Bölüm 16 — Cumartesi
“Bazen bir günü, bir sokağı ya da bir şehri özel yapan şey; ayak bastığın yerin güzelliği değil, adımlarını senin ritmine uydurarak hemen yanında yürüyen o tek kişidir.”
Cumartesi sabahı...
Seowon Üniversitesi kampüsü, hafta içinin o kaotik gürültüsünden arınmış, her zamankinden çok daha derin ve dingindi. Hafta sonu olmasının verdiği rehavetle etrafta yalnızca birkaç öğrenci göze çarpıyordu; kütüphanenin önündeki ahşap banklar bomboştu, kafeteryanın büyük camları sabahın ayazıyla buğulanmıştı.
Harin, montunun ceplerine soktuğu ellerini çıkarıp telefonunun ekranına baktı.
Saat 09:18.
Buluşma yerine erken geldiğini düşünüp tam geri dönmeyi, içeride bir yerlerde beklemeyi aklından geçirirken avucundaki cihaz titredi.
Ruan:
“Sağına bak.”
Harin, aldığı komutla başını hızla sağ tarafa çevirdi. Ruan, birkaç metre ötedeki ağacın gölgesinde, elindeki sıcak karton bardağı yudumlarken sakince onu izliyordu. Üzerinde siyah bir mont, içine giydiği gri bir kazak ve yüzünde her zamanki o pürüzsüz, sakin ifade vardı.
Harin, adımlarını hızlandırarak yanına ulaştı. "İnsan bir seslenir Ruan, ne öyle uzaktan gizemli gizemli bakıyorsun?"
"Seslendim ya işte," dedi Ruan, ses tonunu hiç bozmadan.
"Mesaj atarak mı seslendin?"
"Gördüğün gibi fazlasıyla etkili oldu."
Harin tutamadığı bir neşeyle güldü. "Tamam, bu konuda haklısın, bir şey diyemiyorum."
Ruan, sol elinde tuttuğu ikinci karton bardağı ona doğru uzattı. Üzerinden hâlâ ince bir duman tütüyordu. "Şekersiz."
Harin şaşkınlıkla bardağı teslim aldı. "Benim kahveyi şekersiz içtiğimi nereden biliyorsun? Ben sana hiç söylemedim."
"Söylemene gerek yoktu. Geçen hafta kafeteryada üç kez üst üste aynı kahveyi sipariş ettin. Dikkatimi çekti."
Harin, gözlerini büyüterek adama baktı. "Sen... Sen etrafındaki bu küçük detayları hep böyle aklında mı tutuyorsun?"
Ruan kahvesinden sakin bir yudum daha aldı. "Sadece işime yarayan, unutmak istemediğim şeyleri hafızamda tutarım."
"Yani ben... Şu an senin işine yarayan bir detay mıyım?" diye sordu Harin, kalbinin ritmini bilerek zorlayarak.
Ruan bir an duraksadı, ardından bakışlarını kampüsün çıkışına doğru çevirdi. "Bugün için öyle görünüyor diyelim."
Harin başını iki yana sallayarak yürümeye başladı. "Gerçekten iltifat etme konusunda tam bir felaketsin Ruan."
"İltifat etmek için söylememiştim zaten."
"Biliyorum," dedi Harin, onunla aynı hizada yürürken. "Ama yine de... Hoşuma gitti."
Kampüs sınırlarından çıktıktan sonra, şehrin o eski, tarihi dokusunu koruyan dar sokaklarına doğru sessizce ilerlediler. Yokuş aşağı indiklerinde Harin aniden durdu ve eliyle bir sokağı işaret etti. "Şimdi buradan sapıyoruz. Bir yere uğrayacağız."
Ruan çevresindeki eski binalara baktı, kaşlarını hafifçe çattı. "Nereye gidiyoruz? Planımızda bu yoktu."
"Sürpriz," dedi Harin göz kırparak.
"Sürprizlerden hiç hoşlanmam."
"Henüz nereye geldiğimizi görmeden peşin hüküm verme bence."
Yaklaşık on dakika süren bir yürüyüşün ardından, tamamen nostaljik bir havaya sahip olan dar bir sokağa adım attılar. Sokağın iki tarafı boyunca dizilmiş eski ahşap tezgâhlar; üzerlerinde sararmış sayfalarıyla bekleyen yüzlerce kitap, eski plaklar, tozlu dergiler ve antika eşyalarla doluydu.
Ruan, adımlarını yavaşlatarak etrafı büyük bir dikkatle inceledi. "Buranın varlığından tamamen habersizdim."
"Ben lise yıllarımdan beri ne zaman içim daralsa buraya gelirim," dedi Harin, bir tezgâha yaklaşırken.
"Peki ne buluyorsun bu tozlu raflarda?"
"Bazen çok nadir bir kitap..." Harin, raflardan birinden kapağı yıpranmış eski bir romanı eline aldı, sayfalarını usulca araladı. "...bazen de insanların yıllar önce o sayfalara bıraktığı izleri, altını çizdiği gizli cümleleri."
Ruan, genç kızın kitabı tutuşundaki o şefkati izlerken tek kaşını kaldırdı. "Herkes bir kitabı yazarın ne anlattığını anlamak için okur. Sen ise yabancı insanların bıraktığı kişisel notları okuyorsun."
"Bence bu çok daha büyüleyici."
"Neden?"
"Çünkü kitabın ne anlattığını, ana fikrini zaten yazar belirliyor," dedi Harin, gözlerini sayfadan ayırmadan. "Ama o satırları okuyan bir yabancının tam o anda ne hissettiğini, kalbinin nerede kırıldığını sadece o küçük notlar anlatıyor."
Ruan birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden sustu. Ardından merakına yenik düşerek yanındaki raftan eski bir şiir antolojisi aldı. Rastgele bir sayfayı çevirdiğinde, kenarda kurşun kalemle, titrek bir el yazısıyla yazılmış şu kısa cümleye denk geldi:
“Bu sayfayı okurken çok ağladım.”
Ruan’ın yüzünde istemsiz, alabildiğine sıcak bir tebessüm belirdi. "Haklıymışsın," diye fısıldadı.
Harin başını kaldırıp ona baktı. "Ne konuda?"
"Bu kitabı, ilk yazardan sonra o notu bırakan kişi ikinci kez, bambaşka bir ruhla yeniden yazmış."
Harin’in yüzü aldığı bu cevapla adeta aydınlandı, gözlerinin içi parladı. "İşte! Tam olarak bunu demek istemiştim. Beni anladığına çok sevindim."
Sokağın sonuna doğru ilerlediklerinde, kapısında pirinç bir çan asılı olan küçük, loş bir sahaf dükkanından içeri girdiler. İçerisi yoğun bir eski kâğıt ve taze çekilmiş kahve kokusuyla sarmalanmıştı.
Tezgâhın arkasındaki yaşlı kitapçı, kapının sesini duyup başını kaldırdığında yüzünde babacan bir gülümseme belirdi. "Ooo, yine hoş geldin Harin kızım."
"Merhaba Bay Han, kolay gelsin."
Ruan dükkanın arka taraflarındaki rafları incelemek için hareketlenirken, Harin onun yanına sokulup fısıldadı: "Bay Han beni çocukluğumdan beri tanır. Burası benim sığınağım gibidir."
"Demek buraya çok sık geliyorsun."
"Canım sıkıldığında, içim daraldığında hep buradayım."
"Peki bir işe yarıyor mu?" diye sordu Ruan, derin gözleriyle onu süzerek.
Harin omuz silkti. "Bazen yarıyor."
"Ya yaramadığında?"
"Yaramadığında da... En azından canımın neden sıkıldığını, o derdin ne olduğunu birkaç saatliğine unutuyorum."
Ruan, elini koyduğu raftan çekip tamamen ona doğru döndü. "Unutmak ve iyileşmek... İkisi arasında çok büyük bir fark var Harin."
"Sence hangisi daha iyi?"
"Tabii ki tamamen düzelmek, o derdi kökünden çözmek."
Harin’in bakışları derinleşti. "Ya o dert asla düzelmiyorsa Ruan? Ya kalıcıysa?"
Ruan, elindeki ince kitabı yavaşça rafa geri koyarken ses tonu ilk kez bu kadar korumasız, bu kadar çıplaktı: "O zaman... O zaman o yükü tek başına taşımamak için, yanında duracak birine ihtiyacın var demektir."
Harin, duyduğu bu sözle dona kaldı. Gözlerinin içine bakarak sordu: "Bunu... Kendi deneyimlerinden yola çıkarak mı söylüyorsun?"
Ruan’ın bakışları kısa bir anlığına dükkanın loş tavanına, çok uzaklara kaydı. Göğsünden ağır bir iç çekiş yükseldi. "...Keşke," diye fısıldadı. "...Keşke öyle olsaydı."
Harin bu kez sorunun devamını getirmedi, merakını susturdu. Çünkü ilk defa, Ruan’ın o her zaman güçlü ve kusursuz duran sesinin arkasında, yıllardır sakladığı devasa bir yorgunluğu ve yalnızlığı hissetmişti.
Öğleden sonra dükkandan çıktıklarında havadaki serinlik iyice artmıştı. Harin’in elinde özenle seçtiği iki eski roman vardı. Ruan’ın elinde ise ince, lacivert kapaklı, üzerinde hiçbir amblem olmayan eski bir şiir kitabı duruyordu.
Harin muzip bir tonla sordu: "Sen... Şiir mi okuyorsun gerçekten?"
"Bazen. Zihnimi boşaltmama yardımcı oluyor."
"Yoksa içten içe gizli bir romantik misin Ruan?"
Ruan hiç düşünmeden, saniyesinde kestirip attı: "Kesinlikle hayır."
"Bu kadar emin olma bence."
"Eminim. Romantizm bana göre bir şey değil."
Harin gülümsedi, adımlarını yavaşlattı. "Ama şiir okuyan, satırların arasında kaybolan insanlar genelde çok derin ve duygusal olurlar."
Ruan hafifçe omuz silkti, gözlerini yolun sonundaki batan güneşe dikti. "Şiir okumakla, o şiirlerde yazan toz pembe şeylere inanmak aynı şey değil Harin."
"Peki sen... Sen bu hayatta neye inanıyorsun o zaman?"
Bu kez cevap hemen gelmedi. Şehrin sakin caddesinde bir süre sadece ayak sesleri yankılandı. Ruan, kelimelerini tartarak konuştu:
"Ben... İnsanların dillerinden dökülen o büyük, süslü cümlelerden çok; ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü arkalarında bırakamadıkları, vazgeçemedikleri şeylere inanırım."
Harin merakla başını ona doğru çevirdi. "Nasıl yani? Bunu biraz açar mısın?"
"Bir insan hayatta neyi bırakamıyorsa, neden vazgeçemiyorsa... Aslında onun özü odur. Maskesi düştüğünde geriye kalan tek gerçekliktir."
Harin birkaç saniye bu ağır düşünceyi zihninde tarttı. "O zaman... Sen nesin Ruan? Senin vazgeçemediğin şey ne?"
Ruan, kızın bu keskin zekası karşısında hafifçe gülümsedi. "Bunu sana söylemek için henüz çok erken."
"Peki ya ben?" diye sordu Harin, heyecanla öne doğru bir adım atarak. "Beni ne olarak görüyorsun?"
Ruan, ona kısa ama baştan aşağı süzülen derin bir bakış attı. "Sen... Sen başladığı bir kitabı, sonu ne kadar kötü biterse bitsin asla yarım bırakmayan o inatçı insanlardansın."
"Bu kadar mı yani? Sadece bu özelliğim mi var?"
"Hayır, tabii ki bu kadar değil."
"Devamı nerede peki?"
"Devamını tamamen çözebilmem için..." Ruan durdu, gözlerinin içine baktı. "...bize biraz daha zaman lazım."
Harin neşeyle bir kahkaha attı. "Yani hâlâ beni gizli gizli gözlemlemeye, üzerimde analiz yapmaya devam ediyorsun."
"Biraz öyle."
"Peki bundan rahatsız olmam gerekiyor mu?"
Ruan adımlarını durdurdu, aralarındaki mesafeyi sıfıra indirerek konuştu: "Olmuyorsun ki. Eğer rahatsız olsaydın, bugün cumartesi olmasına rağmen hâlâ benimle burada yürüyor olmazdın."
Harin istemeden, yanaklarının kızarmasına engel olamayarak gülümsedi. "Bazen gerçekten fazla zeki ve sinir bozucusun."
"Bazen mi?" diye sordu Ruan, tek kaşını kaldırarak.
"Tamam, tamam... Genelde öylesin."
Ruan bu kez kendini hiç tutmadı ve sesli, upuzun bir kahkaha attı. Bu kahkaha, kampüsteki o kendini frenlemeye çalışan adamın değil; gerçekten mutlu olan, yanındaki insanın varlığından keyif alan birinin gerçek kahkahasıydı. Harin o an, kalbinin tam ortasından bir şeylerin koptuğunu hissetti. İnsanlar Ruan’ı sadece soğuk, sessiz ve mesafeli biri sanıyordu. Oysa ona birazcık zaman verildiğinde, doğru frekansı bulduğunda konuşmayı da, gülmeyi de, bir insanın içini ısıtmayı da çok iyi biliyordu.
Sadece... Bunu herkese yapmıyordu. Bu ayrıcalık şu an sadece Harin’e aitti.
Güneş kızıl bir alev gibi tepelerin arkasından batarken, ikisi de sessizce dönüş yoluna geçti. İkisi de farkında değildi belki ama, koca bir gün boyunca okul projesinden yalnızca bir kez bahsetmişlerdi.
Geri kalan tüm o büyülü saatler boyunca asıl konu; sadece ve sadece birbirlerinin dünyasıydı.