İçeriğe geç

Sessizce Solmak

Bölüm 32 · 7 dk okuma

Sessizce Solmak

Bölüm 32

Bölüm 30 – Kaybetme Korkusu

Bölüm 30 — Kaybetme Korkusu

Ruan, telefonun yanan ekranına bakarak bir saati aşkın süredir tek bir milim bile kımıldamadan cevap bekliyordu. Mesajını göndermesinin üzerinden koca bir asır geçmiş gibiydi ama Harin’den en ufak bir geri dönüş, küçük bir işaret bile gelmemişti.

Eskiden olsa zihnini bu denli kemiren senaryolar yazmazdı. "Harin'in işi vardır" derdi, "Ders çalışıyordur, atölyededir ya da telefonu sessizdedir" diye düşünür, hayatına devam ederdi. Ama artık aralarındaki zemin tamamen kaymıştı. Çünkü Harin son zamanlarda bunu ilk defa yapmıyordu; onun varlığını, kelimelerini ve uzattığı eli istikrarlı bir şekilde görmezden geliyordu.

Ve Ruan, bu sağır edici sessizliğin arkasında yatan o asıl uğursuz nedeni tahmin etmekten ölesiye korkuyordu.

O gece odasında tek bir an bile uyuyamadı. Yatağın içinde dönüp dururken defalarca, adeta bir refleksle telefonunu kontrol etti. Ancak her seferinde karşısına çıkan tek şey, yüzüne vuran o aynı donuk ve boş ekran oldu. Sabaha karşı yorgunlukla yataktan kalkıp pencerenin önüne geçti. Şehrin sarı ışıkları puslu gecede hâlâ yanıyordu; dışarıdaki insanlar için sıradan, sakin bir geceydi.

Ama onun için bir cehennemden farksızdı. Çünkü hayatında ilk defa, tüm gücüne ve iradesine rağmen kontrol edemediği, ellerinin arasından kayıp giden bir şeyler vardı.

Ertesi gün kampüsün bahçesinden içeri adım attığında, Ruan’ın gözleri anında hedef her zamanki gibi onu aradı ve buldu. Harin, fakülte önünde arkadaşlarıyla ayakta durmuş, kısık sesle bir şeyler konuşuyordu. Ruan adımlarını doğrudan oraya kırdı. Genç kız onun yaklaştığını hissedince bakışlarını yavaşça arkadaş grubundan ayırıp ona çevirdi.

Eskiden Ruan’ı gördüğü an Harin’in o duru gözlerinde hemen sıcacık bir parıltı, heyecanla yanıp sönen minik minik ışıklar belirişirdi. Şimdi ise karşısında sadece yabancı birine bakar gibi donuk, kısa bir bakış vardı.

"Merhaba," dedi Harin, sesini düz tutarak.

Bu kadar mı cidden? Bir kelimelik, buz gibi bir merhaba mı?

Ruan, onun bu aşırı mesafeli tavrı karşısında birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi, tamamen afalladı. İçindeki fırtınayı bastırmaya çalışarak, "Konuşabilir miyiz biraz?" dedi.

Harin omuzundaki çantasının askısını sıkarak arkadaşlarına kısa bir bakış attı. "Birazdan dersim başlayacak, girmem gerekiyor."

"Beş dakika... Yemin ederim beş dakika bile sürmez."

"Ruan..." Harin'in sesindeki o derin, ruhsal yorgunluk Ruan’ın kelimelerini boğazına dizdi, onu anında durdurdu. "Şu an seninle konuşmak istemiyorum."

Bu net cümle, Ruan için beklediği her türlü ağır hakaretten çok daha yıkıcıydı. Çünkü Harin, hayatlarında ilk kez ondan açıkça kaçıyordu.

"Neden?" diye sordu Ruan, gözlerinin içine bakarak. "Neden benden kaçıyorsun?"

Harin başını kaldırıp doğrudan onun koyu gözlerinin en derin yerine baktı. Ve Ruan, o bakışta kök salmış o koca kırgınlığı ilk kez bu kadar çıplak gördü.

"Bunu gerçekten... hiçbir şey bilmiyormuş gibi bana soruyor musun?" dedi Harin, sesi titreyerek.

Ruan sustu. Çünkü sorunun arkasındaki imayı, cevabın nereye çıkacağını çok iyi biliyor gibiydi. Ama yine de o gerçeği Harin’in dudaklarından duymaktan korkuyordu.

"Harin, bak—"

"Ben sana tüm kalbimle güvenmeye çalıştım, Ruan," diye kesti sözünü genç kız. "Sana defalarca, etrafımdaki herkesi karşıma alarak inandım, güvendim."

Ruan’ın yüzündeki o sert, taviz vermez ifade bir anda dağıldı, yerini derin bir endişeye bıraktı. "Ne demek istiyorsun Harin? Ben senin güvenini ne zaman, nasıl boşa çıkardım?"

Harin ciğerlerini yakan derin bir nefes aldı, gözlerindeki yaşları inatla geri itti. "Hayatında... benden önce, hatta benimle tanıştığında bile bir başkası olduğunu bilmiyordum."

Ruan, duyduğu bu cümleyle olduğu yerde adeta çakılı kaldı. Bir an için bilinci öyle bir sersemledi, zihni öyle bir darbe aldı ki ne diyeceğini, nasıl bir savunma yapacağını bilemedi. Dudakları aralandı ama boğazından zar zor tek bir isim dökülebildi:

"Seyou mu? O mu anlattı bunları sana?"

Bu ismi Ruan'ın dudaklarından teyit eder gibi duymak, Harin’in yüzünün daha da düşmesine, içindeki o son ümit kırıntısının da yok olmasına yetti. "Demek... demek her şey doğruymuş."

"Hayır! Onun sana neyi, hangi yüzle anlattığını bilmeden, kafanda kurduğun o doğruluğu nasıl hemen kabul edebilirsin Harin? Beni dinlemeden nasıl yargılarsın?"

"O zaman anlat!" diye çıkıştı Harin, göz yaşları sonunda yanaklarından süzülürken. "Anlat Ruan, dinliyorum!"

Ruan, o an hemen cevap veremedi. Dudakları mühürlenmiş gibi öylece kalakaldı. İşte Harin’in canını en çok acıtan, ruhunu asıl paramparça eden şey de tam olarak buydu: O birkaç saniyelik, uçurum gibi derin sessizlik... Çünkü bazen bir insanın verecek hiçbir cevabının olmaması, dünyadaki en büyük, en net cevaptı.

"Ruan, ben senin geçmişini asla sorgulamıyorum," dedi Harin, sesindeki kırgınlığı gizlemeyerek. "Evet, bir geçmişin olabilir, hayatına birileri girmiş olabilir, bunu anlayabiliyorum. Ama canımı yakan şey, sen benimle konuşurken, bana o adımları atarken bana karşı her konuda dürüstmüşsün, dünyanda benden başka hiçbir gölge yokmuş gibi hissettirdin."

Ruan suçlulukla başını öne eğdi. "Ben... niyetim asla o değildi..."

"Hayır," dedi Harin kararlılıkla. İlk kez onun sözünü bu kadar sert ve net kesiyordu. "Bu sefer sadece sen susacaksın ve beni dinleyeceksin Ruan."

Ruan çaresizce başını kaldırıp sustu.

"Biz birbirimizi tanımaya çalışırken, o ilk günlerde senin benim hakkımda ne düşündüğünü, beni sadece bir kaçış olarak görüp görmediğini biliyor muydum ben? Hayır. Ben senin hakkında, senin hayatın hakkında hiçbir şeyi doğru düzgün bilmeden sana kalbimi açtım."

Genç kızın bu haklı isyanı, Ruan’ın göğsünün tam ortasına ok gibi işledi. Çünkü Harin baştan aşağı haklıydı; onu koruma bahanesinin arkasına sığınıp en büyük haksızlığı yine kendisi yapmıştı.

"Harin..." diye mırıldandı, elini ona doğru uzatarak.

"Sadece... biraz uzak durmak istiyorum senden," dedi Harin, bir adım geri çekilerek. "Kafamı toparlamak, bazı şeyleri, bu yaşadıklarımızı uzun uzun düşünmek istiyorum. Şu an senden uzak kalmaktan başka hiçbir şey istemiyorum."

Ruan’ın gözlerindeki o sarsılmaz bakış bir anda büyük bir yıkımla değişti. "Uzak durmak mı?"

"Evet."

"Ne kadar? Ne kadar sürecek bu?"

Harin bu can havliyle sorulan soruyu tamamen görmezden geldi, cevap vermedi. "Dersim başlayacak, gidiyorum," dedi ve arkasını dönerek hızlı, aceleci adımlarla fakülte binasına doğru yürümeye başladı.

Harin bu soruya cevap verememişti çünkü bu uzaklığın sınırını kendisi de bilmiyordu. Sadece şu an, Seyou'nun o ağır cümlelerinden sonra Ruan’ın yüzüne eskisi gibi masum, eskisi gibi güven dolu gözlerle bakamıyordu.

O günden sonra Ruan, içindeki tüm her şeyi yakıp yıkma isteğine rağmen Harin’in aldığı bu karara, onun isteğine saygı göstermek için canını dişine taktı. Ama bu onun gibi bencil ve korumacı büyütülmüş bir adam için katlanılması imkansız bir azaptı.

Çünkü Harin hayatından tamamen çıkıp gitmemişti; her gün aynı kampüste onu görüyordu. Her gün yanına gidip her şeyi anlatmak, onu sarmalamak istiyordu ama her seferinde tam adım atacakken kendini zorlukla durduruyordu. Çünkü hayatında ilk defa, bir kadının sadece sevgisini değil, asıl ayakta tutan şeyi; yani güvenini kaybettiğini çok acı bir şekilde anlamıştı.

Akşam holding binasına, babasının yanına gittiğinde bile ruhu tamamen başka bir yerde, o sessiz koridorlardaydı. Babası, önündeki kalın dosyalardan başını kaldırmadan oğlunun elindeki kalemi masaya sabitlemiş dalgınlığını fark etti.

"Bir sorun mu var Ruan?" dedi adam, o her zamanki soğuk tınısıyla.

Ruan başını yavaşça kaldırdı. "Hayır. Yok bir şey," dedi kestirip atarak.

Babası gözlerini kısıp ona buz gibi bir ifadeyle baktı. "Yine o kısa, anlamsız cevaplar..."

Ruan sessiz kaldı, cevap vermedi. Bazı insanlar dışarıya karşı güçlü ve sarsılmaz görünmek için her acıyı, her sırrı içlerinde biriktirirdi, Ruan da öyleydi. Ama artık bunun bir güç gösterisi olmadığını, aksine büyük bir korkaklık olduğunu anlamaya başlıyordu. Benez bazen asıl güçlü olmak... Korkup kaçmak ya da insanları uzaklaştırmak değil, ne pahasına olursa olsun kalmayı ve yüzleşmeyi seçmekti.

Ve o, Harin için ne olursa olsun kalacaktı.

O gece Harin, odasında yatağının üzerine oturmuş, telefonunu elinde tutarak eski mesajlaşmalarına bakıyordu. Ruan’ın ona attığı o ilk, mesafeli ama merak dolu mesajlar... Birlikte içtikleri o ilk çekingen kahveler... Yağmurun altında ilk kez beraber içtenlikle güldükleri o güzel gün... Hepsi, o dijital satırların arasında canlılığını koruyarak hâlâ oradaydı.

Kalbi, onun sesini duyduğu an her şeyi unutup onu affetmek, yeniden göğsüne sığınmak istiyordu. Ama aklı, bir zehir gibi sürekli aynı yıkıcı soruyu sormaya devam ediyordu: "Bu yaşadığımız güzel şeylerin hepsi... onun için sadece geçmişinden kaçtığı geçici bir durak, bir kaçış mıydı gerçekten?"

Tam o sırada elindeki telefon yeniden derin bir ritimle titredi. Ekrandaki bildirim yine Ruan’dandı.

> Ruan: Sana kendimi haklı çıkarmak ya da açıklamak için değil... Sadece seni dinlemek, içindeki o kırgınlığı anlamak için konuşmak istiyorum. Lütfen.

>

Harin ekrandaki bu yeni mesaja uzun süre baktı. Bu cümle, Ruan'ın daha önce kurduğu o diğer kibirli ya da aşırı korumacı cümlelerden çok farklıydı. Çünkü hayatında ilk kez Ruan, kendini savunup duvarlarını yükseltmeye değil; gardını tamamen indirip onu anlamaya, onun canının acısını paylaşmaya çalışıyordu.

Ama Harin’in kalbindeki o yara henüz çok yeni, çok taze ve çok sıcaktı. Ve bazı derin kırgınlıklar... Ne kadar büyük olursa olsun sadece sevgiyle değil, ancak zamanın o şifalı akışıyla iyileşebilirdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.