Bölüm 15 — Aynı Frekansta
“Bazı insanlar hayatına girdiğinde dünya aniden sessizleşir. Ama bu kasvetli bir yalnızlık değil; aradığın o tek sesi net bir şekilde duyabilmen için evrenin sana sunduğu kusursuz bir frekanstır.”
Sabah saatlerinde Seowon Üniversitesi kampüsüne, sonbaharın o keskin ama tazeleyici serinliği hâkimdi. Ağaçların nemli yaprakları arasından süzülen solgun güneş ışığı, taş yolların üzerine düzensiz, geometrik gölgeler bırakıyordu. Öğrenciler kalın montlarına sarınmış, ellerindeki sıcak kahve bardaklarıyla derslerine yetişmek için acele ederken; Harin, fakülte binasının önündeki o büyük merdivenlerde durup kalabalığı izledi.
Tam o sırada avucundaki telefon güçlü bir şekilde titredi.
Ruan:
“Kütüphane tamamen dolu. Sınav haftası yüzünden adım atacak yer yok.”
Harin tek kaşını kaldırarak hızla ekranda parmaklarını oynattı.
“Panik yapmalı mıyım? Yoksa bugünü iptal mi ediyoruz?”
Mesaj, bu kez Ruan’dan beklediğinden çok daha hızlı bir şekilde geri döndü.
Ruan:
“Hayır, iptal yok. Ben alternatif bir çözüm buldum. Kampüsün arkasındaki göletin yanına gel.”
Harin, adımlarını kampüsün o pek fazla uğranmayan, ağaçlarla izole edilmiş arka tarafına doğru yönlendirdi. Oraya ulaştığında, Ruan’ı tahta masalardan birinin üzerine kalın kitapları ve proje dosyalarını çoktan simetrik bir şekilde dizmiş halde buldu.
Harin, ahşap banka oturup çantasını yanına bırakırken etrafındaki huzurlu sessizliği içine çekti. "Burası gerçekten çok güzelmiş. Neden daha önce hiç gelmedik?"
"Buraya pek kimse gelmez," dedi Ruan, gözlerini önündeki kağıtlardan ayırmadan.
"Neden ki?"
"Çünkü herkes içeride, hazır konforun içinde yer aramayı tercih ediyor."
Harin, onun bu felsefi yaklaşımına gülümseyerek başını salladı. "Yani sen, her zamanki gibi kalabalıktan ve gürültüden kaçıyorsun."
Ruan başını kaldırdı, gözlerinin içine bakarak hafifçe üstten bir tonla konuştu: "Kalabalık benden kaçıyor desek daha doğru olur."
Harin istemsizce neşeli bir kahkaha attı. "Bak bu egolu cevap gerçekten iyiydi."
"Farkındayım," dedi Ruan, dudak kenarında beliren o ufacık tebessümü gizlemeyerek.
Yaklaşık bir saat boyunca, dışarıdaki temiz havanın eşliğinde pürüzsüzce çalıştılar. Ruan, sunumun en karmaşık teorik kısmını her zamanki o akıcı, net ve tane tane anlatımıyla açıklarken Harin, çenesini eline yaslamış büyülenmiş gibi onu dinliyordu.
"Dur bir dakika," dedi Harin aniden, sözünü keserek.
Ruan elindeki kalemi masaya bıraktı, şüpheyle sordu: "Neye dur? Yanlış bir şey mi söyledim?"
"Hayır, tam aksine. Sen bu konuları profesörlerden bile daha anlaşılır anlatıyorsun. Derslerde de bu kadar açık konuşsan, amfideki herkes peşinden not istemek için koşardı."
Ruan, sanki bu ihtimal bile tüylerini ürpertmiş gibi hafifçe kaşlarını çattı. "İşte tam olarak bu yüzden derslerde konuşmuyorum. Kimsenin peşime düşmesini istemem."
Harin gözlerini büyüterek hayretle baktı. "Ne kadar bencil birisin sen böyle."
"Bencillik değil bu," dedi Ruan, ses tonunu bozmadan.
"Nedir peki?"
"Ben sadece... Paylaşacağım zamanı ve insanı seçiyorum."
Harin, aldığı bu yanıtla kalbinin ritminin değiştiğini hissetti. Başını hafifçe yana eğdi, gözlerinin içine bakarak fısıldadı: "Peki o zaman... Benimle neden paylaşıyorsun?"
Ruan, bu soru karşısında hemen cevap vermedi. Bakışlarını masadaki grafiklerin üzerinde gezdirdi, sanki içindeki o doğru kelimeyi arıyor gibiydi. Birkaç saniyelik yoğun bir tereddütün ardından konuştu:
"Çünkü sen, diğerleri gibi sadece geçmek için değil; gerçekten öğrenmek, anlamak için çabalıyorsun."
"Başkaları çalışmıyor mu yani?" diye üsteledi Harin, aralarındaki o gerilimi severek. "Herkes sabahlara kadar kütüphanede."
"Çalışıyorlar," dedi Ruan, önündeki kalın kitabı yavaşça kapatıp tamamen ona dönerken. Gözleri ilk kez bu kadar çıplaktı. "Ama onlar sadece hazır bir cevabı istiyorlar. Sen ise... Sen doğrudan sorunun kendisini, o sorunun arkasındaki nedeni merak ediyorsun."
Harin bir an ne diyeceğini bilemeyerek sessiz kaldı. Göğsünün ortasında tatlı bir sızı belirdi. "Bu... Hayatımda duyduğum en güzel, en incelikli iltifattı galiba."
Ruan bakışlarını hemen önüne kaçırdı, boğazını temizledi. "İltifat etmek gibi bir amacım yoktu."
"Ne peki?"
"Sadece düz bir gözlem."
Öğle arasına doğru esen rüzgâr sertleşince, kampüsün içindeki o küçük, loş kafeye geçtiler. Harin, elindeki kahverengi menüye dakikalardır uzun uzun, kararsızca bakıyordu. "Tanrım, yine karar veremiyorum. Hepsi güzel görünüyor."
Ruan ise garsona dönerken menüye bakma ihtiyacı bile hissetmeden, her zamanki o net siparişini verdi. Harin menüyü yüzünün önüne kadar kaldırıp ona ters ters baktı. "Sen hayattaki her konuda hep bu kadar net ve kararlı mısın Ruan?"
"Bazı konularda evet," dedi Ruan, arkasına yaslanarak.
"Peki hangi konularda değilsin?"
"İnsanlar..." dedi Ruan, sesindeki o gizli yorgunlukla.
"Neden?"
"Çünkü çok karmaşıklar. Sürekli değişiyorlar."
Harin gülerek dirseklerini masaya koydu, çenesini avuçlarının arasına aldı. "Peki beni nasıl buluyorsun? Beni tamamen çözebildin mi?"
Ruan, sipariş ettikleri kahveler masaya gelene kadar tek bir kelime bile etmedi. Garson bardakları bırakıp uzaklaştığında, sakince kahvesinden bir yudum aldı ve konuştu:
"Hayır, çözemedim."
Harin şaşırmıştı. "Neden? Çok mu kapalı bir kutuyum?"
"Tam aksine... Çünkü sen her gün, her an kafamdaki o şablonu yıkıp fikrimi değiştirmeyi başarıyorsun."
Harin’in gözleri parıldadı. "Bu söylediğin iyi bir şey mi, yoksa kötü mü?"
Ruan, onun bu heyecanlı halini izlerken gözlerini hafifçe kıstı. "Henüz ben de tam olarak karar vermedim."
"İyi o zaman, kararını verdiğin an bana haber ver."
"Merak etme, dünyada bunu ilk öğrenecek kişi sen olursun."
Kahvelerini yudumlarken, aralarındaki sohbet o resmi ders konularından tamamen uzaklaştı. Harin, onun dünyasını daha da aralamak ister gibi sordu: "Hayatta en sevdiğin film hangisi?"
Ruan bardağını iki elinin arasına alıp ısıtırken, "Tek bir tane spesifik bir film yok kafamda," dedi.
"Tam bir kaçamak cevap bu," diye hayıflandı Harin.
"Kaçamak değil, gerçeğin ta kendisi."
"Peki o zaman soruyu değiştiriyorum; en son hangi filmi izledin?"
Ruan, birkaç gece önce yalnızken izlediği o ağır, dramatik bağımsız filmin adını söyledi. Harin şaşkınlıkla gözlerini büyüttü. "İnanamıyorum, onu geçen ay ben de izledim!"
"Nasıl buldun peki? Sonunu beğendin mi?"
"Kesinlikle hayır," dedi Harin, omuzlarını düşürerek. "Çok kötüydü. Çünkü mutlu bitmedi. Ben o kadar saat o insanların acı çekmesini izlemek için ekran başında kalmadım."
Ruan’ın dudaklarında bu kez tamamen içten, hafif bir gülümseme belirdi. "Eğer her hikâye kusursuz bir mutlu sonla bitseydi Harin, hiç kimse o filmi ikinci kez izlemek, o duyguyu yeniden hissetmek istemezdi."
"Ben bu fikre kesinlikle katılmıyorum," dedi Harin, inatçı tavrıyla. "Çünkü dışarıdaki dünya zaten yeterince yorucu ve gri. İnsan bazen sadece ekranda da olsa o mutlu sonu görmek, bunun varlığına inanmak istiyor. Bu insana iyi geliyor."
Ruan birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden, kızın yüzündeki o saf, inanç dolu ifadeyi izledi. Ardından kahvesinden son bir yudum alarak, tarihe geçecek o cümleyi fısıldadı:
"Haklı olabilirsin... Belki de mutlu sonlar anlık bir huzur verir. Ama hayattaki gerçekten iyi hikâyeler; mutlu sonla bitenler değil, bittikten sonra bile insanın içinde bıraktığı o derin, silinmez hisle hatırlananlardır."
Harin, duyduğu bu derin cümleyle uzun süre Ruan’ın yüzüne bakakaldı. "Sen... Sen tüm bu cümleleri kurmadan önce evde gizlice düşünüp mi geliyorsun?"
"Hayır, neden düşüneyim?"
"O zaman nasıl oluyor da her seferinde aklına bu kadar vurucu şeyler geliyor?"
Ruan, gözlerini onun gözlerine kenetledi. "Çünkü ben sadece konuşmuyorum Harin. Seni... Gerçekten dinliyorum."
Harin yutkundu. "Yani... Ben çok konuşuyorum, sen de sabırla katlanıyorsun, öyle mi?"
"Oldukça çok konuşuyorsun, evet."
"Şikâyetçisin yani?" diye sordu Harin, içinde ufacık bir korkuyla.
Ruan başını yavaşça iki yana salladı, ses tonu alabildiğine yumuşaktı: "Hayır, kesinlikle değilim. Farkında mısın bilmiyorum ama sen konuşmaya başladığından beri, bu koca kampüs benim için eskisinden çok daha sessiz ve huzurlu bir yere dönüştü."
Harin bu kez gerçekten verecek tek bir cevap bile bulamadı. Çünkü bu cümle, tanıştıkları günden beri Ruan’ın dudaklarından dökülen en çıplak, en dürüst ve en hesapsız itiraftı.
Akşamüstü dönüş yolunda, sarı sokak lambalarının altında yan yana, omuz omuza yürüdüler. Aralarında artık konuşmak için sahte bahaneler aramaya, kelimeleri zorlamaya hiç gerek kalmamıştı. Konu kendiliğinden açılıyor, biri cümlesini bitirmeden diğeri onun zihnindeki düşünceyi yakalayıp devam ettiriyordu.
İlk tanıştıkları o buz gibi günlerde aralarındaki sessizlik, aşılması imkânsız devasa bir duvar gibiydi. Şimdi ise, aynı sessizliğin içinde hiçbir rahatsızlık duymadan, aynı güven hissiyle yürüyebiliyorlardı.
Ve bu, ikisinin de kelimelere dökemediği ama ruhlarında hissettiği kadar büyük, geri dönülmez bir değişimdi.
Ruan içindeki bu yoğun çekime henüz bir isim koymamıştı.
Harin de kalbinde filizlenen bu tatlı sızıyı adlandırmaktan korkuyordu.
Ama ikisi de çoktan aynı alışkanlığın, aynı tehlikeli bağımlılığun esiri olmaya başlamıştı. Artık ikisi için de günün en güzel, en yaşanabilir kısmı; kampüsün bir köşesinde birbirlerinin frekansına denk geldikleri o tam andı.