İçeriğe geç

Sessizce Solmak

Bölüm 33 · 7 dk okuma

Sessizce Solmak

Bölüm 33

Bölüm 31 – Sınır

Bölüm 31 — Sınır

Üst üste üç uzun gün boyunca Harin ile Ruan aynı fakülte koridorlarından geçti, aynı taş yollarda yürüdü, aynı kalabalık kantinden kahve aldı. Buna rağmen aralarında tek bir kelime, tek bir selam dahi geçmedi.

Ruan her sabah kampüse adım attığında gözleriyle onu uzaktan, gizlice takip ediyordu. Yanına gitmek, her şeyi anlatıp o omuzlarındaki yükü hafifletmek istiyor; sonra Harin’in kendisine verdiği o mesafeli, kırgın emri hatırlayıp olduğu yerde çakılı kalıyordu. Hayatında ilk defa bencilce davranmayı bırakıp susmayı seçmişti. Çünkü bu kez alelade kelimelerin, geç kalınmış itirafların her şeyi sihirli bir değnek gibi düzeltemeyeceğini çok iyi biliydi.

Harin ise tüm gücüyle onu görmemeye, dünyasından silmeye çalışıyordu. Aslında her anını, her hareketini ezbere görüyordu. Sadece içindeki o devasa kırgınlığı, Ruan'ı tamamen görmezden gelerek hafifletebileceğine inanıyordu. En azından kendisini bu aciz şekilde avuttuğunu hissediyordu. Ruan’ın kantinde her zamanki pencere kenarı masaya oturduğunu, ders çıkışlarında kalabalığın arasından birkaç kez kendisine çaresizce baktığını, hatta bir gün elindeki kahveyi alırken istemsizce ona doğru yürüyüp sonra son anda yönünü değiştirdiğini bile fark etmişti.

Bunların hepsi aralarında sessiz bir alışkanlık haline gelmişti. Ne olurdu sanki hep onun o ilk tanıdığı, duvarlarının ardında masum bir çocuk saklayan Ruan’ı olarak kalsaydı? Dünyanın sonu mu gelirdi sanki?

Ama aklı hâlâ aynı çıkmaz sokaktaydı: "Bana neden en başında söylemedin?"

O soru içindeki cevabını bulmadan, hiçbir şey eskisi gibi duru olamazdı. Lakin zaten asıl acı cevap ortada değil miydi? Onu kandırmak, onun tertemiz hisleriyle oynamak istemişti. Cevaplar kapı gibi, tüm çıplaklığıyla karşısındaydı işte.

Son dersin bitiş zili çaldığında Harin çantasını omzuna takıp hızla fakülteden çıktı. Kampüs her zamanki gibi hıncahınç kalabalıktı. Öğrenciler gruplar hâlinde gülüşerek yürüyor, haftanın yorgunluğunu arkalarında bırakmaya çalışıyorlardı.

Harin merdivenlerden tam ineceği sırada, arkasından gelen o pürüzsüz, aşina olduğu ses kalbini titretti:

"Harin."

Adımlarını bıçak gibi durdurdu ama hemen arkasına dönmedi. Göğsünü sıkıştıran havayı derin bir nefesle dışarı üfledikten sonra yavaşça arkasını döndü.

Ruan, aralarında sadece birkaç adım bırakacak şekilde uzağında duruyordu. Yüzünde, günlerdir uykusuz gecelerden taşıdığı o koyu, bitkin yorgunluk dalga dalga okunuyordu.

"Birkaç dakikanı... sadece birkaç dakikanı bana ayırabilir misin?" diye sordu, sesi adeta ricacı gibiydi.

Harin, içindeki o amansız tereddütten sonra başını yavaşça salladı. "Tamam."

Göz hapsinde oldukları kalabalıktan uzaklaşarak, kampüsün o kimsenin uğramadığı sakin arka bahçesine doğru yan yana yürüdüler. Dev yaşlı ağaçların altında, boyaları dökülmüş eski ahşap bir bank vardı. Ruan o banka oturup başını kaldırarak Harin’e baktı. Onun da yanına oturmasını bekliyordu. Ancak Harin, aralarındaki o mesafeyi korumak istercesine ayakta kalmayı tercih etti.

Ruan başını hafifçe eğip onun bu net tavrını, bu sessiz reddedilişini kabullendi. "Nasıl istersen..." dedi usulca.

Aralarında, sadece rüzgârın yaprakları hışırdatan sesinin doldurduğu birkaç saniyelik ağır bir sessizlik oluştu. Sonunda, içindeki zehri akıtmak istercesine konuşmaya başlayan Harin oldu.

"Sana tek bir şey sormak istiyorum."

Ruan kafasını kaldırıp genç kızın dolmaya hazır gözlerine baktı. "Seni dinliyorum."

"Benimle tanıştığında, hayatıma o ilk adımı attığında... Seyou hâlâ senin hayatında var mıydı?"

Ruan’ın mermer gibi sert hatları bu soruyla birlikte iyice gerildi. Bu sorunun er ya da geç geleceğini tahmin etmişti ama bu kadar doğrudan, bu kadar yalın bir şekilde yüzüne vurulacağını beklemiyordu.

"...Vardı," dedi Ruan, sesi boğazında düğümlenerek.

Bu tek kelimelik dürüstlük, Harin’in içinde kalan o son ümit kırıntılarının da büyük bir gürültüyle kırılmasına yetti. "Demek... demek her şey doğruymuş."

"Beni tam olarak dinlemeden, o kadının kelimeleriyle yargılama lütfen Harin."

"Daha neyi yargılamayayım ki Ruan? Her şey, tüm o çirkinlik olduğu gibi ortada zaten..." Harin bu kez sesini yükseltmedi, öfkeyle bağırmadı. Öyle sakin, öyle durgun konuşuyordu ki; belki de bu yüzden kelimeleri Ruan'ın göğsüne çok daha ağır batıyordu.

"Önce beni sakince dinlemeni istiyo—"

Harin, onun cümlesini tamamlamasına, kendini aklamasına izin vermeden kelimelerini sıralamaya başladı:

"Ben senin geçmişine takılmıyorum Ruan. Senin geçmişin benim zerre umurumda değil. Benden önce kimi sevdiğin, kiminle birlikte olduğun, ne yaşadığın inan beni ilgilendirmez. Her insanın bir geçmişi var, olabilir... Ben buna zerre kızmıyorum."

Ruan gözlerini bir an bile ondan ayırmadan, suçlulukla onu izliyordu.

Harin dudaklarında bir jilet kesiği gibi duran acı bir tebessüm kondurdu yüzüne. "Benim canımı yakan, gözlerimin içine baka baka benimle oynaman Ruan. Asıl büyük sorun bu. Bu kısa sürede bana bağlanman, sana körü körüne inanmam için elinden gelenin fazlasını yaptın. Hoş... elinden geleni yapmasan bile ben sana bir şekilde yine bağlanırdım. Karşında çocuksu duygularıyla hareket eden aptal bir kız var çünkü. Muhtemelen bu yüzden beni kendine en kolay av olarak seçtin."

Harin tam o an ağlayacak gibi oldu, hıçkırıkları boğazına dizildi ancak kendini büyük bir iradeyle tuttu. Çünkü bir kez daha Ruan’ın önünde güçsüz, zavallı bir çocuk gibi görünmek istemiyordu. Derin bir nefes alıp iç geçirdi.

Ruan aradaki bu yakıcı sessizliği bozup bir şeyler söylemek için dudaklarını araladı, fakat Harin onun konuşmasına yine fırsat vermedi:

"Ve en acısı, en gurur kırıcı olanı ne biliyor musun? Ben tüm bunları senin o dürüst sandığım sesinden değil; eski sevgilinden, daha doğrusu benimle oynarken hayatında tutmaya devam ettiğin o kızdan öğreniyorum."

"İşte benim canımı en çok acıtan, beni sırtımdan vuran şey tam olarak bu." Harin, sol gözünden süzülen o tek damla yaşın akmasına izin verdi ama Ruan fark etmeden elinin tersiyle hızlıca sildi. Lakin Ruan, genç kızın nefes alışverişlerindeki o en ufak titremeye kadar onu ince ince, canı yana yana takip ediyordu zaten.

Ruan ciğerlerini yırtarcasına derin bir nefes aldı. "Sana her şeyi söyleyecektim, yemin ederim anlatacaktım."

"Ne zaman?" Harin’in sesi ilk kez bu kadar net bir şekilde titredi. "Benden tamamen hevesini alıp, beni iyice tükettikten sonra çekip gittiğin zaman mı?"

Ruan bu ağır itham karşısında tek bir kelime bile cevap veremedi. Harin kırgınlığında sonuna kadar haklıydı, ancak o son cümlesinde çok haksızdı. Belki ilk zamanlar, daha birbirlerine bu kadar kök salmadan önce her şeyi bırakıp çekip gitmeyi düşünmüştü. Ama Harin’i tanıdıkça, onun o duru ruhuna dokundukça, Ruan onunla geleceğe dair planlar bile yapmıştı zihninde. Keşke açık açık, en başında her şeyi anlatsaydı; belki Harin yine üzülecekti ama en azından böyle sırtından vurulmuş gibi hissetmeyecekti.

Ruan her gün kendi kendine "yarın anlatırım" demişti. Ama o korkakça sığınılan yarın, hiçbir zaman gelmemişti.

Harin başını iki yana salladı, gözlerindeki o inançsızlıkla. "Tek bir sözüne, tek bir bakışına bile güvenemiyorum artık Ruan. Ve inan bana... içimde sana yeniden güvenmek için çabalayacak o gücü, o isteği bile bulamıyorum."

"Güveneceğiz Harin," dedi Ruan, öne doğru bir adım atarak. Sesinde yalvaran bir ton vardı. "Tekrardan bana güvenmen, o ürkek sırtını bana yaslaman için elimden gelenin fazlasını, her şeyi yapacağım."

"Hayır." Harin’in gözleri tamamen bulutlansa da ağlamamak için direniyordu. "Sana olan güvenimi, benim hislerimi bu kadar çok düşünseydin, şu an ikimiz bu ıssız bahçede çok daha farklı bir yerde olabilirdik."

"Seni kaybetmekten ölesiye korktum," diye fısıldadı Ruan.

"Ruan..." Harin ilk kez onun adını bu denli büyük, bu denli iyileşmez bir kırgınlıkla telaffuz ediyordu. "İnsanlar sadece birbirlerine yalan söylediği için değil... Gerçekleri korkakça sakladığı için de kaybedilir."

Bu büyük ve olgun cümle, Ruan’ın göğsündeki tüm nefesi kesti. Çünkü Harin haklıydı. Hem de sonuna kadar.

Harin omzundaki çantasının askısını son kez düzeltti, duruşunu dikleştirdi. "Ben... biraz tek başıma kalmak, kafamı dinlemek istiyorum."

Ruan’ın yüzündeki o az önceki umut kırıntısı da tamamen soldu. "Harin, yapma..."

"Hayır," dedi genç kız, bu kez gözlerini doğrudan onun gözlerinin içine sabitleyerek. "Bu sefer senin istediğin, senin yönettiğin o senaryo olmayacak. En azından bana bu kadarlık bir saygıyı, bu kararı layık görebilirsin Ruan."

Bu söz, Ruan’ın ruhuna beklediğinden çok daha ağır, çok daha öldürücü bir darbe indirdi.

"Bir süre beni arama."

"Mesaj da atma."

"Yapma bunu bize..." Ruan’ın sesi artık neredeyse duyulmaz bir fısıltıya, bir yalvarışa dönmüştü.

"Çünkü..." dedi Harin, göz yaşları sessizce akarken. "...Çünkü seni her gördüğümde, o telefonuma her baktığımda yaşadığımız o güzel anlar değil; arkamdan sinsice sakladıkların geliyor aklıma."

Harin arkasını döndü. Taş yolun üzerinde iki büyük adım attı. Sonra bir anlığına duraksadı. Arkasına dönüp bakmadan, rüzgârın uğultusuna karşı son sözünü bıraktı:

"Seyou’nun geçmişinde ya da hayatında olmasına değil Ruan... Benim sana karşı olan o tertemiz duygularımı bir oyuncak, bir kaçış gibi görmen kırdı, yıktı beni."

Ve adımlarını hızlandırıp yürümeye devam etti, arkasında koca bir enkaz bırakarak.

Ruan olduğu yerde, o soğuk rüzgârın ortasında öylece çakılı kaldı. Peşinden koşmak, onu belinden yakalayıp göğsüne bastırmak istedi ama ayakları sanki taşa dönüşmüş gibi tek bir adım dahi atamadı.

Çünkü Harin ilk kez ondan sadece fiziksel olarak uzaklaşmıyordu.

Aralarına, aşılması imkansız, keskin kalınlıkta buzdan bir sınır çiziyordu. Ve Ruan çok iyi biliyordu ki; eğer o sınırı bencilce aşmaya çalışırsa, Harin’i hayatı boyunca bir daha asla kazanamayacak şekilde tamamen kaybedecekti.

Kampüs yavaş yavaş boşalırken, akşamın gri karanlığı bahçeye çökerken Ruan o eski bankın önünde tek başına kaldı. Titreyen elini cebine atıp telefonunu çıkardı. Harin’in sohbet ekranını açtı. Parmakları, klavyedeki harflerin üzerinde uzun süre çaresizce bekledi.

Sonra derin bir iç çekerek tuş kilidine bastı ve telefonu yeniden cebinin derinliklerine fırlattı. Biraz daha konuşmak, gerekirse sabaha kadar tartışmak, canını acıtan o hatayı hemen, o an düzeltmek istiyordu... Ama karşısındaki sınır, artık kelimelerle yıkılamayacak kadar büyüktü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.