İçeriğe geç

Sessizce Solmak

Bölüm 9 · 4 dk okuma

Sessizce Solmak

Bölüm 9

Bölüm 9 — Bozulan Denge

Bölüm 9 — Bozulan Denge

“Bazı yakınlıklar tesadüf değildir; sadece iki insanın da aynı uçurumun kenarında durup birbirine tutunma çabasıdır. Ama kimse bu çaresizliği ilk itiraf eden olmak istemez.”

Seowon Üniversitesi kampüsü, o sabah alışılmadık derecede ağır ve tekinsiz bir sessizliğe bürünmüştü. Gökyüzünde tek bir bulut bile kımıldamıyordu ama parlak bir güneş de yoktu. Hava, adeta fırtınadan hemen önceki o gergin, nefes aldırmayan bekleyişi andırıyordu.

Harin, kütüphaneye doğru ilerlerken adımlarını bilerek yavaşlatıyordu. Çünkü artık kaçamayacağı o gerçeği çok iyi biliyordu: Ruan orada olacaktı. Onun gelişiyle başlayacak o sessiz çekim, hayatının yeni gerçeği haline gelmişti.

Nitekim kütüphanenin ağır kapısını araladığında onu yine aynı masada gördü. Ruan, her zamanki yerindeydi. Ancak bu kez farklı, tanımlanamayan bir şey vardı havasında. Harin’in içeri girdiğini fark ettiği an, eskisi gibi bakışlarını kaçırmak yerine gözlerini doğrudan onun gözlerine dikti.

"Geldin," dedi Ruan, sesinde örtülü bir rahatlama barındırarak.

Harin masaya yaklaşırken hafifçe yutkundu. "Evet, geldim."

Kısacık bir kelimeydi bu. Ama ikisi de bunun sadece kütüphaneye gelmekle ilgili sıradan bir "evet" olmadığını içten içe çok iyi biliyordu.

Sessizce yerlerine geçip çalışmaya başladılar. Fakat bugün aralarındaki o sessizlik bile bambaşka bir kimliğe bürünmüştü. Eski zamanların o buz gibi, insanı dışlayan yabancılığı yoktu artık; aksine, her an patlamaya hazır, gergin ve sıcak bir bekleyiş sarmıştı etraflarını.

Ruan, bir noktada önündeki kalın kitabı sertçe kapattı. "Bu analiz kısmını tamamen yanlış yorumlamışsın," dedi.

Harin hafifçe öne doğru eğildi. "Neresini?"

Ruan, uzun parmağıyla sayfanın üzerindeki bir paragrafı işaret etti. Ancak parmağı sadece kağıda değil, Harin’in masanın üzerinde duran elinin hemen yanına, neredeyse tenine değecek kadar yakınına dokundu. Harin bu bilinçli yakınlığı saniyesinde hissetti ama elini geri çekmek için en ufak bir hareket dahi yapmadı.

"Sen..." dedi Harin yavaşça, gözlerini parmaklarından kaldırıp onun yüzüne çevirerek. "Artık bana çok daha farklı davranıyorsun."

Ruan gözlerini kaldırdı, bakışları genç kızın yüzünde uzun uzun gezindi. "Ne gibi?"

Harin derin bir nefes aldı. "Eskisi gibi kaçmıyorsun."

Ruan bir süre sustu. Odanın loş ışığında gözleri bir anlığına kısıldı. "Çünkü sen de eski Harin değilsin," diye mırıldandı sonunda.

Bu cümle, her ne kadar basit görünse de, ikisinin de aralarındaki o görünmez sınırları çoktan ihlal ettiğinin en açık kanıtıydı.

Öğleden sonra, kütüphanenin boğucu havasından sıyrılıp kampüs bahçesine çıktıklarında sonbahar rüzgârı daha da sertleşmişti. Harin soğuğun etkisiyle ürpererek ince montunun yakalarını birbirine yaklaştırdı.

Ruan bunu fark ettiği an, tek bir saniye bile tereddüt etmeden boynundaki kalın, gri yün atkıyı çıkardı ve Harin’e doğru uzattı. "Al şunu."

Harin duraksadı, elini uzatmakta kararsız kaldı. "Gerek yok gerçekten, iyiyim."

Ruan, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan, sesindeki o buyurgan ama korumacı tonla konuştu: "Titriyorsun. Al."

Harin bu kez itiraz etmedi. Atkıyı alıp boynuna doladığında, kumaşa sinmiş olan o tanıdık, taze ve odunsu Ruan kokusu bir kez daha tüm benliğini sardı. Bu koku onu kesinlikle rahatsız etmiyordu; tam aksine, zihnindeki tüm o karmaşayı dindirip ruhunu tuhaf bir huzurla sakinleştiriyordu.

Yürümeye devam ettiler. Yan yana, omuz omuza... Aralarında artık o aşılmaz mesafelerden eser kalmamıştı. Ancak bu yakınlaşmayla birlikte hayatlarından çok önemli bir şey daha eksilmişti: Kontrol.

Harin, adımlarını bozmadan aniden sordu: "Bunu neden yapıyorsun Ruan?"

Ruan başını çevirmeden yürümeye devam etti. "Neyi?"

"Bana bu kadar yaklaşmanı... Eskiden beni görmezden gelmek için her şeyi yaparken, şimdi neden buradasın?"

Ruan adımlarını yavaşlattı ve durdu. Genç kıza doğru dönerken gözlerinde o her zamanki maskesinden eser yoktu; bakışları alabildiğine karmaşık ve dürüsttü. "Bilmiyorum," dedi fısıldar gibi.

Ruan’ın bu çaresiz dürüstlüğü, Harin’in göğsünde bir şeylerin sızlamasına neden oldu. Çünkü bu bir kaçış cevabı değildi, gerçeğin ta kendisiydi.

"Bilmiyorsan... neden hâlâ devam ediyorsun?" diye üsteledi Harin.

Ruan bu kez çok uzun bir süre sessiz kaldı. Gözlerini kampüsün uzak köşelerine dikti, ardından tekrar Harin’e döndü ve çok düşük, pürüzlü bir sesle o can alıcı cümleyi kurdu:

"Çünkü senden uzak durmak, her geçen gün daha da zorlaşıyor."

Harin’in kalbi aldığı bu darbeyle adeta tekledi. Bu kelimeler, aralarındaki tüm dengeleri altüst edecek kadar güçlüydü.

Tam o dakikalarda, kampüsün ana giriş kapısında şık, siyah bir araba durdu. Kapı açıldı ve içinden Seyou indi. Mavi gözleri doğrudan kütüphaneye giden yola çevrildi. İçindeki o karanlık his, ona burada yolunda gitmeyen çok büyük bir şeyler olduğunu fısıldıyordu.

Ve saniyeler sonra, onları gördü.

Ruan ve Harin...

Sarı sokak lambalarının altında, birbirlerine neredeyse dokunacak kadar yakın bir mesafede durmuş, sessizce konuşuyorlardı. Kızın boynundaki gri atkı Ruan’ındı; bunu saniyesinde tanımıştı. Seyou’nun yüzündeki o kibirli ifade dondu, yerini derin bir soğukluğa bıraktı.

"Demek sonunda o sınırı geçtin, Ruan..." diye fısıldadı. Telefonunu çıkardı, ekrana baktı ama mesaj yazmadı. Sadece o iki siluete bakarken içinden ilk kez şu korkunç soruyu geçirdi: "Ben bu savaşta neyi kaybediyorum?"

Gece yarısı odasına dönen Harin, yatağının kenarına oturduğunda boynundaki o gri yün atkıyı hâlâ çıkarmamıştı. Atkıya sarınmış bir şekilde öylece duruyor, kokusunu içine çekerken Ruan’ı hayatından çıkaramayacağını artık çok iyi biliyordu.

Tam o sırada komodinin üzerindeki telefonu güçlü bir şekilde titredi. Ekrandaki isim kalbini hızlandırdı:

Ruan:

“Yarın yine gel. Aynı saatte, aynı yerde bekliyorum.”

Harin ekrandaki mesaja uzun süre, gözlerini bile kırpmadan baktı. Parmakları klavyenin üzerinde gezindi ve sonunda sadece tek bir kelime yazıp gönderdi:

“Tamam.”

Ve o an, ikisi için de her şey tamamen değişti. Bu artık sadece zorunlu bir üniversite projesi değildi; bu, sıradan bir merakın da çok ötesindeydi.

Aralarındaki o ince çekim, artık her ikisini de yavaş yavaş ele geçiren amansız bir bağımlılığa dönüşmeye başlamıştı.

Aynı saatlerde Ruan da kendi odasındaydı. Telefonunun ekranında parlayan Seyou’nun arama kaydını tek bir parmak hareketiyle reddetti ve ekranı kararttı. Başını arkaya yaslayıp karanlık tavanı izlerken, hayatında ilk kez kendine karşı bu kadar acımasızca dürüst oldu:

"Ben... kontrolü tamamen kaybediyorum."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.