Bölüm 8 — Çekim
“Bazı insanlar seni açıkça çağırmaz; ama sessizlikleri öyle derin bir davettir ki, kendini adımlarını onlara doğru atarken bulursun.”
Seowon Üniversitesi kampüsü o sabah, adeta tüm griliğine meydan okurcasına altın sarısı bir ışıkla aydınlanıyordu. Sonbahar güneşi, sararmış yaprakların arasından süzülerek taş yolları yumuşak ve ılık bir sıcaklığa boyuyordu.
Harin kampüs yolunda yürürken bu kez adımlarını farkında olmadan hızlandırmıştı. Nereye gittiğini çok iyi biliyordu: Kütüphane. Ama oraya neden bu kadar büyük bir aceleyle koştuğunu kendine bile itiraf edemiyordu.
Ağır ahşap kapıdan içeri süzüldüğünde, Ruan’ın çoktan her zamanki masalarında yerini aldığını gördü. Bu kez önündeki kitaplara ya da ders notlarına bakmıyordu; bakışları doğrudan kütüphanenin giriş kapısına kilitlenmişti.
Onu bekliyordu.
Harin bunu fark ettiği an adımları kendiliğinden duraksadı. Göğüs kafesinin tam ortasında tarif edilemez bir sıkışma hissetti. "Beni bekliyor..." Bu düşünce bile başlı başına tehlikeli bir uçurumun kenarında yürümek gibiydi.
Ruan yerinden kalkmadı, sadece o koyu kahverengi gözleriyle onun gelişini izledi. "Geç kaldın," dedi, sesinde suçlayıcı olmayan bir tınıyla.
Harin üzerindeki şaşkınlığı atarak hafifçe nefes verdi. "Sadece beş dakika."
"Yine de geç."
Ruan’ın sesinde eski o keskin soğukluktan eser yoktu. Sadece bu ufacık ton değişimi bile Harin’in içindeki taşları yerinden oynatmaya yetmişti.
Sessizce masaya yerleşip çalışmaya başladılar. Ancak bu kez aralarındaki o görünmez çekim alanı tamamen yön değiştirmişti. Ruan fiziksel olarak çok daha yakındı; sandalyesini biraz daha öne, Harin’in alanına doğru çekmişti. Sayfaları neredeyse omuz omuza denecek bir yakınlıkla birlikte çeviriyor, kalemleri aynı not defterinin üzerinde geziniyordu. Tenlerinin birbirine her teğet geçişi kasıtlı bir dokunuş gibi hissettirmese de, kesinlikle bir tesadüf de değildi.
Harin bir noktada şunu fark etti: Ruan artık sadece fiziksel olarak yanında durmuyordu, ruhu da onun ritmine ayak uydurmaya başlamıştı.
"Bu formülün analiz kısmını yanlış yazmışsın," dedi Ruan, elindeki kalemi Harin’e doğru uzatırken. Parmak uçları genç kızın tenine dokundu ama bu kez elini hemen geri çekmedi.
Harin aldığı nefesi ciğerlerinde hapsetti. "Sen... çok yakındasın."
Ruan cevap vermedi. Sadece baktı; gözlerindeki o katı zırh ilk kez tamamen erimiş gibiydi. Sesi pürüzsüz ve alışılmadık bir yumuşaklıkla döküldü dudaklarından: "Rahatsız mı oldun?"
Harin durdu. Ne "hayır" diyebildi ne de "evet". Çünkü hissettiği şey kesinlikle rahatsızlık değildi; aksine, uzun zamandır aradığı o sığınağa nihayet ulaşmış gibiydi. "Hayır..." diyebildi en sonunda. Ama kendi sesi bile kulaklarına yabancı bir fısıltı gibi ulaştı.
Ruan başını hafifçe eğdi, bakışlarını kızın dudaklarından gözlerine kaydırdı. "Güzel."
O tek kelime, ikisi arasında yepyeni bir sayfanın ilk satırı gibi havada asılı kaldı.
Öğleden sonra kampüs bahçesine çıktıklarında sonbahar rüzgârı teni üşütecek kadar sert esmeye başlamıştı. Harin gayriihtiyari ürpererek ince montunun yakalarını birbirine yaklaştırdı.
Ruan bu hareketi saniyesinde fark etti. Tek bir kelime bile etmeden üzerindeki kalın, siyah montu çıkardı ve Harin’e doğru uzattı. "Al, giy."
Harin şaşkınlıkla geri adım attı. "Gerek yok, o kadar soğuk değil."
Ruan gözlerini hafifçe kısarak doğrudan gözlerinin içine baktı. "İtiraz etme, al."
Bu kez sesinde tartışmaya kapalı, korumacı bir ton vardı. Harin daha fazla üstelemedi ve montu omuzlarına geçirdi. Üzerine tam oturan o kalın kumaştan, Ruan’ın tenine ait o odunsu, taze koku hafifçe burnuna çalındı. Bu tanıdık koku, Harin’in içindeki tüm o karmaşayı garip bir şekilde dindirip onu sakinleştirdi.
Yürümeye başladılar. Aralarında artık o aşılmaz mesafeler yoktu; sadece dökülen yaprakların çıtırtısına eşlik eden pürüzsüz bir adım uyumu vardı.
Bir süre sonra sessizliği bozan Harin oldu: "Sen eskiden böyle değildin Ruan. Çok başkaydın."
Ruan adımlarını bozmadan yola bakmaya devam etti. "Sende de çok şey değişti Harin."
Harin duraksayarak sordu: "Bende mi? Ne değişti ki?"
Ruan başını hafifçe ona doğru çevirdi, dudaklarında belli belirsiz bir kıvrılma belirdi. "Bana artık çok daha farklı bakıyorsun."
Harin’in yanaklarına hafif bir pembelik yayıldı. "Bu... doğru değil." Ama sesindeki o kararsızlık gerçeği çoktan ele vermişti.
Ruan aniden durdu ve tamamen Harin’e döndü. Aralarındaki mesafeyi eriterek fısıldadı: "Doğru. Çünkü artık ben de sana bakmaya başladım."
Kampüsün o kalabalık uğultusu bir anda tamamen kesildi. Bu cümle, sıradan bir itirafın çok ötesindeydi; bir gerçeğin en çıplak haliyle masaya yatırılmasıydı. Ve işin en tehlikeli yanı, ikisinin de bu gerçeğe karşı savunmasız oluşuydu.
Harin yutkundu, göğsü aldığı hızlı nefeslerle inip kalkıyordu. "Ne demek istiyorsun?"
Ruan bir adım daha yaklaştı, aralarındaki son boşluğu da yok etti. "İnan bana, ben de bilmiyorum."
Ruan’ın bu çaresiz dürüstlüğü, her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyordu.
Aynı dakikalarda, kampüsün çıkış kapısının hemen önünde park halindeki arabasında oturan Seyou, gözlerini dikmiş dışarıyı izliyordu. Ruan’ı bulmak için oradaydı. Ancak arabanın camından dışarı baktığında gördüğü manzara, içindeki tüm öfkeyi harlamaya yetti.
Ruan ve o kız... Harin.
Ruan’ın kendi montunu kızın omuzlarına bıraktığını, ona nasıl dikkatle ve korumacı bir tavırla yaklaştığını saniye saniye izledi. Seyou’nun mavi gözleri adeta nefretle koyulaştı, direksiyonu sıkan parmak boğumları bembeyaz kesildi.
"Demek buradasınız..." diye tısladı kendi kendine. "Demek oyunun kurallarını tamamen değiştirdiniz."
Ruan ya da Harin, arkalarından yükselen bu karanlık dalgayı henüz hissetmemişti. Ama fırtınanın kapılarını çalması an meselesiydi.
Gece olduğunda Harin, odasının sessizliğinde yatağının kenarına oturmuştu. Üzerindeki o siyah, kalın montu hâlâ çıkarmamıştı. Ruan’ın kokusuna sarınmış bir şekilde öylece duruyor, zihnindeki sorularla savaşıyordu: "Ben neden tüm bu tehlikeye rağmen onu istiyorum?"
Aynı saatlerde Ruan da kendi odasında, masasının üzerinde duran telefona bakıyordu. Seyou’dan gelen tam 27 yeni mesaj ekranı kaplamıştı. Hiçbirini açmadı, doğrudan telefonu ters çevirip ekranı karanlığa gömdü. Kafasını arkaya yaslayıp gözlerini kapattığında aklında sadece tek bir soru vardı:
"Ben neden tüm geçmişimi yakmak pahasına onu bırakmak istemiyorum?"
Ve o gece, iki farklı odada, iki farklı insan ilk kez aynı kaçınılmaz gerçeği hissetti. Artık ortada bir kaçış yoktu; sadece birbirine doğru çekilen iki ruhun amansız savaşı başlıyordu.