İçeriğe geç

Sessizce Solmak

Bölüm 34 · 8 dk okuma

Sessizce Solmak

Bölüm 34

Bölüm 32 – Hesaplaşma

Bölümün Şarkısı: Bi' Tek ben Anlarım -Köfn

Bölüm 32 — Hesaplaşma

Ruan, Harin’in o ıssız arka bahçede kalbine bir bıçak gibi sapladığı o keskin sınırın üzerinden tam dört koca gün geçmesine rağmen tek bir mesaj bile atmadı, atamadı. Telefonunu her eline alışında parmakları istemsizce aralarındaki o eski, cıvıl cıvıl konuşma ekranına gidiyor, saatlerce yazıyor, siliyor, sonra en baştan bir şeyler karalayıp yine yok ediyordu. Harin’in o gün gözlerinden yaşlar süzülürken kurduğu "Beni arama, mesaj da atma," cümlesinde ne kadar ciddi, ne kadar kararlı olduğunu nihayet anlamıştı. Hayatında ilk kez bencilce duygularını bir kenara bırakıp sırf o istiyor diye onun arzusuna boyun eğiyor, susuyordu.

Ama bu sağır edici sessizlik, ikisine de zerre kadar iyi gelmiyordu.

Harin derslerine robotik bir şekilde giriyor, atölyedeki çizimlerini ruhsuzca tamamlıyor, arkadaşlarıyla kafeteryada oturup vakit geçiriyordu. Dışarıdan bakan biri için her şey tamamen yolunda, olması gerektiği gibiydi. Ancak ne zaman tek başına kalsa, ne zaman odasının sessizliğine gömülse, zihni bir plak gibi sarıp sarıp tekrar aynı boğucu döngüde dönüyordu.

"Sana her şeyi söyleyecektim, yemin ederim anlatacaktım."

Ruan'ın o çaresiz fısıltısı artık Harin için hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü bir şeyi sadece söylemek istemek aciz bir bahaneydi; o gerçeği cesurca karşındakinin yüzüne söylemek ise bambaşka, bambaşka bir yürek işiydi.

Öğleden sonra boğucu atölye havasından sıyrılıp dışarı çıktığında, kampüsün ana giriş kapısının önünde duran siyah, lüks bir araba Harin’in dikkatini çekti. Kalbi teklemişti. Bu araba... Günler önce Seyou’nun o kibirli adımlarla indiği arabanın aynısıydı.

Bakışlarını istemsizce, adeta bir mıknatıs gibi o tarafa doğru çevirdi. Çok geçmeden arabanın ağır kapısı açıldı ve içinden o her zamanki kusursuz, soğuk zarafetiyle Seyou indi. Harin onu görünce adımlarını bıçak gibi durdurdu. Bir an için arkasını dönüp fakülte binasına kaçmayı düşündü ama sonra içindeki o gururlu ses fısıldadı: Kaçmanın hiçbir anlamı yok. Artık hiçbir şeyden kaçmayacaksın.

Seyou da kalabalığın arasından sıyrılan o duru kızı anında fark etmişti. Hiç acele etmeden, doğrudan Harin’e doğru yürümeye başladı.

"Harin," dedi, sesinde bu kez o ilk gündeki üstten bakan tını yoktu.

"Merhaba," dedi Harin, omuzlarını dikleştirerek.

"Eğer... eğer vaktin varsa, birkaç dakika sakin bir yerde konuşabilir miyiz?"

Harin, göğsündeki o amansız tereddüt dalgasıyla boğuşsa da başını yavaşça sallayarak kabul etti. "Konuşalım."

Kampüsün o kalabalık caddesinden uzaklaşıp, ağaçların gölgelediği ıssız yürüyüş yoluna doğru yan yana geçtiler. Bir süre, aralarında hiçbir kelime olmadan sadece adımlarının taşa vuran ritmik sesleri duyuldu.

Sessizliği bu kez, beklendiği gibi Seyou bozdu. "Geçen gün... o bahçede sana söylediklerim yüzünden bana hâlâ çok kızgınsın, biliyorum."

Harin, sahte nezaketlere sığınmayacak kadar yorgundu; dürüst davrandı: "Evet, kızgınım."

Seyou adımlarını durdurdu ve yüzünü tamamen Harin’e döndü. "Belki de o gün öylece gelip o kelimeleri yüzüne vurmamalıydım. Hata ettim."

"Öyleyse neden anlattın ki?" Harin’in sesinde haklı bir sitem vardı. "Amacın canımı yakmak değilse, neden tüm bunları bilmemi istedin?"

Seyou birkaç saniye boyunca bakışlarını kaçırıp sessizliğini korudu, ardından derin bir iç çekti. "Çünkü ben de... Yıllar önce senin şu an hissettiğin o aynı çaresizliği, o aynı kandırılmışlık hissini birebir yaşadım Harin."

Harin kaşlarını hafifçe çatarak ona baktı. "Ne demek istiyorsun?"

"Ruan... Ruan hiçbir zaman duygularını, içindeki o canavarları kolayca anlatabilen bir adam olmadı," dedi Seyou, gözlerinde beliren eski bir acıyla. "Ne zaman hayatında büyük bir sorun çıksa, ne zaman köşeye sıkışsa karşısındakiyle konuşup çözmek yerine hep kaçmayı ya da o aşılmaz buz duvarlarının arkasına kapanmayı seçti." Dudaklarına buruk bir gülümseme kondurdu. "Bizim aramızdaki o yıllara dayanan ilişkinin bitmesinin, tamamen çürümesinin en büyük sebebi de buydu zaten."

Harin, tek bir kelime bile etmeden dikkatle onu dinliyordu. Karşısındaki bu mağrur kadın, ilk kez maskesini indiriyor ve kendisini bu kadar çıplak bir şekilde açıyordu.

"Babalarımız yıllardır yeraltı gibi karanlık iş ortaklıkları yürütüyor. Ben Ruan’ı çocukluğumdan beri tanıyorum," diye devam etti Seyou. "Etrafımızdaki herkes, ailelerimiz, ortaklarımız bir gün bizim evleneceğimizi, o şirketlerin bu şekilde birleşeceğini düşünüyordu. Klasik, zengin ailelerin çocukluk zırvalamaları işte..."

Harin, gözlerini onun gözlerine dikti. "Sonuçta o zırvalamalara bir zamanlar sen de inanıyordun, değil mi?"

"Evet... Bir zamanlar, çok uzun zaman önce ben de deli gibi inanıyordum."

"Peki ya Ruan?" Harin’in sesi kısıldı. "Eminim o da seninle aynı geleceği hayal ediyordu."

Seyou bakışlarını yavaşça yere, ayaklarının ucuna indirdi. "Bu kadar emin konuşma bence. Sence Ruan, başkalarının onun için yazdığı o tarz geleceklere, o zoraki evlilik planlarına kafa yoracak, boyun eğecek bir adam mı?"

Bu cümle Harin’in dikkatini fena halde çekmişti. Merakına yenik düşerek, Seyou'nun devam etmesini ister gibi kafasını hafifçe salladı.

"Sonra... Sonra aniden sen çıktın onun karşısına," dedi Seyou, bakışlarını yeniden genç kıza çevirerek.

Harin’in göğüs kafesi bu cümleyle birlikte bir kez daha daraldı, kalbi sıkıştı. Seyou araya hiçbir sessizlik girmesine izin vermeden hızla devam etti:

"Geçen gün sana, onun en başta seni ciddiye almadığını, sadece benden ve babasından kaçmak için bir sığınak olarak gördüğünü söylemiştim, hatırlıyorsun değil mi?"

"Evet, unutmadım."

"O gün... O gün benim bildiğim, uzaktan gördüğüm kadarıyla doğru olan buydu," dedi Seyou, sesine çöken o garip teslimiyetle. Bir an durdu, gözlerini kıstı. "Ama son dört gündür onun ne hâle geldiğini gördükçe... Yanıldığımı çok acı bir şekilde anladım Harin."

Harin şaşkınlık ve şüphe dolu gözlerle ona baktı. "Nasıl yani? Ne demek yanıldım?"

"Çünkü o bencil adam, seni tanıdıkça, senin o duru dünyana girdikçe tamamen değişti. Yani en azından benim yıllardır tanıdığım o buzdan adama kıyasla uzaktan öyle görünüyor." Seyou derin, sarsıcı bir nefes aldı. "Bunu kabul etmek, benim gibi gururlu bir kadın için hiç kolay değildi, inan bana. Çünkü onun o karanlık hayatına, o zor günlerine yıllardır sadece ben eşlik ediyordum. Benimle büyümüştü."

Seyou’nun gözlerinde ilk kez saf bir dürüstlük parıldadı. "Sen ise... Sen sadece birkaç ay içinde onun yıllardır kimsenin dokunmasına izin vermediği o katı düzenini, o sarsılmaz dünyasını altüst ettin. Benim yıllarca çabalayıp da yapamadığım o dönüşümü, sen sadece aylar içerisinde, hiçbir şey yapmadan başardın."

Harin, duyduğu bu sarsıcı itiraflar karşısında tek bir kelime bile söyleyemedikten öylece kalakaldı. Seyou’nun yüzünde ne o eski kibirli öfke vardı ne de ucuz bir kıskançlık. Sadece her şeyi kaybetmiş, mağlubiyeti tamamen kabullenmiş bir kadının derin yorgunluğu okunuyordu.

"Ruan seni gerçekten çok seviyor, Harin. Bunu canım yana yana görebiliyorum."

Harin, hayatı boyunca bu kadının dudaklarından böyle bir cümleyi duymayı asla ama asla beklemiyordu. Göğsündeki o sızı dalgası yeniden harladı.

"Ama..." Seyou’nun ses tonu aniden eski ciddiyetine ve sertliğine geri döndü. "...Ama bu gerçek, onun sana karşı yaptığı o korkakça yanlışı, o koca yalanı zerre kadar değiştirmiyor. Ne olursa olsun, neyden korkarsa korksun o sana gerçeği en başında söylemeliydi. Seni bu duruma düşürmemeliydi."

Harin’in gözleri bir kez daha bulutlandı, yaşlar kirpiklerinin ucuna birikti. "Ben de... Ben de sadece en başından beri ondan bunu, o küçük dürüstlüğü bekliyordum," diye fısıldadı.

Seyou başını anlayışla salladı. "Biliyorum."

Tam o sırada, rüzgârın uğultusunu yırtan, birkaç metre öteden gelen o son derece tanıdık, öfkeli ses bahçede yankılandı:

"Seyou!"

İki genç kız da aynı anda irkilerek sesin geldiği yöne döndü. Ruan, gözlerinde adeta şimşekler çakarak, büyük ve son derece hızlı adımlarla yanlarına doğru geliyordu. Yüzündeki o mermer ifade, her zamankinden çok daha sert, çok daha tehlikeliydi.

Ruan, Seyou’nun tam önünde durduğunda nefes alışverişleri bile öfke doluydu. "Sana bir daha... Bir daha ne sebeple olursa olsun Harin’le konuşmamanı, onun karşısına çıkmamanı söylemiştim!" diye gürledi.

Seyou, onun bu parlamasına karşı o sarsılmaz sakinliğini hayran olunası bir soğukkanlılıkla korudu. "Sadece iki medeni insan gibi selam vermek istedim Ruan, sakin ol şampiyon. Bu neyin öfkesi?"

"Yine beni kötülemek, bizi tamamen bitirmek için kıza arkamdan neler zırvaladın, ne yalanlar söyledin?" Ruan’ın yumrukları sıkılmıştı.

"Öyle mi? Yalan mı?" Seyou bir anda sesini yükselterek, tüm gücüyle Ruan'ın gözlerinin içine baka baka konuşmaya başladı: "Sen korkakça sustun, ona tek bir gerçeği bile anlatmadın diye birilerinin ona doğruları söylemesi gerekiyordu Ruan! Ben sadece sana o yapamadığın şeyi yaparak kolay yoldan yardım ettim, o kadar!"

Ruan’ın çenesi öfkeden öyle bir gerildi ki kemiklerinin sesi duyulacaktı neredeyse. "Bu durum, bizim hayatımız seni ne ilgilendirir? Bu sana mı kaldı?"

"Hayır Ruan!" Seyou gözlerini bir an bile ondan ayırmadan, adeta meydan okurcasına üzerine yürüdü. "Tam da bana kaldı canım! Benim zamanında canımı nasıl yaktıysan, o duvarlarının arkasında beni nasıl çürüttüysen... Şu an karşında duran o masum kızın da canını aynı şekilde yakmana müsaade etmek istemedim!" Ruan’ın araya girmek için dudaklarının aralanmasına fırsat vermeden, parmağını göğsüne doğru sallayarak devam etti:

"Bana yaşattığın o belirsizlik cehennemini, o koca yalnızlığı ona da yaşatmanı istemedim. Sen etrafındaki herkesi, insanları kendi karanlık çevrene göre piyon gibi yönlendirebileceğini, parmağında oynatabileceğini sanıyorsun Ruan..."

Seyou, son ve öldürücü darbesini vurdu: "Ama o korkakça sakladığın gerçeklerin er ya da geç, en çirkin haliyle ortaya çıkacağını her seferinde unutuyorsun!"

Ruan, duyduğu bu ağır ve baştan aşağı doğru olan cümleler karşısında tek bir kelime bile cevap veremedi. Dudakları kilitlendi, gözlerindeki o öfkeli parıltı yerini derin bir çaresizliğe bıraktı.

Harin ise sessizce, ikisinin arasında esen o amansız geçmiş fırtınasını izliyordu. Ve o an, zihnindeki o puslu bulutlar tamamen dağıldı. Artık her şeyi çok daha net anlıyordu.

Onların arasındaki asıl büyük sorun Seyou’nun varlığı ya da geçmişten çıkıp gelmesi değildi. Asıl büyük sorun; Ruan’ın kendi geçmişinin o karanlık hayaletlerinden korkakça kaçmaya çalışırken, bugünü, yani kendisini ve aralarındaki o tertemiz aşkı da acımasızca yaralamasıydı.

Harin, o ağır sessizliğin içinde yavaşça, adımlarını geriye doğru çekerek aralarındaki mesafeyi açtı. "Ben... Ben gidiyorum," dedi, sesi fısıltı gibi çıksa da rüzgârda netçe duyuldu.

Ruan, onun uzaklaşan adımlarını fark ettiği an Seyou’yu tamamen unutup büyük bir panikle ona döndü. "Harin... Harin lütfen, gitme, yalvarırım dinle..."

Harin başını iki yana salladı, gözlerinden süzülen yaşları bu kez gizleme gereği duymadı. "Şu an... Şu an seninle konuşursak Ruan, ikimiz de birbirimizi asla tamir edemeyeceğimiz kadar çok inciteceğiz."

Genç kızın sesi bu kez inanılmaz derecede sakin, durgun ve net çıkmıştı. Ama o sesin altındaki, içinde yanan o devasa ateşi, uğradığı o büyük yıkımı dünyada bir kendisi, bir de Allah biliyordu.

Harin arkasını döndü ve kampüsün çıkışına doğru, adımlarını bir an bile ikilemeden yürümeye başladı.

Ruan, içindeki o delice gitme isteğine rağmen peşinden tek bir adım bile atamadı; sadece arkasından süzülüp giden o narin siluete bakmakla yetindi. Hayatında ilk kez, dünyadaki her şeyden çok sevdiği o insanın, kendi hataları yüzünden kendisinden adım adım uzaklaşmasını hiçbir şey yapamadan sessizce izlemek zorunda kalıyordu.

Ve Ruan, o gri gökyüzünün altında tek başına kalırken çok iyi biliyordu ki; bu sağır edici çaresizlik, hayatı boyunca göreceği en ağır, en kusursuz cezalardan biriydi.

Ve en acısı da... Bunu sonuna kadar hak ettiğini biliyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.