Sabahları uyanmakla uyanmamak arasında bir çizgi vardır. Çoğu insan yatağından doğrulup perdelerini açtığında yeni bir günün başladığına inanır. Ben ise her sabah aynı loşluğun içine uyanıyorum.
Alarm çaldığında elim kendiliğinden susturuyor. Yastığa gömülü yüzüm bir süre daha uykunun karanlığını özlüyor. Ama en sonunda, refleksle, gözlerimi açıyorum. Odanın içinde gezinen ışık, perdelerin arasından süzülen o ince çizgi... Bir başkasına umut verici görünebilir. Bana göre, sadece sıradanlığın işareti.
Kalkıyorum. Parkenin soğukluğu ayağıma değdiğinde ürperiyorum. Banyoya gidiyorum, aynaya bakıyorum. Karşımdaki kadın ben miyim?
Gözlerimin altındaki morluklara biraz fondöten sürsem, saçlarımı toparlasam, beyaz gömleğimi giysem... işte, birkaç dakika içinde "Psikiyatrist Derin Aksu" olacağım. Güler yüzlü, sakin sesli, çözüm üreten. Oysa aynadaki kadın uykusuz, yorgun ve içten içe paramparça. Musluğu açıyorum. Ellerimi soğuk suyla yıkarken bir an durup suyun yüzeyine bakıyorum. Elimi kaldırınca damlalar serbest düşüyor. Sanki hepsi benim halim gibi: düştükçe parçalanıyorlar, kayboluyorlar.
Mutfakta kahvemi hazırlıyorum. Kahvenin kokusu her zaman aynı: yoğun, keskin. Ama beni hiç uyandırmıyor artık. Fincanın kenarında dudağımın izi kalıyor. O izi peçeteyle siliyorum. Sanki hayatımı da böyle yaşıyorum: önce iz bırakıyor, sonra aceleyle siliyorum. Hiçbir şey kalmasın diye.
Bir köşede, susuzluktan yaprakları sararmış bir orkide var. Hastalarıma hep "kendinizi ihmal etmeyin" derim, ama kendi çiçeğime bile su verememişim. Yalnızlığın en net göstergesi bazen bir saksının dibinde biriken kuru topraktır.
Saat dokuzu geçiyor. Çantamı alıyorum. Evden çıkarken kapıyı kilitliyorum. Kilidin dönme sesi bana her sabah aynı şeyi düşündürüyor: "Kendimi de böyle kilitleyip çıkıyorum dışarıya. "Kliniğe vardığımda koridor sessiz. Asistanım Elif gülümseyerek karşılıyor. "Günaydın hocam. "Ben de aynı tebessümü yapıştırıyorum yüzüme. "Günaydın. "Her şey olması gerektiği gibi. Sanki hayat, hiç aksamayan bir tiyatro sahnesi. Odaya geçiyorum. Masamda yığılmış dosyalar. İlk hastam birazdan gelecek. Sandalyeye oturup notları gözden geçiriyorum. Kağıtlardaki cümleler birbirine benziyor: 'Kaygı artışı... uykusuzluk... içsel huzursuzluk...'Kapı çalınıyor. İçeriye kırklı yaşlarda bir adam giriyor. Elinde tespih, titreyerek sandalyeye oturuyor. "Hocam, yine gece boyunca saydım... yüz defa, bin defa... ama yetmedi. "Ben başımı sallayıp dikkatle dinliyorum. Sorular soruyorum. Sanki çok şey söylemişim gibi görünüyor ama içimden tek düşündüğüm: 'Kendi zincirlerimi kim sayıyor acaba? Benim tekrarlarımı kim fark ediyor? Ardından başka bir hasta geliyor. Bu kez genç bir kadın, gözleri kırmızı. "İçimde bağıran bir ses var, ama çıkaramıyorum hocam. Konuşamıyorum sanki. "O an irkiliyorum. Bu sözler göğsümde bir boşluğa çarpıyor. Benim yıllardır söylemediğim şey bu değil mi zaten? Konuşan herkese yol gösteriyorum, ama kendi içimdeki suskunluğun sesini duymuyorum. Öğle arası odama kapanıyorum. Kahvem yine soğumuş.
Çalışma masamda biriktirdiğim defterleri karıştırıyorum ama gözüm pencerede takılı kalıyor. Ağaçlar var dışarıda. Dalların arasında gölgeler hareket ediyor gibi. Sanki biri bana bakıyor. Birkaç saniye bakakalıyorum. Sonra gözlerimi kapatıp açıyorum: hiçbir şey yok. "Uykusuzluktan halüsinasyon görmeye başladım." diye fısıldıyorum kendi kendime. Ama içimde başka bir ses daha var: "Hayır Derin, gördüğün bir hayaldi. Belki de seni çağırıyor. "Akşam eve döndüğümde yorgunluğun ağırlığı sırtıma yapışıyor. Kapıyı açıp içeri giriyorum. Sessizlik. Tek başına bir tabak makarna. Televizyon açık ama sesi kapalı, ekranda anlamsız yüzler. Bir kitap açıyorum ama bir sayfa bile okuyamıyorum. Gece olduğunda yatağa giriyorum. Tavanı izliyorum. Düşünceler akıp gidiyor: yüzler, sesler, hastaların cümleleri. Ve içimde yankılanan tek cümle kalıyor: "Ben başkalarının sesi oldum... ama kendi sesime sağır kaldım.
Gece ilerliyor. Perdelerin arasından süzülen ışık çoktan kaybolmuş, yerini ağır bir karanlığa bırakmış. Odayı yalnızca sokak lambasının turuncu yansıması aydınlatıyor. Yatağımın içinde dönüp duruyorum, ama uyku benden kaçıyor. Sanki zihnim, gün boyunca bastırdığım her şeyi gece ortaya çıkarmak için sabırsızlanıyor.
Bir hastamın gözyaşlarını, diğerinin titreyen parmaklarını, bir başkasının suskunluğunu tekrar tekrar görüyorum. Hepsi zihnimin içinde aynı salona toplanmış gibi. Ben ise ortalarında, kımıldamadan duruyorum. Hepsi bana bakıyor. Ama kimse bana bir şey söylemiyor.
Derinlerde bir yerde, hiç kimseye söyleyemediğim bir korku var: Ben de onların hastasıyım aslında. Fark sadece şu: Benim tedavi edecek biri yok. Kendime reçete yazamıyorum.
Tavana bakarken aniden içimde bir ürperti beliriyor. Pencerenin dışından garip bir ses geliyor. Önce rüzgâr sanıyorum, ama dikkat kesilince bunun rüzgârdan farklı bir uğultu olduğunu fark ediyorum. Bir fısıltı gibi. Birkaç saniyeliğine kalbim hızla çarpıyor. Kendimi toparlamak için derin nefes alıyorum:
"Hayır Derin, bu sadece zihninin oyunu."
Ama o uğultu, sanki adımı fısıldıyor: Derin...
Yataktan kalkıp pencereye gidiyorum. Camın arkasında ağaçların gövdeleri ay ışığında siluet gibi uzanıyor. Gözlerimi kısmamla gövdelerden birinde karaltı hareket ediyor. Çırpınır gibi. Hemen ışığı açıyorum, perdeyi aralıyorum. Fakat hiçbir şey yok. Sadece karanlık. Sadece rüzgâr.
Kendi kendime gülüyorum. "Hastalarımla o kadar empati kuruyorum ki, sonunda onların halüsinasyonlarını yaşamaya başladım." Ama bu gülüş, içimdeki ürpertiyi dağıtmıyor.
Tekrar yatağa dönüyorum. Battaniyeyi üzerime çekip gözlerimi kapatıyorum. O an, beynimde bir görüntü beliriyor. Rüya mı, yoksa uyanıkken gördüğüm bir hayal mi ayırt edemiyorum. Görüntü çok net: Koyu yeşil bir ormanın içindeyim. Ağaçlar devasa, gövdeleri birbirine sarılmış gibi. Bir sis her yeri kaplamış.
Ormanın kalbinde, zincirlere vurulmuş bir adam görüyorum. Başını kaldırmıyor, ama varlığı ağır bir şekilde hissediliyor. Sanki nefes alışları toprağın altında yankılanıyor.
Bir adım atmak istiyorum, ama ayaklarım yere çivilenmiş gibi hareket etmiyor. Kalbim deli gibi çarpıyor. O an, zincirlerin sürtünme sesi duyuluyor. Adam başını kaldırıyor. Göz göze geliyoruz. Ama gözleri siyah bir boşluk. Yine de, bakışları içimi delip geçiyor.
Ve ben, o bakışta tanıdık bir şey hissediyorum. Çok eski bir yalnızlık. Çok derin bir suskunluk. Aynı benim gibi.
Aniden gözlerim açılıyor. Odamdayım. Ter içinde kalmışım, nefesim düzensiz. Elimi kalbime koyup sakinleşmeye çalışıyorum. Ama aklımda tek şey yankılanıyor: O gözleri daha önce gördüm. Aynı benim gözlerim gibi.
Günler birbirine ekleniyor. Her sabah aynı kahve, aynı fondötenle gizlenen yorgunluk, aynı yüzler... Ama geceleri, işte geceleri, odamdaki sessizlik bana kendimi daha da ağırlaştırıyor.
Uykusuzluk, insanın beynini kendi kuyusuna düşürürmüş. Bunu defalarca hastalarıma anlattım. Ama kendim için hiçbir şey yapmadım.
Yatağa girdiğimde gözlerimi kapatıyorum. Önce günün sesleri kulağımda çınlıyor: bir hastanın titreyen sesi, bir başkasının kısık kahkahası... Sonra yavaş yavaş bütün sesler sönüyor. Geriye yalnızca boşluk kalıyor. O boşluğun içinde bir karanlık büyüyor.
Bazen kendi kendime konuştuğumu fark ediyorum. "Derin, sustur artık zihnini," diyorum. Sonra cevap bekler gibi susuyorum. Bir ses gelse rahatlayacağım. Ama gelmiyor.
Kendi iç sesim bile bana küsmüş gibi.
Ertesi gün kliniğe vardığımda pencereden içeriye giren ışık loş bir çizgi hâlinde masama düşüyor. O çizgiye bakarken çocukluğum geliyor aklıma. Yedi yaşındayım, odamın perdesinden sızan aynı ışıkla uyanıyorum. Annem odama giriyor, saçlarımı okşuyor:
"Derin, gözlerin çok yorgun bakıyor yine. Gece rüya mı gördün?"
Cevap vermiyorum. Çünkü hatırlamıyorum. Ama içimde hep bir rüya yarasıyla dolaştığımı biliyorum. Annemin sesi hâlâ kulaklarımda, o şefkatli ama yorgun tonuyla. O zaman bile gözlerimin yorgun olduğunu fark etmişti.
Bir öğleden sonra genç bir erkek hasta geliyor. On dokuz yaşında. Üniversiteyi bırakmış. Gözleri dolu dolu bana bakıyor:
"Hocam, sanki bir duvarın arkasındayım. Herkesin sesi geliyor ama kimse beni duymuyor."
Kalemim elimde donup kalıyor. O cümle göğsümde yankılanıyor. Tam da benim yıllardır düşündüğüm şey. Not alıyormuş gibi yapıyorum ama kendi kalbime not düşüyorum aslında: Ben de aynı duvarın arkasındayım.
Hastayı uğurladıktan sonra defterime kocaman harflerle şunu yazıyorum:
DUVAR.
Sonra altına küçük bir not: Belki duvar aslında kendimim.
Akşam eve döndüğümde yemeği hazırlamaya üşeniyorum. Dolabı açıp rastgele bir yoğurt alıyorum. Masaya oturuyorum. Masanın diğer tarafı boş. Orada bir sandalye var ama yıllardır kimse oturmadı.
Birden aklıma babam geliyor. Çocukken yemek masasında hep sessizlik olurdu. Annem tabakları dizer, babam çatalını tıkırdatırdı. O kadar. Çocuk halim, bir kez olsun yüksek sesle "Bugün ne oldu biliyor musunuz?" diye anlatmak istemişti. Ama kimse sormadı.
Bazen suskunluğun bir aile yadigârı olduğunu düşünüyorum.
O gece uykum yine kaçıyor. Yatağımda dönüp duruyorum. Perdeler kapalı ama sanki arkasında gölgeler var. İçimde bir huzursuzluk... Birden telefonum çalıyor. Numara gizli. Tereddütle açıyorum. Sessizlik. Yalnızca nefes sesi geliyor.
"Kim var orada?" diyorum.
Cevap yok. Ama nefes devam ediyor.
Bir an, kendi nefesimle karışıyor gibi. Sanki karşımdaki kişi benim yansımmış gibi.
Sonra telefon kapanıyor.
Yatağımdan doğrulup aynaya gidiyorum. Uzun uzun yüzüme bakıyorum. Gözlerimden kaçamıyorum. Sanki aynadaki kadın bana şunu söylüyor:
"Yalnız değilsin. Ama kimse de yanında değil."
Ertesi sabah kliniğe gidiyorum. Asistanım Elif, masama yeni dosyalar bırakıyor. Ama ben dosyaların arasında kaybolmak yerine pencereden dışarıya bakıyorum.
Bahçedeki ağaçların dalları hareket ediyor. Çok hafif bir esinti var. Ama bana öyle geliyor ki, dalların arasında biri bana bakıyor. Bunu daha önce de hissetmiştim.
Bir an gözlerim doluyor. İçimden, sebepsizce, şu cümle geçiyor:
"Beni çağırıyor."
Kim çağırıyor? Neden?
Kendi zihnimin oyunları mı bunlar? Yoksa yıllardır duymazdan geldiğim bir ses mi?
Kalemimi elime alıp defterime yazıyorum:
"Ben başkalarının sesi oldum da kendi sesime sağır kaldım."
Bu cümleye bakarken boğazım düğümleniyor. Sanki bir şey içimden çıkmak istiyor ama çıkamıyor.
Gece...
Saatin tıkırtısı bile yok odada. Sadece kalbimin atışını duyuyorum. Yorganın içinde dönüp duruyorum. Uyumak istemiyorum çünkü uykuda göreceklerimden korkuyorum. Ama uyanık kalmak da dayanılmaz.
Bir ara gözlerim kapanıyor. Bedenim ağırlaşıyor. Ve o anda bir ses duyuyorum. Çok ince, çok uzak bir fısıltı. Nereden geldiğini anlayamıyorum.
"Derin..."
Birden gözlerim açılıyor. Odamda kimse yok.
Ama sesin yankısı hâlâ kulaklarımda.
Telefonu elime alıyorum. Birilerine yazmak, bir ses duymak istiyorum. Ama kime? Listemde onlarca isim var: meslektaşlar, hastalar, eski arkadaşlar. Ama hiçbiri "gerçekten arayabileceğim" isimler değil. Telefonu kapatıp masaya bırakıyorum.
Karanlıkta kendi nefesimi dinliyorum. Sanki göğsümde biri yaşıyor.
Sabah kalktığımda gözlerim kan çanağı gibi. Aynaya bakarken kendime soruyorum:
"Kaç gece daha böyle dayanabilirsin?"
Ama hemen yüzüme o tanıdık maskeyi takıyorum. Fondöten, saç, beyaz gömlek. İşte yine "Dr. Derin Aksoy". İçim paramparça ama dışarıda hiç kimse anlamıyor.
Kliniğe vardığımda Elif bana birkaç dosya uzatıyor. "Hocam, acil görüşmek isteyen yeni bir danışan var."
Başımı sallıyorum. Kağıtlara göz gezdirirken satırlar bulanıklaşıyor.
Uykusuzluk beynimi kemiriyor. Ama daha kötüsü, artık hayal ile gerçeğin arasındaki çizgi incelmeye başladı.
Bir danışanım odadan çıkarken defterime gizlice şunu yazıyorum:
"Benimle kim konuşuyor?"
Öğle arası odama kapanıyorum. Kahvem önümde duruyor, ama içmiyorum. Pencerenin önünde oturuyorum. Dışarıdaki ağaçların gölgeleri dalgalanıyor.
Birden gözümün ucunda bir hareket hissediyorum. Sanki pencerenin hemen ardında biri var. Başımı çevirdiğimde kimseyi göremiyorum.
Ama kalbim deli gibi atıyor.
Çalışma defterimi açıp yazıyorum:
"Biri beni izliyor. Ama kimse yok."
Sonra uzun bir çizgi çekiyorum. Sanki o çizgi, gerçek ile hayali ayıracakmış gibi.
Akşam eve döndüğümde kapıyı açarken bir an duruyorum. İçeriden bir ses gelir mi diye bekliyorum. Sessizlik. Yalnızca kendi nefesim.
Ayakkabılarımı çıkarıp salona geçiyorum. Televizyon yine açık. Ama ben açmadım ki.
Bir an beynimden buz gibi bir şey akıyor. Kumandayı arıyorum, kapatıyorum. Kendime "Yanlış hatırlıyorsun, Derin," diyorum.
Ama biliyorum: ben açmadım.
Mutfağa gidiyorum. Bardak alırken elim titriyor, bardak yere düşüyor, parçalanıyor. Cam kırıklarına bakıyorum. Her biri küçük bir ayna gibi. İçlerinde yüzüm çoğalıyor. Kırık kırık, paramparça.
Dizlerimin üzerine çöküp fısıldıyorum:
"Ben de böyleyim. Paramparça."
Gece tekrar yatağa girdiğimde gözlerim kapanıyor.
Bu kez bir rüya değil, daha çok bir görüntü beliriyor zihnimde. Karanlık bir koridor. Ucu görünmeyen, dar, uzun bir koridor. Duvarlarına dokunuyorum, soğuk taş.
Koridorun sonunda bir kapı var. Ama kapının kolunu çevirmeye çalıştığımda elimden kayıyor. Ne kadar denesem açamıyorum.
Bir ses duyuyorum:
"Derin, açmaya cesaret et."
Uyandığımda ter içindeyim. Kalbim sanki kaburgamı kırıp dışarı çıkacak. O an şunu fark ediyorum:
Kendi zihnim bana kapalı odalar gösteriyor. Ve ben o kapıyı açamıyorum.
Ertesi gün kliniğe vardığımda ellerim titriyor. Hastalarımın gözlerinin içine bakamıyorum. Onların sözleri içimde yankılanıyor ama ben kendi zihnimin uğultusunu bastıramıyorum.
Bir danışanım seans ortasında bana bakıp soruyor:
"Hocam, siz hiç yalnız kaldığınızda kendi sesinizi duymaktan korkar mısınız?"
Donup kalıyorum.
Sanki o soru benim için hazırlanmış gibi. Dudaklarım kuruyor. Ama yüzümde gülümseme takılı kalıyor:
"Herkes zaman zaman böyle hissedebilir" diyorum.
Ama içimdeki ses haykırıyor:
Ben her zaman böyle hissediyorum.
O gece defterime şu satırları yazıyorum:
"Gözlerim açıkken de rüya görüyorum.
Biri beni izliyor ama kimse yok.
Kapının ardında ne var bilmiyorum.
Ben konuşmadıkça içimdeki ses büyüyor."
Sonra defteri kapatıyorum. Ama yazdığım cümleler odanın içinde kalıyor sanki. Hava ağırlaşıyor.
Perdeleri kapatıp ışığı söndürüyorum. Yatağa uzanıyorum.
Karanlıkta, birden fısıltı geliyor. Çok net, çok yakın:
"Derin..."
Nefesim kesiliyor. Battaniyeyi yüzüme çekiyorum. Ama ses gitmiyor.
İçimden yalnızca tek bir şey geçiyor:
Artık yalnız değilim. Ama bu iyi mi kötü mü, bilmiyorum.