Bölüm 35 — Gerçeklerin Ağırlığı
Ruan o gece sabaha kadar gözünü kırpmadan yatağında döndü durdu. Gözlerini her kapattığında Harin’in o loş koridorda kırgınlıkla titreyen yüz ifadesi, bir karabasan gibi zihninin ortasına çöküyordu. Onun kendisine öfkelenmesinden, bağırmasından çok; artık o kahverengi gözlerin kendisine eskisi gibi saf bir inançla bakmamasından korkuyordu.
Hayatı boyunca pek çok amansız zorlukla tek başına göğüs göğse çarpışmıştı. Babasının bitmek bilmeyen o otoriter baskısı, omuzlarındaki ağır şirket sorumlulukları, ailesinin ondan beklediği o kusursuz asil maske... Bunların hiçbiri, zerre kadar, Harin’in şu an aralarına ördüğü o dilsiz sessizlik kadar canını yakmamış, onu bu denli nefessiz bırakmamıştı.
Çünkü kirli hayatında ilk kez, ne pahasına olursa olsun kaybetmek istemediği biri vardı.
Ve yine ilk kez, o narin insanı kaybetmesine sebep olan tek kişinin, aynadaki o korkak silüet olduğunu acı bir şekilde kabul etmek zorundaydı.
Ertesi gün ders çıkışında Ruan, ayaklarının onu her zamanki gibi ezbere götürdüğü o kampüsün sessiz arka bahçesinde buldu kendini. Harin, dev bir çınar ağacının altındaki ahşap bankta tek başına oturmuş, kucağındaki büyük çizim defterine dalgınca bir şeyler karalıyordu. Ruan, birkaç uzun saniye boyunca uzaktan, kalbi sıkışarak onu izledi.
Eskiden onun yanına gitmek, omzuna dokunup dünyasını aydınlatmak dünyanın en kolay şeyi gibi gelirdi ona. Şimdi ise aralarındaki o birkaç metrelik mesafeyi aşmak için atacağı her bir adım, tonlarca ağırlıktaydı.
Yine de arkasını dönüp gitmedi. Bu kez kaçmayacaktı.
"Harin," dedi, sesinin titrememesine gayret ederek.
Harin başını yavaşça kucağındaki defterden kaldırdı. Karşısında Ruan’ı gördüğünde gözlerinde kısa süreli, ani bir şaşkınlık dalgası belirse de, yüzündeki o mesafeli durgunluğu bozmadı. Hiçbir şey söylemeden, sadece ne yapacağını görmek ister gibi bekledi.
"Konuşabilir miyiz?" diye sordu Ruan, adeta ricacı gibiydi.
Harin elindeki kömür kalemi defterin arasına koyup kapağını yavaşça kapattı. "Ne hakkında konuşacağız Ruan? Söylenecek her şey söylenmedi mi?"
Ruan birkaç saniye yutkunamadı, boğazındaki o düğümü zorlukla bastırdı. "Bu kez... Bu kez sana daha önce korkakça anlatmadığım, arkama sakladığım her şey hakkında."
Harin’in gözlerindeki o savunma duvarı bir anlığına sarsıldı, yüz ifadesi derinleşti. "Dinliyorum," dedi sadece.
Ruan, onun tam karşısında duran diğer boş banka ağır adımlarla oturdu. Aralarında hâlâ rüzgârın doldurduğu mesafe bir sınır gibi duruyordu. Ruan bu mesafeyi tek hamlede kapatmak, o narin elleri sıkıca tutmak istese de, Harin’in içindeki o kırgın yangını körüklemekten ölesiye korkuyordu.
"Seyou hakkında... Söylediğin her şeyde sonuna kadar haklıydın," diye başladı, gözlerini onun gözlerine sabitleyerek. "Benimle tanıştığında... Hayatında hâlâ o kadın var mıydı diye sormuştun ya... Evet, vardı."
Harin yavaşça, göğsünü sıkan o havayı dışarı üfler gibi derin bir nefes aldı.
"Benim seninle tanıştığım o ilk günlerde, onunla olan o zoraki bağımı kafamda ve hayatımda tamamen koparıp atmamıştım henüz."
Harin’in dudaklarında yine o jilet kesiği gibi acı tebessüm belirdi. "Benim canımı en çok acıtan, beni içeriden böyle darmadağın eden şey de bu zaten Ruan."
Ruan başını suçlulukla hafifçe eğdi.
"Hele ki tüm bu çirkinlikleri, bu koca yalanı senin o dürüst sandığım sesinden değil de... Eski sevgilinden, o kadından öğrenmiş olmam..." Harin konuşurken sesinin titrememesi, ağlamamak için parmaklarını defterin kenarına iyice dolamıştı. "Senin bir geçmişin olabilir Ruan. Buna asla kızmam, yargılamam. Benden önce koskoca bir hayat yaşadın, elbette birileri olacaktı."
Harin’in gözlerinden bir damla yaş usulca yanağına süzüldü. "Ama ben sana tüm o ürkekliğimle güvenmeye, sırtımı yaslamaya çalışırken... Sen bana anlatman gereken, benim bilmeye en çok hak kazandığım her şeyi sinsice sakladın. Bana en başında bambaşka bir amaçla, bir kaçış olarak yaklaştın."
Ruan başını tamamen öne eğdi. Karşısındaki bu duru kızın her bir kelimesi göğsüne saplanan bir mızrak gibiydi. Sadece "Haklısın... Sonuna kadar haklısın," demekle yetindi. Ancak aralarındaki bu ağır havanın daha fazla soğumasına izin vermeden, içindeki her şeyi dökmek istercesine devam etti:
"Sana bunu anlatmayı çok istedim Harin. Defalarca karşına geçip açık açık, her şeyiyle tüm bu pisliği söylemeyi deli gibi istedim. Ama her seferinde... Her seferinde içimdeki o korkak sese yenilip 'henüz doğru zaman değil' dedim ve sürekli erteledim."
Harin kaşlarını hafifçe kaldırarak inançsızca ona baktı. "Doğru zaman mı?"
"Evet..."
"Ruan... Bazen insanlar o bencilce sığındıkları doğru zamanı beklerken, ellerindeki o insanı tamamen kaybettiklerini çok geç anlarlar."
Ruan bu sert ve olgun cümle karşısında dilsiz kaldı. Çünkü son dört gündür yaşadığı o cehennem azabıyla bunu zaten çok ama çok iyi anlamıştı.
"Ben sadece... Sadece çok korktum," dedi sonunda, sesindeki o tüm çıplaklıkla.
Harin gözlerini onun gözlerinden ayırmadı. "Neyden korktun Ruan? Benim gibi sıradan bir kız sana ne yapabilirdi ki?"
"Seni tamamen kaybetmekten ölesiye korktum." Ruan, titreyen ellerini dizlerinin üzerinde birbirine kenetledi. "Sen beni o kafede ilk tanıdığında, benim hayatımdaki her şey kapkara bir karmaşadan ibaretti. Seyou ile ailelerin baskısıyla süren o lanet ilişki, babasının holding üzerindeki o kirli beklentileri, kendi içimdeki o yalnızlık... Sen ise bütün bu pisliğin, bu karmaşanın ardından bembeyaz bir ışık gibi girdin hayatıma."
Harin sessizce, rüzgârın saçlarını uçurmasına izin vererek onu dinliyordu.
"İlk başlarda... Evet, seni sadece tanımaya çalışırken bu hissin nereye varacağını, kalbimi tamamen sana teslim edeceğimi ben de bilmiyordum. Bunu kabul ediyorum."
Harin’in kırgın bakışları kısa bir anlığına ayaklarının ucuna indi.
Ruan vites yükselterek devam etti, sesindeki her tını samimiyet doluydu: "Ama zaman geçtikçe, senin o temiz ruhuna dokundukça her şey tamamen yön değiştirdi Harin. Seninle konuşmak, senin o sesini duymak, sadece yan yana yürümek bile benim için sıradan bir alışkanlıktan çıkıp... Almam gereken hayati bir nefes, bir ihtiyaç haline geldi."
Gözleri parıldadı. "Seni görmediğim, sesini duymadığım her bir saniye, bana bu dünyada çok eksikmişim, yarım kalmışım gibi hissettiriyordu artık."
Harin’in gözleri bu yoğun itirafla birlikte tamamen doldu, hıçkırığı boğazında düğümlendi. "Ama bana yine de anlatmadın Ruan... Beni o belirsizliğin içinde bıraktın."
Ruan başını büyük bir pişmanlıkla salladı. "Söylemeliydim... Ne olursa olsun, en başından beri sana karşı tamamen dürüst olmalıydım. Belki o zaman canın bu kadar yanmayacaktı, bu çirkinliklerin hiçbirini yaşamayacaktık."
Harin birkaç saniye boyunca sessizliğe gömüldü, zihnindeki o taşları yerine oturtmaya çalıştı. Sonra yavaşça ona doğru döndü. "Seyou bana... İlk zamanlarda benimle sadece vakit geçirmek, babandan ve ondan kaçmak için eğlencesine konuştuğunu söylemişti."
Ruan’ın mermer gibi sert yüzü anında ciddileşti, bakışları keskinleşti. "Yemin ederim tam olarak öyle olmadı Harin."
Harin, onun sözünü kesmeden dürüstlüğünü tartarcasına dinlemeye devam etti.
"Evet, ilk tanıştığımızda seni hayatımın merkezine alacağımı, seni bu kadar deli gibi seveceğimi tahmin etmiyordum," dedi Ruan, kelimelerin üzerine basarak. "Belki de o karanlık dünyamdan seni uzak tutmak için kendimi, kalbimi korumaya çalışıyordum. Ama seni tanıdıkça, o duru kalbini gördükçe tüm dünyam ekseninden kaydı. Ben sana hayatım boyunca hiçbir zaman bir oyuncakmışsın, bir eğlenceymişsin gibi bakmadım Harin... Hiçbir zaman."
Ruan’ın sesi o kadar net, o kadar sarsılmaz ve kararlı çıkmıştı ki, yalan söylemediği bahçedeki her bir yapraktan bile okunabilirdi.
Harin gözlerini onun o dürüst bakışlarından kaçırdı. Göğsünü yırtan o amansız fırtınayı bir nebze de olsa durduracak, aralarındaki buzu biraz olsun eritecek o ağır cümleyi kurdu:
"Ben aslında... İçimdeki tüm bu kırgınlığa rağmen seni affetmeyi, yeniden o günlere dönmeyi çok istiyorum Ruan."
Ruan’ın koyu gözlerinde, günlerdir ilk kez küçük, parıltılı bir umut ışığı belirdi.
Ama Harin, onun sevinmesine fırsat vermeden hemen arkasından o acı devam cümlesini ekledi: "Ama bunu... Bunu şu an tüm kalbimle istesem bile, içimde yapamıyorum."
Bu darbe, Ruan’ın yüzündeki o taze umut parıltısını anında söndürdü.
Harin tane tane, yavaşça konuştu: "Çünkü bu hayatta birini sadece sevmek çok kolay Ruan... Ama darmadağın olmuş o güveni toplayıp bir insana yeniden inanmak, çok ama çok zor..."
Ruan, karşısındaki genç kızın gözlerinin içine derin bir saygı ve hüzünle baktı, ardından başını hak verircesine yavaşça salladı. "Seni... Seni çok iyi anlayabiliyorum artık."
"Gerçekten anlıyor musun?" diye sordu Harin, burukça.
"Evet," dedi Ruan, sesini alçaltarak. "Bu kez seni asla zorlamayacağım. Kendini hazır hissetmen için ne kadar zamana, ne kadar mesafeye ihtiyacın varsa... Ben olduğum yerde, o sınırın arkasında inatla seni bekleyeceğim."
Harin, onun bu alışılagelmişin dışındaki son derece sakin, anlayışlı cevabı karşısında ne diyeceğini bilemeyerek öylece kaldı. Eskiden kendi doğrularını dikte etmek için aceleyle üste çıkan, her şeyi yönetmeye çalışan o bencil adam gitmiş; yerine sadece onu duymaya, onun kırıklarını sarmaya çalışan olgun bir adam gelmişti.
Harin yavaşça oturduğu banktan ayağa kalktı, omzundaki çantasının askısını kavradı. "Ben... Ufaktan atölyeye kaçayım artık."
Ruan da onunla birlikte hızla ayağa kalktı. "Tamam," dedi saygıyla.
Harin taş yolda birkaç adım yürüdü. Tam bahçenin çıkışına varacakken aniden adımlarını durdurdu ve omzunun üzerinden arkasına, Ruan’a doğru baktı. "Ruan."
"Efendim?" dedi Ruan, gözlerini ondan bir an bile ayırmadan.
"Teşekkür ederim."
Ruan büyük bir şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Neden?"
"Bu kez... Hayatında ilk kez bana karşı gerçekten dürüst olduğun ve hislerime saygı duyduğun için."
Harin, adımlarını hızlandırıp bahçeden uzaklaşırken, Ruan olduğu yerde çakılı kalarak onun süzülen siluetini izledi. İçindeki o devasa, karanlık boşluk hâlâ yerli yerinde duruyordu; çünkü Harin onu henüz affetmemiş, kollarına koşmamıştı.
Ama günlerden sonra ilk kez, aralarındaki o aşılmaz sanılan kalın kapının tamamen, yüzüne kapanmadığını; ardında incecik de olsa bir aralık bıraktığını hissediyordu.
Ve Ruan, o serin rüzgârın ortasında artık çok net bir şeyi biliyordu: Harin’i yeniden geri kazanmak için artık süslü sözler, yeminler ya da geç kalınmış itiraflar zerre kadar yetmeyecekti.
Bundan sonra o kırık güveni, attığı her bir adımla, hayatındaki her bir davranışıyla ona kanıtlamak zorundaydı.