Bölümün Şarkısı: Cano - Burak Bulut
Bölüm 36 — Küçük Adımlar
Ruan, Harin ile o çınar ağacının altında yaptığı sarsıcı konuşmanın ardından hayatlarındaki hiçbir şeyin sihirli bir değnek değmiş gibi bir anda düzelmeyeceğini çok iyi anlamıştı. Harin onu dinlemiş, içindeki zehri akıtmasına izin vermişti; fakat bu büyük adım, onu tamamen affettiği ve her şeyi sineme çektiği anlamına gelmiyordu. Aralarındaki o derin, sızılı kırgınlık tüm çıplaklığıyla tam ortalarında durmaya devam ediyordu.
Ancak Ruan artık bu durumu tersine çevirmek için hoyratça acele etmeyecekti.
Yıllardır her kriz anında yaptığı gibi sadece kendi bencil isteklerine göre zaman belirlemeyecek, karşısındaki insanın incinmiş hislerine, ürkek adımlarına göre vites ayarlayacaktı. Onun dünyasında ilk kez, kontrolü tamamen bir başkasının ellerine bırakıyordu.
Ertesi sabah kampüse adım attığında, Harin’i kalabalık ana koridorda arkadaş grubuyla birlikte gülerken gördü. Adımları istemsizce yavaşladı, birkaç saniye boyunca uzaktan onun yüzündeki o duru gülümsemeyi izledi. Eskiden olsa arkasından sinsice yaklaşır, hiç düşünmeden yanına gider ve gününün nasıl geçtiğini sorarak alanını işgal ederdi.
Bu kez öyle yapmadı. Olduğu yerde, kalabalığın kuytusunda kaldı.
Harin de tam o an başını çevirdiğinde onu fark etti. Bakışları koridorun yoğun uğultusu arasında kısa, nefes kesici bir süre boyunca buluştu. Ruan, genç kızın üzerine yürümek yerine, ona uzaktan son derece saygılı, hafif bir baş selamı verdi ve ardından bakışlarını kaçırıp kendi yoluna devam etti.
Harin, arkasından bakakalırken bu mesafeli duruş karşısında içten içe derin bir şaşkınlık yaşadı. Çünkü Ruan’ın her zamanki gibi baskıcı davranıp yanına geleceğini, bir şekilde konuşma fırsatı yaratacağını düşünmüştü. Fakat o, dün bahçede verdiği o sessiz söze sadık kalıyordu.
Harin’in kendisinden talep ettiği o güvenli mesafeyi milimi milimine koruyordu.
Son dersin bitişiyle birlikte Harin, atölyedeki büyük dönem projesini tamamlamak için diğer tüm öğrenciler eşyalarını toplayıp gittikten sonra da masasının başında kalıp biraz daha çalıştı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı. Dışarıda hava yavaş yavaş kararırken, çizimlerini toparlayıp büyük proje çantasına koyduğu sırada sessiz atölyenin kapısının yavaşça açılma sesini duydu.
Başını hızla kaldırdığında, kapı eşiğinde dikilen Ruan’ı gördü.
"Burada... Ne yapıyorsun?" diye sordu Harin, şaşkınlığını gizleyemeyerek.
Ruan, parmaklarının arasında tuttuğu dumanı tüten sıcak karton kahve bardağını ona doğru hafifçe uzattı. "Pencereden hâlâ atölyede çalıştığını gördüm. Yorulmuşsundur diye kahve aldım."
Harin önce elindeki sıcak kahveye, ardından da onun koyu gözlerine baktı. "Ruan... Bunları yapmak zorunda değilsin artık. Kendini zorlama."
Ruan başını anlayışla, hafifçe salladı. "Biliyorum." Bir adım öne atıp kahveyi masanın kenarına bıraktı. "Karşılığında senden hiçbir şey beklemiyorum Harin. Beni hemen affetmeni ya da yüzüme gülmeni de..."
Harin birkaç saniye boyunca sessizce kahvenin dumanını izledi. "Eskiden olsa... Bunu benimle yalnız kalmak ve kendini haklı çıkarmak için bir fırsat olarak kullanırdın."
Ruan, bu haklı ve iğneleyici söz karşısında kısa bir süre duraksadı, boğazını temizledi. "Haklısın," dedi dürüstçe. "Eskiden tam olarak öyle berbat bir adamdım, bunu fırsata çevirirdim. Fakat şimdi... Şimdi sadece ne olursa olsun, ne kadar uzakta kalmamı istersen iste, arkanda olduğumu göstermek istedim."
Harin, Ruan’ın ses tonundaki o daha önce hiç şahit olmadığı dingin, dinginliği ve teslimiyeti fark etti. Eskiden Ruan her şeyi bir çırpıda açıklamaya çalışır, kelimelerin arkasına sığınır ve kendini bir şekilde haklı çıkarırdı. Şimdilerde ise sadece yapması gerekeni yapıyor, hissini bırakıyor ve hızla geri adım atıyordu.
Harin masanın üzerindeki sıcak kahveyi parmaklarının ucuyla kavradı. "Teşekkür ederim."
Ruan’ın yüzünde belli belirsiz, buruk bir gülümseme belirdi. "Rica ederim... İyi çalışmalar."
Genç adam, aralarında yeni bir tartışma alevlenmesin diye başka tek bir kelime bile etmeden atölyenin kapısından çıkıp gitti. Harin ise elindeki sıcak bardağın sıcaklığıyla onun arkasından, boş kapı boşluğuna bakakaldı. Hayatında ilk kez, Ruan’ın gerçekten de kendisi için bir şeyleri değiştirmeye, o katı kabuğunu kırmaya çalıştığını bu kadar net ve derinden hissetmişti.
Sonraki günlerde Ruan, Harin’in hayatına adeta görünmez, minik adımlarla yeniden dahil olmaya başladı. Ona sürekli mesajlar atıp telefonunu bildirimlerle boğmuyor, cevap vermesi için üzerinde psikolojik bir baskı kurmuyor, kampüs içinde karşılaştıklarında o eski samimi yakınlıklarını asla zorlamıyordu.
Sadece... İhtiyaç duyduğu her an, tam arkasında bir dağ gibi orada olduğunu hissettiriyordu. Ve Harin de bu sessiz koruyuculuğu her an fark ediyordu.
Hafta ortasında bir gün Harin, kız arkadaşlarıyla kampüsün kafesinde oturmuş milkshake içerken konu dönüp dolaşarak sonunda Ruan’a geldi.
"Eee, aranız nasıl, biraz olsun düzeldi mi?" diye sordu en yakın arkadaşı merakla öne eğilerek.
Harin bardağındaki pipetle oynadı, derin bir iç çektikten sonra başını yavaşça iki yana salladı. "Hayır, düzelmedi."
"Hiç mi konuşmuyorsunuz peki?"
"Konuşuyoruz... Yani karşılaştığımızda, gerektiği kadar."
Arkadaşı kaşlarını çatarak daha da merakla baktı. "O zaman sorun ne kızım? Çocuk peşinde pervane gibi dönüyor uzaktan."
Harin birkaç saniye boyunca dışarıdaki sonbahar yapraklarını izledi. "Sorun... Benim içimde onu affedip affetmemem değil aslında," diye fısıldadı. "Ben sadece... Ona karşı darmadağın olan o güvenimi yeniden ayağa kaldırabilir miyim, kalbimi bir kez daha ona emanet edebilir miyim... Onu bilmiyorum."
Arkadaşı elini Harin’in elinin üzerine koydu. "Bence Ruan bu kez gerçekten, iliklerine kadar pişman Harin."
Harin sessiz kaldı. Çünkü zırhını delip geçen o kahverengi gözlere her baktığında, o pişmanlığın ne denli büyük bir azaba dönüştüğünü kendisi de çok iyi görüyordu.
Aynı günün öğleden sonrasında Ruan, ana fakülte binasının giriş kapısında aniden Seyou ile burun buruna geldi. Seyou, onu karşısında görünce adımlarını durdurdu, gözlüklerini indirip doğrudan yüzüne baktı. "Birkaç dakika konuşabilir miyiz?" diye sordu.
Ruan, zihnindeki o isteksiz tereddüt dalgasına rağmen başını yavaşça salladı. "Konuşalım."
Birlikte kampüsün daha sakin, öğrencilerin pek uğramadığı arka tarafındaki yürüyüş yoluna geçtiler. Seyou kollarını göğsünde birleştirerek ona döndü. "Harin’e o gün her şeyi anlattığım için... Bana hâlâ deli gibi kızgındın, öyle değil mi?"
Ruan son derece sakin, sesini tek bir desibel bile yükseltmeden cevap verdi: "Evet, kızgınım." Bakışlarını kısa bir anlığına yere indirdi, derin bir soluk aldı.
Seyou onun bu beklenmedik sakinliği karşısında kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Eee? Bu kadar mı yani? Başka bir şey demeyecek misin?"
Ruan gözlerini yerden kaldırıp, doğrudan Seyou’nun gözlerinin içine dikti. "Ama asıl... Kendime çok daha fazla kızıyorum Seyou."
Seyou şaşkınlıkla onu dinlemeye devam etti.
"Çünkü Harin’in tüm bu gerçekleri, bu koca karmaşayı benim sesimden değil de başka birinden öğrenmesine, o kıza bu gurur kırıcı anı yaşatmaya tamamen ben sebep oldum. Ona en başında her şeyi anlatmalıydım. Tüm suç, tüm korkaklık bende."
Seyou duyduğu bu olgun özeleştiri karşısında birkaç saniye boyunca afallayarak dilsiz kaldı. "Sen... Sen gerçekten de çok değişmişsin Ruan," dedi, sesindeki o inançsızlıkla. "En azından artık yaptığın hataların sorumluluğunu almaktan kaçmıyorsun."
Ruan, Seyou’nun bu yorumu üzerine hiçbir cevap vermedi. Ardından kolundaki saatin ekranına soğukça baktı. Yeniden Seyou’ya döndü, dudaklarında o bildik, alaycı ve mesafeli tebessüm belirdi. "Sohbetine doyum olmuyor Seyou... Ama benim şimdi gitmem gereken çok daha önemli işlerim var."
Seyou durumu bozuntuya vermeyerek, kibirli bir şekilde başını salladı. "Tamam... Görüşürüz o halde."
Ruan, tam arkasını dönecekken Seyou’nun gözlerinin içine baka baka sırıttı. "Görüşmeyelim," dedi, buz gibi bir netlikle.
Seyou aldığı bu son darbeyle tamamen afallamış, donakalmıştı. Tek bir kelime bile edemeden öylece kalırken; Ruan ellerini montunun cebine sokup arkasına bile bakmadan büyük adımlarla yürümeye başladı.
Akşam saatlerine doğru Harin, eve gitmek üzere çantasını omzuna takıp kampüs binasından dışarı çıktı. Gökyüzü kapkaraydı, ağır bulutlarla doluydu. Kapıdan dışarı adımını atar atmaz, gök gürültüsüyle birlikte bardaktan boşalırcasına bir yağmur, sanki tam olarak onun dışarı çıkmasını beklemiş gibi aniden bastırdı.
Harin hazırlıksız yakalanmıştı. Büyük çizim çantasını başının üzerine siper ederek, ıslanmamak için hızlı ve telaşlı adımlarla caddede yürümeye çalıştı. Tek nefeste mahallesine girip apartmanının önüne kadar geldiğinde, tam anahtarlarını çıkarırken arkasından gelen o aşina sesle irkildi:
"Harin."
Hızla arkasına döndüğünde, sağanak yağmurun altında sırılsıklam olmuş Ruan’ı gördü. Üzerine sicim gibi yağmur yağıyordu; saçları yüzüne yapışmış, üzerindeki deri montu tamamen suya gömülmüştü.
Harin şaşkınlık ve endişeyle ona baktı. "Sen... Burada ne yapıyorsun Ruan?" dedi, sesindeki o telaşı saklama gereği duymayarak.
Ruan, sırılsıklam olmuş haliyle ona doğru birkaç adım yaklaştı ama aralarındaki o kutsal mesafeyi koruyarak durdu. "Sadece... Seni bir kez olsun görmek istedim."
"Bu deli gibi yağan yağmurda, bu havada mı?"
Ruan, yüzünden süzülen yağmur damlalarına rağmen hafifçe, son derece huzurlu bir şekilde gülümsedi. "Evet... Bu havada."
Harin kaşlarını endişeyle çattı. "Ruan, delirdin mi sen? Sırılsıklam olmuşsun, hasta olacaksın!"
"Olabilirim... Umrumda değil."
"Bunun için... Sırf beni uzaktan görmek için buraya kadar sırılsıklam gelmene zerre kadar gerek yoktu."
Ruan, gözlerini genç kızın yüzünden bir an bile ayırmadan fısıldadı: "Senin için... Senin dünyanda bunun bir gereği ya da anlamı olmayabilir Harin. Ama benim için vardı ve ben gelmek istedim."
Harin, duyduğu bu sözlerin karşısında tek bir kelime bile edemeden öylece kalakaldı. Çünkü Ruan artık onu süslü cümlelerle ikna etmeye, kendini aklamaya çalışmıyordu. İçindeki hisleri, ne pahasına olursa olsun asla saklamadan, tüm çıplaklığıyla önüne seriyordu.
Gecenin karanlığında, yağan yağmurun uğultusu arasında bir süre sadece birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Sonunda Harin, kalbinin ritmini yatıştırmaya çalışarak apartmanın ağır demir kapısına yöneldi. İçeri girmeden hemen önce durdu, omzunun üzerinden ona baktı:
"İyi geceler, Ruan. Git ve hemen üzerini değiştir."
Ruan, başını hafifçe sallayarak gülümsedi. "İyi geceler, Harin."
Harin apartmanın içine girip kapıyı kapattıktan sonra, Ruan sağanak yağmurun altında birkaç dakika daha o binaya bakarak öylece bekledi, ardından adımlarını arabasına doğru yönlendirdi.
Harin ise hızla yukarı çıkıp odasının penceresinden dışarı, sokağa baktığında onun arabasının yavaşça uzaklaştığını gördü. İçindeki o büyük kırgınlık, o cam kırıkları hâlâ tamamen geçip gitmemişti belki...
Fakat hayatında ilk kez, Ruan’a karşı içini kavuran o amansız öfke ve kırgınlık, yerini yavaş yavaş sönen, yumuşayan taze bir umuda bırakıyor gibiydi.