# Sessizce Solmak
## Bölüm 7 — İnce Çizgi
“Bazen birine yaklaşmak, aslında kendinden uzaklaşmaktır. Çünkü adımların ona doğru sıklaştıkça, kendi sınırlarını nerede bıraktığını unutursun.”
Seowon Üniversitesi kampüsü o sabah alışılmadık derecede sakindi. Gökyüzü kurşuni bir griye bürünmüştü ama havada ne bir rüzgâr ne de tek bir yağmur damlası vardı; sanki doğa da kampüsteki o tekinsiz sessizliğe ayak uyduruyordu.
Harin, kütüphaneye doğru yürürken göğsünün tam ortasındaki o tarif edilemez huzursuzluğu bir türlü bastıramıyordu. Son günlerde etrafındaki her şey tepetaklak olmuştu. Ruan artık ondan köşe bucak kaçmıyordu. Ama bundan çok daha kafa karıştırıcı ve garip olan bir şey vardı: Ruan, her geçen gün ona biraz daha yaklaşıyordu.
Büyük, ağır kütüphane kapısından içeri adımını attığında Harin, Ruan’ın çoktan her zamanki masalarında oturduğunu gördü. Bu kez dersin başlamasına daha çok varken gelmiş, orada öylece oturup Harin’i beklemişti. Sadece bu düşünce bile Harin’in kalbinin tekleyip hızlanmasına yetti.
"Erken gelmişsin," dedi Harin, çantasını yavaşça sandalyenin arkasına asarken.
Ruan başını belgelerden kaldırdı. "Sen de," diye mırıldandı.
Kısa ama bu kez o kadar da yabancı olmayan bir sessizlik çöktü aralarına. Bu sessizlik eski, buz gibi günlerin soğukluğunu taşımıyordu artık; daha çok söylenmemiş sözlerin sıcaklığıyla demleniyordu.
Çalışmaya başladılar. Projenin ana hatlarından bahsettiler, kaynakları tarayıp defterlerine notlar aldılar. Sayfalar birbirini kovaladı ama Harin’in dikkati darmadağındı. Çünkü Ruan’ın arada bir, fark ettirmemeye çalışarak ona baktığını hissedebiliyordu. Uzun ve rahatsız edici bakışlar değildi bunlar; sanki Harin’in orada, tam karşısında durduğundan emin olmak ister gibi anlık ve korumacı yoklamalardı.
Bir ara Harin’in elindeki kalem masadan kayıp yere düştü. Eğilip kalemi almak istediği sırada Ruan da aynı refleksle aşağı uzandı. Masanın altındaki o dar alanda başları birbirine çok yaklaştı. Saçları birbirine değecek kadar yakınlaştıklarında, nefesleri tek bir solukta birbirine karıştı.
Harin olduğu yerde adeta donakaldı. Ruan ise geri çekilmek yerine, koyu kahverengi gözlerini Harin’in gözlerine dikti. İlk kez bakışlarında duvarlar yoktu; sadece çözülmesi imkansız bir karmaşa ve derin bir tereddüt vardı.
"Sen..." diye fısıldadı Harin, ne diyeceğini bilemeyerek. Kelimeler boğazında düğümlenmişti.
Ruan hemen araya girerek, "Çok dikkatsizsin," dedi. Sesi her zamanki gibi mesafeli tınlasa da, gözlerindeki o yumuşak sarsıntı bu sertliği tamamen yalanlıyordu.
O an Harin çok önemli bir şeyi fark etti. Ruan artık mesafeli değildi belki ama sergilediği bu yakınlık da tamamen doğal değildi. Sanki zoraki bir kabullenişin ya da saklamaya çalıştığı büyük bir korkunun maskesiydi.
Öğleye doğru kütüphaneden çıkıp kampüs yolunda yürümeye başladılar. Ruan aniden adımlarını yavaşlatıp konuştu:
"Yarın kütüphaneye geç kalma."
Harin şaşkınlıkla ona döndü. "Ne?"
"Yarın diyorum, yine aynı saatte kütüphanede ol."
Bu bir rica kadar yumuşak değildi ama bir emir kadar da kaba tınlamıyordu. Tam ikisinin ortasında, gizli bir sahiplenmenin sınırındaydı.
Harin’in dudaklarının kenarında hafif, hüzünlü bir tebessüm belirdi. "Sen hep böyle misin gerçekten?"
Ruan durdu, bakışlarını ona çevirdi. "Nasıl?"
"Bir gün tamamen yok oluyorsun, bir gün ise sanki hiç gitmemiş gibi tam buradasın."
Ruan bu tespite cevap vermedi, veremedi. Çünkü Harin’in kelimeleri tam on ikiden vurmuştu hedefi.
Tam o esnada, kampüsün ana giriş kapısında bir siluet belirdi.
Seyou…
Uzun sarı saçları gri gökyüzünün altında soluk bir altın gibi parlıyor, keskin mavi gözleri doğrudan Ruan’ın üzerine kilitlenmiş bir şekilde onlara doğru yürüyordu.
Ruan kızı gördüğü an adeta taş kesildi. Harin ilk başta durumu kavramadı ama yanındaki adamın kasılan bedenini ve aniden gölgelenen yüzünü fark etmesi uzun sürmedi.
Seyou aralarındaki mesafeyi kapatıp tam önlerinde durdu. "Demek buradasın," dedi. Sesi son derece sakin, neredeyse bir fısıltı gibiydi ama gözlerindeki o soğuk dalga her şeyi anlatıyordu. Bakışlarını ağır ağır Harin’e çevirdi, onu tepeden tırnağa süzdü. Uzun, sessiz bir meydan okumanın ardından tekrar Ruan’a döndü. "Konuşmamız lazım."
Ruan’dan tek bir kelime bile çıkmadı.
Harin, aradaki o dayanılmaz gerilimi hafifletmek adına araya girdi. "Bir sorun mu var?"
Seyou hafifçe güldü, ama bu gülüş sadece dudaklarında asılı kalan buzdan bir maskeydi. "Bir sorun yok," dedi ve ekledi: "Sadece… bazı şeylerin neden böyle değiştiğini anlamaya çalışıyorum."
Ortama boğucu bir sessizlik çöktü. Ruan, kızın gözlerine bakmamak için bakışlarını başka bir yöne çevirmişti. Harin neler olduğunu, bu kızın Ruan’ın hayatındaki yerini tam olarak çözemiyordu ama göğsünde hissettiği o ince sızı giderek derinleşiyordu.
Seyou suçlayıcı bakışlarını Ruan’a dikti. "Son zamanlarda çok değiştin Ruan. Kendini tamamen çektin."
Ruan pürüzsüz ama ruhsuz bir sesle cevap verdi: "Sadece dersler ve projeler yüzünden yoğunum."
Seyou başını yavaşça iki yana salladı. "Hayır. Yoğun değilsin. Sen benden bir şeyler saklıyorsun."
Harin o anda gayriihtiyari bir adım geri çekildi. Çünkü bu konuşma, onun sınırlarının çok dışındaydı; yine de kendini bu karmaşanın tam merkezinde bulmaktan kurtulamıyordu.
Seyou, bakışlarını tekrar Harin’e çevirdi. Bu kez doğrudan ve kaçmaksızın konuştu: "Sen… onunla ortak projede çalışan kızsın, değil mi?"
Harin başını onaylarcasına salladı. "Evet, öyle."
Seyou’nun mavi gözlerindeki o keskin ışık daha da koyulaştı ama ses tonunu yapay bir yumuşaklığa bürüdü. "Anladım."
Ruan bir adım öne çıkıp Seyou’nun dikkatini üzerine çekti. "Söyleyeceklerin bittiyse artık gidelim mi?"
Seyou, Ruan’ın gözlerinin içine bakarak, "Hayır," dedi fısıldar gibi. "Henüz hiçbir şey bitmedi."
Genç kız arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaşırken arkasında darmadağın bir enkaz bırakmıştı.
Sessizlik yeniden kampüs yolunu esir aldığında Harin, Ruan’a döndü. "O kız kimdi Ruan?"
Ruan ancak saniyeler sonra, sanki kelimeleri boğazından zorla söküp alıyormuş gibi cevap verdi:
"...Sadece geçmişten biri."
Ama Harin’in sezgileri ona çok başka bir şey söylüyordu. Bu kız, Ruan için asla "sadece biri" olamazdı.
O gece…
Harin odasındaki masanın başına geçip defterini açtı. Kalemi titreyen parmaklarının arasında sıktı ve şu satırları yazdı:
“Beni her geçen gün kendine biraz daha yaklaştıran biri var… ama hemen yanında sımsıkı kapalı duran bir kapı yükseliyor.”
Kalemi sayfanın üzerinde bir süre bekletti, içindeki o buruk kıskançlığı ve çaresizliği kelimelere döktü:
“Ve ne acıdır ki, o kapının ardındaki dünyada bana dair tek bir iz bile yok.”
Aynı saatlerde Ruan, karanlık odasında yatağının kenarına oturmuş, telefon ekranında parlayan Seyou’nun son mesajına bakıyordu. Bu kez mesajı görmezden gelmedi, yavaşça açtı:
“Onu seçiyorsun, değil mi? Aramıza koyduğun o mesafelerin arkasında o kız var.”
Ruan ekrandaki kelimelere dakikalarca, gözünü bile kırpmadan baktı. Klavyeye parmakları gitti ama tek bir harfe bile basamadı. Cevap yazmadı. İlk kez, odanın o soğuk karanlığında kendi kendine dürüst olmayı denedi.
"Ben ne yapıyorum..." diye fısıldadı boşluğa.
Ve o an, ikisinin arasında günlerdir örülen o ince, hassas çizgi büyük bir gürültüyle çatırdamaya başladı.