincirlerimi saklıyorum.
İçimde garip bir yankı dolaşıyor: Eğer kendi zincirlerimi çözemezsem, başkalarınınkine nasıl dokunabilirim?
Kendi kendime kızıyorum. "Yine aynı düşünceler, yine aynı kısır döngü..." Ama döngü dediğimiz şey, aslında doğanın kendisi değil mi? Gezegenler, mevsimler, kalp atışları... Her şey bir döngü. Belki de çıkış yolu bulmak yerine döngünün ritmine kulak vermek gerek.
Ama o zaman şu soru doğuyor: Döngünün ritmi mi bana hükmediyor, yoksa ben mi onun farkına varıp özgürleşiyorum?
Yatağımın içinde dönüyorum. Perdelerin arasından ince bir ışık sızıyor. Gece yarısı sokak lambasının sarı parıltısı. O ışık çizgisi, odamın duvarında yavaşça kayıyor. O an fark ediyorum: Zaman bile ışığın hareketinden başka bir şey değil aslında. Dünyanın dönüşüyle kayıyor her şey. Yani zaman, dışarıda bir hareket. Benim içimdeki his değil.
Peki, neden bazı geceler zaman hiç geçmiyor gibi?
Çünkü beyin, zamanın akışını duygulara göre ölçüyor. Sıkıldığımızda saniyeler saat oluyor; mutlu olduğumuzda saatler saniyeye dönüşüyor. Demek ki zaman da öznel. Yani bu gece, benim için sonsuz bir boşluk gibi uzayabilir.
Birden göğsümde sıkışma hissediyorum. Sanki görünmez bir el kalbime bastırıyor. Belki de panik atak belirtileri bunlar. Ama garip bir şekilde korkmuyorum. Daha çok merak ediyorum: Bu his, kalbin elektriksel sinyallerinden ibaret mi, yoksa ruhun ağırlığının bedene yansıması mı?
Bilim bana "sinyaller" der. Ama içimdeki bir ses "ağırlık" diyor. İkisi de aynı anda doğru olabilir mi?
Yastığa başımı bastırıyorum. İçimdeki sesler çoğalıyor. Kimi çok eski, çocukluk anılarımdan kalma; kimi bugünün sorumlulukları. Ama hepsi bir koroya dönüşüyor. Beni bir yerlere çağırıyor gibiler.
O an kendime çok tuhaf bir soru soruyorum: "Acaba düşüncelerim bana mı ait, yoksa ben onlara mı aitim?"
Cevabı yok. Ama o soruyu sormak bile içimde bir kıvılcım yakıyor.