İçeriğe geç

Sessizce Solmak

Bölüm 35 · 7 dk okuma

Sessizce Solmak

Bölüm 35

Bölüm 33 – Yarım Kalmışlık

Bölümün Şarkısı: Ateşe Düştüm - Mert Demir

Bölüm 33 — Yarım Kalmışlık

Harin, Seyou ile yaptığı o yakıcı konuşmanın ardından günlerce kendine gelemedi. Duyduğu her bir kelime, zihninin en kuytu köşelerinde durmaksızın yankılanıp duruyordu. Ruan’ın geçmişte kimi sevdiği, hayatından kimlerin gelip geçtiği artık onun için tamamen ikinci plandaydı. Onu asıl derinden inciten, gururunu unufak eden şey; en başta bir oyunun, belki de bencilce bir kaçış planının parçası gibi kullanılmış olma ihtimaliydi.

Her sabah kampüse adım attığında, aksini ne kadar dilerse dilesin, gözleri istemsizce o tanıdık silueti arıyordu. Onu kalabalığın arasında uzaktan gördüğü an kalbi hâlâ o ilk günlerdeki gibi asi bir ritimle çarpıyordu. Fakat Ruan da kendine çizilen o sert sınıra sadık kalıyor, verdiği sözü tutuyordu. Hoş, bunca yaşanandan ve saklanan gerçeklerden sonra sözünü tutmasının artık pek bir anlamı ve kıymeti yoktu ya... Harin’in yanına gitmiyor, onu gölgesiyle bile rahatsız etmiyordu; sadece uzaktan, kahverengi gözlerine çöken o dilsiz çaresizlikle bakmakla yetiniyordu.

Ancak bu tekinsiz sessizlik, ikisini de günden güne içten içe kemiriyor, fena halde yoruyordu.

Son dersin çıkışında Harin, zihnindeki ağırlıkla atölyeden çıkıp loş koridora yöneldi. Elindeki kalın çizim dosyalarını ve proje kâğıtlarını yorgunlukla taşımarken, dikkatsizliği yüzünden kâğıtlardan birkaçı kayıp büyük bir hışırtıyla yere düştü. Eğilip onları aceleyle toplamaya çalıştığı sırada, tam karşısından uzanan başka bir el de aynı kâğıda dokundu.

Harin başını yavaşça kaldırdığında, Ruan ile burun buruna geldi.

İkisi de sanki zaman o an durmuş gibi, nefeslerini tutarak birkaç saniye boyunca tek bir kelime bile konuşamadı. Ruan, yerdeki kâğıtları incelikle topladı ve doğrularak sessizce Harin’e uzattı.

"Teşekkür ederim," dedi Harin, sesini düz tutmaya çalışarak.

"Rica ederim," diye fısıldadı Ruan.

Aralarına yine o tanıdık, ağır sessizlik çöktü. Harin kâğıtlarını göğsüne bastırıp tam yanından yürüyüp gidecekken, Ruan’ın boğuk sesi koridorda yankılandı:

"Daha ne kadar... Ne kadar böyle birbirimize yabancı gibi devam edeceğiz Harin?"

Harin durdu, derin ve yorgun bir nefes aldı. "Bana biraz zaman vermeni istemiştim Ruan."

"Veriyorum zaten," dedi Ruan, sesindeki çaresizliği gizleyemeyerek. "Günlerdir tek bir adım atmıyorum. Ama bu sessizlik... Yeterli değil mi artık?"

"Yeterli olmadığını görüyorsun, o zaman neden hâlâ soruyorsun?"

Ruan, aralarındaki o görünmez ama keskin mesafeyi biraz olsun kapatmak istercesine birkaç adım yaklaştı. "Çünkü seni her gün bu koridorlarda böyle solgun görmek... Benden her an biraz daha uzaklaşmana, bana yabancı gibi bakan o soğuk bakışlarına artık dayanamıyorum."

Harin’in kırgın bakışları hızla yere, gri zemin taşlarına indi. "Böyle olmasını, aramızdaki her şeyin bu denli çürümesini ben mi istedim sanki?"

"O zaman neden bana... Kendimi anlatmam için tek bir şans daha vermiyorsun?"

Harin acı, dilsiz bir tebessümle başını kaldırıp doğrudan onun gözlerinin içine baktı. "Şu haline bak Ruan... Ortada gerçekten verilebilecek, sığınılabilecek bir şans mı bıraktın sanki?"

Bu çıplak cevap, Ruan’ın göğsünün tam ortasına sert bir darbe gibi indi, canını fena halde yaktı. "Sana zarar vermek, senin o güzel kalbini kırmak asla istemedim," dedi, sesindeki tüm kalbiyle konuşarak. "Evet, en başında... En başında belki çocukça, bencilce bir fikirle, hayatımın karmaşasından kaçmak için sana yaklaşmış olabilirim. Ama sana yemin ederim Harin, sonrasında yaşadığımız her şey baştan aşağı gerçekti. Sana olan duygularım, birlikte geçirdiğimiz o güzel anların hepsi çok gerçekti ve içinde zerre kadar kötü bir niyet barındırmıyordu."

Harin, gözlerinde biriken yaşlara rağmen hiçbir şey söylemeden sadece dinlemekle yetindi.

"Lütfen," diye yalvardı Ruan, bir adım daha atarak. "En azından bu söylediklerimin gerçekliğine inan. Bir şansı daha hak ettiğimi düşün..."

Harin, gözlerini onun koyu gözlerinden bir an bile ayırmadı. "İçeriden nasıl darmadağın olduğumu görmüyorsun... Kırılmış, inancı kalmamış bir kalbi, sana vereceğim o emanet şansla yeniden onarabileceğimi hiç sanmıyorum Ruan."

O sırada koridordan geçen diğer öğrenciler, aralarındaki bu gergin ve fısıltılı tartışmayı meraklı bakışlarla izlemeye başlamıştı. Harin, üzerindeki o baskıcı bakışlardan fena halde rahatsız olunca adımlarını hızlandırıp yürümeye başladı. Ruan bu kez onu durdurmadı, arkasından peşinden hemen gitmedi. Birkaç saniye koridorun ortasında öylece bekledi, ardından onunla aynı yöne, kampüsün çıkışına doğru yürümeye başladı.

Kampüsün o serin, rüzgarlı bahçesine çıktıklarında Harin aniden adımlarını durdurup arkasına döndü. "Ruan."

"Evet," dedi Ruan, hemen durarak.

"Sana içimi kemiren tek bir şey soracağım."

"Sor, ne istersen sor."

"Benimle o ilk gün, o kafede tanıştığın an... Neden yüzlerce insan arasından tam olarak beni seçtin? Karşında kandırılması, oynanılması daha kolay, saf biri gibi mi görünüyordum?"

Ruan’ın yüzündeki o sarsılmaz ifade bir anda darmadağın oldu, yerini derin bir donukluğa bıraktı. Bu soru onu kelimenin tam anlamıyla tamamen hazırlıksız yakalamıştı. "Lütfen... Kendine de bana da böyle acımasız şeyler sorma."

"Sorun değil," dedi Harin, sesindeki o inançsızlıkla. "Cevap vermesene de olur, nasıl olsa sessizliğinden cevabımı fazlasıyla aldım."

"Benim için sorun Harin! Çünkü düşündüğün şey bir yalandan ibaret," diye çıkıştı Ruan. "Sana anlattım, sonrasındaki her şey gerçekti."

Harin başını umutsuzca iki yana salladı. "Benim sorumun cevabı bu dolambaçlı cümleler olmamalıydı Ruan."

Ruan birkaç saniye boyunca sessizliğe gömüldü. Karşısındaki bu kıza artık yeni bir yalan söylemek, gerçeği eğip bükmek istemiyordu; ama o ilk günkü çiğ gerçeği dürüstçe anlatmanın da hiç kolay olmadığını biliyordu. "İlk tanıştığımız gün... Seni, içindeki o dünyayı henüz tanımıyordum," diye başladı, sesi pürüzlenerek.

"Bu hâlâ sorumun tam cevabı değil."

Ruan derin bir nefes alıp itiraf etti: "Başta... Başta seni hayatımda kalıcı olacak, kalbimi teslim edeceğim biri olarak görmemiştim."

Bu itiraf, Harin’in yüzündeki o son mukavemeti de kırdı, gözleri anında yaşlarla doldu. "Demek... Demek en başından beri her şey bir yanılsamaymış. Doğruymuş..."

"Hayır, bak yine kelimelerimi cımbızla çekip yanlış anlıyorsun!" Ruan, hayatında ilk kez Harin’e karşı sesini biraz olsun yükseltmişti. Çaresizlikten ne yapacağını bilemiyordu. "Sen şu an o doğru olan kısmın sadece canını yakan küçük bir parçasını biliyorsun."

"O zaman bana o korktuğun, sakladığın diğer büyük kısmını anlat Ruan? Dinliyorum, anlatsana!"

Bu açık ve net davet karşısında Ruan’ın söyleyecek tek bir sözü, sığınacak tek bir cümlesi kalmadı. Söyleyeceği her kelimenin durumu daha da berbat edeceğini bilerek, kelimelerini bir bir yutmak zorunda kaldı.

Harin titreyen dudaklarını birbirine bastırdı, gözünden süzülen yaşı sildi. "Biliyor musun, ben en çok neye, hangi ara bu kadar kırıldığıma üzülüyorum?"

Ruan sessizce, kalbinin sıkışmasıyla onu dinledi.

"Ben senin bana güvenmeni, o arkandaki karanlık dünyada sırtını bana korkusuzca yaslamanızı istemiştim. Her şeye, herkese rağmen bana karşı dürüst olmanı... En çok, en çok sadece dürüst olmanı beklemiştim."

"Ben sana karşı zaten duygularımda dürüsttüm Harin."

"Ama sonradan öğrendim ki, sen bana aslında en temel konuda asla dürüst davranmamışsın Ruan."

Ruan’ın boğazı aldığı bu darbeyle tamamen düğümlendi. "Harin... Özür—"

"Hayır," diyerek kesti genç kız, başını hızla sallayarak. "Daha fazla bu konuyu deşip ikimizi de rezil etmeyelim. Ayrıca şu an senden hiçbir şey ifade etmeyen o kuru özürleri falan duymak istemiyorum."

"Ne duymak istiyorsun o halde? Söyle, ne söylememi istiyorsun?"

"Hiçbir şeyi."

Ruan derin, ciğerlerini yakan bir nefes aldı. Harin ise gözlerini kısa bir anlığına kapatıp yavaşça başını salladı.

"İşte aramızdaki asıl büyük sorun da bu Harin," dedi Ruan, fısıltıyla. "Benim ne söyleyeceğimi, kendimi nasıl savunacağımı asla duymak istemiyorsun. Hal böyleyken, duvarlarını bu kadar yükseltmişken sana kendimi, içimdeki o gerçeği nasıl izah edebilirim?"

Harin çantasını omzunda düzeltti, gözlerini ondan kaçırdı. "Yarın izah edersin... Ya da başka bir gün. Şimdi derse yetişmem gerekiyor, bırak."

Ruan, onun bu kararlı duruşu karşısında un ufak oldu. "Nasıl istersen..." dedi ve ekledi: "O doğru zamanın gelmesini, beni dinleyeceğin o günü inatla bekleyeceğim."

"Ben de öyle umuyorum," dedi Harin, sesindeki o buruk nihayetle.

Bu son sözlerin ardından arkasını döndü ve kampüsün kalabalığına karışarak hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ruan ise soğuk rüzgârın ortasında, olduğu yerde öylece tek başına kaldı. Şimdi her şeyi çok daha acı bir netlikle anlıyordu; Harin’i kaybetmesine neden olan şey geçmişindeki Seyou ya da aile bağları değildi. Onu asıl kaybedişi, koruma bahanesinin arkasına sığınıp en başından beri ondan her şeyi korkakça saklamış olmasıydı.

Tam o sırada, cebindeki telefonun sert ve ısrarlı titreşimiyle irkildi. Elini cebine atıp ekranı açtığında, üzerinde parıldayan o ismi gördü: Babası.

Telefonu kulağına götürürken sesi her zamanki gibi mesafeliydi: "Efendim."

Karşı taraftan, babasının o buz gibi, emir kipi içeren ve asla taviz vermeyen ciddi sesi duyuldu: "Bu akşam holdingdeki işlerini uzatmadan eve erken gel, Ruan."

Ruan kaşlarını çattı, içindeki huzursuzluk katlandı. "Neden? Bir sorun mu var şirketle ilgili?"

"Teleonda konuşulacak bir şey değil. Bu akşam evde, yüz yüze konuşmamız gereken son derece önemli bir konu var."

Ruan kısa bir duraksamanın, zihnindeki o gitgide büyüyen karanlık tereddüdün ardından cevap verdi: "Tamam... Gelmeye çalışacağım," diyerek aramayı soğukça sonlandırdı.

Telefonu cebine koyduğunda, Ruan’ın göğsünün tam ortasına mantıklı bir açıklaması olmayan, kapkara ve yoğun bir sıkıntı çöktü. Henüz kendisi de bilmiyordu ama o akşam o büyük malikanede babasından öğreneceği şey, sadece kendi hayatının akışını değil... Harin ile yeniden kurmaya, tırnaklarıyla kazımaya çalıştığı o yarım kalmış geleceği de en derinden, tamamen sarsacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.