İçeriğe geç

Sessizce Solmak

Bölüm 36 · 7 dk okuma

Sessizce Solmak

Bölüm 36

Bölüm 34 – Şart

Bölüm 34 — Şart

Akşamın koyu karanlığı şehre tamamen çökmüştü. Ruan, kampüsten çıktıktan sonra zihnindeki o kapkara ağırlıkla doğruca eve, çocukluğunun geçtiği o soğuk soğuk parıldayan yere gitti. Şehrin en elit, en gösterişli semtlerinden birinde yükselen devasa malikâne, her zamanki gibi çıt çıkmayan, ruhsuz bir sessizliğe bürünmüştü. Arabasını geniş bahçeye sertçe bıraktıktan sonra, ağır ve isteksiz adımlarla içeri girdi.

Büyük koridoru geçip üst kata yöneldiğinde, babasının çalışma odasının kapısının yarıya kadar açık olduğunu gördü.

İçeride, loş masa lambasının ışığında babası masanın başında oturuyor, önündeki kalın şirket dosyalarını büyük bir ciddiyetle inceliyordu. Ruan içeri girmeden önce kapıyı hafifçe tıklattı. Yorgun gözlerini gizleyen güneş gözlüğünü tek hamlede çıkarıp cebine koydu ve kapının pervazına umursamazca yaslandı.

Babasının başı dosyalardan kalkmadı. "Gel," dedi, sesi duvarlarda soğukça yankılanarak.

Ruan kapıyı arkasından kapatıp masanın tam karşısındaki deri koltuğa yavaşça oturdu. "Beni çağırmışsın."

"Evet."

Babası elindeki kalemi masanın üzerine bıraktı, arkasına yaslanarak birkaç saniye boyunca oğlunu dikkatlice, adeta bir yabancıyı inceler gibi süzdü. "Son zamanlarda çok değişmişsin Ruan."

Ruan, bu bildik giriş cümlesine hiçbir cevap vermedi.

"Şirkete adamakıllı uğradığın yok," diye devam etti yaşlı adam. "Toplantılara girsen bile aklın, fikrin bambaşka bir yerde oluyor. Sana bizzat devrettiğim o kritik dosyalar günlerdir masanda imzasız bekliyor."

"Şu sıralar... okulda ve kendi hayatımda biraz yoğunum."

Babası bu savunma karşısında hafifçe, alaycı bir şekilde gülümsedi. "Yoğun olduğun o konunun şirketle ya da okulla en ufak bir alakası olmadığını ikimiz de çok iyi biliyoruz."

Odadaki sessizlik, saniyeler geçtikçe daha da ağırlaştı, soluk almayı zorlaştıracak bir hal aldı.

"Bir kız..." dedi babası, kelimenin üzerine basarak.

Ruan’ın donuk bakışları anında keskinleşerek doğrudan babasına çevrildi.

"Onu araştırdım."

Bu iki kelimeyi duyduğu anda Ruan’ın tüm yüz hatları kasıldı, gözlerinde tehlikeli bir fırtına koptu. "Neyi araştırdın?" diye sordu, sesi bir bıçak kadar pürüzsüz ve tehditkardı.

"Harin’i."

Ruan, oturduğu koltuktan bir hışımla ayağa kalkacak gibi oldu ama dişlerini birbirine bastırarak kendini son anda tuttu. "Onun hakkında... Benim arkamdan araştırma mı yaptırdın?"

"Evet, yaptırdım."

"Neden böyle bir hadsizlik yaptın baba?"

Babası, oğlunun bu yükselişine karşılık masasının üzerine iki parmağıyla hafifçe, ritmik bir şekilde vurdu. "Çünkü sen benim oğlumsun. Ve bir gün, ne kadar kaçmaya çalışırsan çalış, bu şirketin, bu holdingin başına sen geçeceksin."

"Bunun Harin’le ne ilgisi var?"

"Bu kız yüzünden aklını başına devşiremiyorsun, sorumluluklarını unutuyorsun."

Ruan’ın günlerdir sınırda gezen sabrı artık tamamen tükenmeye başlamıştı.

Babası, önündeki kalın dosyanın içinden birkaç kâğıt parçasını çıkarıp masanın üzerine, Ruan'ın görebileceği şekilde fırlattı. "Orta gelirli, sıradan bir aile..." dedi sırayla okuyormuş gibi yaparak. "Devlet okulunda okumuş... Annesi kendi halinde bir ev hanımı... Babasını henüz küçük yaşlardayken kaybetmiş... Geleceği belirsiz bir sanat öğrencisi..."

Ruan, babasının cümlesini tamamlamasına izin vermeden masanın üzerindeki o lanet dosyayı hışımla elinden alıp sertçe masaya geri fırlattı. Sesini ilk kez bu denli yükselterek, "Yeter!" diye kükredi.

Babasının o sarsılmaz sakinliği zerre kadar bozulmadı. "Yetmez. Ben daha sözlerimi bitirmedim Ruan." Gözlerini oğluna dikti. "Bu kız, senin ve bizim ait olduğumuz o dünyaya ait değil oğlum. Asla da olamaz."

Ruan ciğerlerini yırtarcasına derin bir nefes aldı, gözlerini kıstı. "Benim dünyama, benim hayatıma kimin ait olup olmadığına sadece ben karar veririm baba, sen değil!"

Babası bu kez oturduğu koltuktan hızla ayağa kalktı, kaşlarını çatarak sesini odanın duvarlarını titretecek kadar yükseltti: "Hayır! Bu ailenin sarsılmaz bir soyadı, bir itibarı var! Ve o soyadıyla birlikte omuzlarına binen büyük sorumluluklar var! Sen ise aileni, geleceğini zerre düşünmeden sadece kendi bencil duyguların için hareket ediyorsun!"

Ruan’ın çenesi öfkeden taş kesilmişti. "Kız arkadaşımın, benim hislerimin o lanet soyadıyla en ufak bir alakası yok! Benim özel hayatıma karışmak senin bile haddine değil baba! Buraya kadar gelip karşına oturduysam, bu tamamen sana olan son saygımdan dolayıydı. Ama bu sessizliğim, beni bu şekilde ezebileceğin, hayatımı yönetebileceğin anlamına gelmiyor!"

Babası derin bir nefes alıp duruşunu dikleştirdi. "Peki... Öyleyse bu andan itibaren o çok güvendiğin şirketteki odandan da, elindeki tüm yetkilerden de elini kolunu tamamen çekebilirsin. Bu saatten sonra holdingde tek bir söz hakkını bile hak ettiğini düşünmüyordum zaten."

O koca odanın içinde, zamanı durduracak cinsten ölümcül bir sessizlik oluştu. Ruan, şaşkınlıkla karışık bir öfkeyle babasının yüzüne baktı. Yaşlı adam zerre kadar şaka yapmıyordu; gözlerinde en ufak bir merhamet kırıntısı yoktu.

"Ne demek istiyorsun sen?" dedi Ruan, sesi kısılarak. "Bu şirkette gecemi gündüzüme kattım, en çok benim hakkım var, bunu sen de çok iyi biliyorsun. Eğer bu zamana kadar hiçbir şey yapmayıp sadece senin paranla yiyip içip eğlenen o asalak çocuklardan biri olsaydım, şu tehditlerine, şu sözlerine hak verebilirdim!"

"Kararım net Ruan," dedi babası, masaya doğru eğilerek. "Eğer o sıradan kızla bir gelecek kurmayı, onun peşinden gitmeyi düşünüyorsan... Bu holdingin tek bir kuruşunda, tek bir hissesinde bile zerre kadar hakkın olmayacak. Tercih senin."

Ruan gözlerini bir an bile kırpmadan, içindeki o büyük kırılmayla babasına baktı. Dudaklarında her şeyi yakıp yıkacak cinsten alaycı bir tebessüm belirdi. "Hadi ya... İyi o zaman, al o çok sevdiğin şirketini, holdingini; güle güle içinde tek başına oyna baba."

Babası, oğlundan böyle radikal ve gözü kara bir cevap beklemediği için bir anlığına sarsıldı. "Yine mantıklı davranmıyorsun. Duygularınla hareket ediyorsun. Biraz düşünüp taşınman için sana birkaç gün zaman vereceğim."

"Düşündüm bile," dedi Ruan, arkasını dönmeye hazırlanırken.

"Ruan..."

"Ben Harin’i seçiyorum."

Bu kesin ve geri dönülmez sözler, odanın içinde adeta bir bomba gibi patlayıp yankılandı. Babası uzun süre tek bir kelime dahi edemedi. Sonunda, oğlunun arkasından sadece tek bir buz gibi cümle kurabildi:

"Bu bencilce kararından umarım hayatın boyunca pişman olmazsın evlat."

Ruan hiçbir şey söylemeden, kapıyı sertçe çarparak o kasvetli odadan çıktı. Kalbi göğüs kafesini delmek istercesine öfkeyle ve deli gibi atıyordu. Hayatında ilk kez babasının o sarsılmaz otoritesine bu kadar açık, bu kadar net bir şekilde karşı gelmişti.

Hızla malikaneden çıkıp arabasına bindi, motoru büyük bir gürültüyle çalıştırdı. Direksiyonu hırsla çevirdi ama gecenin bu vaktinde nereye, kime gideceğini hiç bilmiyordu.

Bir süre şehrin ışıklı, kalabalık sokaklarında amaçsızca, süratle dolaştı. Zihni darmadağındı. Farkına bile varmadan, sanki arabası yolu ezbere biliyormuş gibi kendisini aniden Harin’in oturduğu o eski, sakin mahallenin girişinde buldu.

Arabayı caddenin kenarındaki kaldırıma usulca çekti. Harin’in oturduğu apartman, sadece birkaç bina ötede, mütevazı bir şekilde duruyordu.

Dakikalar boyunca arabanın içinden çıkmadı, motoru bile kapatmadı. Onu deli gibi görmek istiyordu. Gidip o apartmanın kapısını çalmak, babasıyla yaptığı o kavgayı, onun için her şeyden vazgeçtiğini, arkasındaki o karanlık dünyayı nasıl tek kalemde sildiğini anlatmak istiyordu. Ama tam o sırada, Harin’in koridorda göz yaşları içinde fısıldadığı o son sözleri bir kırbaç gibi kulaklarında yankılandı:

"Peşimden gelme... Sana olan güvenimi kırışını unutamıyorum."

Ruan çaresizlikle başını direksiyona yasladı, gözlerini kapattı. "Biraz daha... Biraz daha bekle güzelim," diye fısıldadı kendi kendine, sesindeki o iyileşmez sızıyla. "Söz veriyorum, sana her şeyi, tüm çıplaklığıyla anlatacağım."

O sırada Harin, odasının karanlığında, yatağında dönüp durmaktan yorulmuş bir halde penceresinin kenarına geçmiş, boş sokağı izliyordu. Sokağın tam köşesinde, farları sönük ama motoru çalışan o tanıdık siyah, lüks arabayı fark ettiğinde göğsünün ortasında bir şeyler koptu.

Uzaktan, karanlığın içinden sürücü koltuğunu net olarak seçemese de, o arabanın, o gölgenin kime ait olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi.

Tül perdeyi usulca, parmaklarının ucuyla araladı. Kalbinin ritmi anında hızlanmış, boğazı kurumuştu. "Ruan..." diye fısıldadı gecenin sessizliğine.

Genç adam arabadan inmedi. Yaklaşık yirmi uzun dakika boyunca, sokağın o soğuk karanlığında, sadece binaya doğru bakarak öylece bekledi. Sonra arabanın motorunun sesi biraz daha yükseldi, vitese geçti ve siyah araba sessizce sokağın sonundan virajı alarak uzaklaştı.

Harin pencerenin önünde, elinde perdenin ucuyla öylece kalakaldı. O araba hareket ettiği an, içinden çılgınca bir his aşağı koşup onun arabasının önüne atlamak, gitmesine izin vermemek ve boynuna sarılmak geçti. Fakat ayakları sanki zemine çivilenmiş gibi yerinden bir milim bile kıpıramadı.

Çünkü kalbi, ona olan o büyük sevgisi yüzünden onu affetmeye her an biraz daha yaklaşsa da... Gururu ve en önemlisi o darmadağın olan güveni, hâlâ aynı yerde, ilk kırıldığı günkü gibi keskin bir cam kırığı olarak duruyordu.

O gece, aralarındaki o görünmez savaştan ötürü ikisinin de gözüne tek bir damla uyku girmedi.

Birbirlerine fiziksel olarak sadece birkaç sokak, birkaç dakikalık mesafe kadar uzaktaydılar; fakat aralarındaki o buzdan mesafe, hayatlarında şimdiye kadar hiç olmadığı kadar devasa ve aşılmazdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.