İçeriğe geç

Sessizce Solmak

Bölüm 14 · 7 dk okuma

Sessizce Solmak

Bölüm 14

Bölüm 14 — Birlikte Geçen Bir Gün

Bölüm 14 — Birlikte Geçen Bir Gün

“Bir insanın hayatına sessizce girenler, gürültüyle gelenlerden çok daha derine kök salar. Çünkü onlar kalbine adımlarla değil, sızarak yerleşirler.”

Grip ve kasvetli yağmur, sabahın en erken saatlerinde Seowon Üniversitesi kampüsünü esir almıştı. Taş yollar ince, parlak bir su tabakasıyla kaplanırken; öğrenciler sert rüzgâra karşı şemsiyelerinin altına sığınmış, acele adımlarla fakülte binalarına koşuyorlardı.

Harin, elindeki şemsiyeyi ters çevirmeye çalışan hırçın rüzgâra karşı direnirken bir yandan da titreyen telefonuna baktı. Saat tam sekizi gösteriyordu. Tam o anda ekranında beliren isim, içindeki tüm soğuk havayı bir anda dağıtmaya yetti.

Ruan:

“Dışarıda çok fena yağmur yağıyor. Dikkat et, ıslanma.”

Harin, ekranın karşısında donakaldı. Mesajı emin olmak için birkaç kez üst üste okudu. Yüzünde, durduramadığı sıcacık bir tebessüm belirdi. Bu bir ilkti... Tanıştıklarından beri Ruan ona ilk kez bir iş veya proje bahanesi olmadan, tamamen kendiliğinden mesaj atıyordu.

Ekranda parmaklarını hızla gezdirerek cevap verdi:

“Söz vermiyorum, rüzgâr çok fena.”

Mesajı gönderir göndermez kendi çocuksu cevabına güldü. Bir dakika bile geçmeden ekran yeniden aydınlandı.

Ruan:

“Beş dakika içinde kütüphanede ol.”

Harin tek kaşını kaldırarak yazdı:

“Bu bir emir mi?”

Bu kez cevap her zamankinden biraz daha geç geldi. Sanki karşı taraftaki adam kelimelerle kısa bir savaş vermişti.

Ruan:

“Rica.”

Harin şaşkınlıkla ekrana bakakaldı. Ruan’ın lügatında "rica" gibi esnek ve yumuşak bir kelimenin varlığına inanmak güçtü. İçindeki merak ve heyecan adımlarını hızlandırdı.

Kütüphanenin ağır kapısını araladığında, Ruan’ı her zamanki pencere kenarındaki masada, önündeki notlara dalmış bir halde buldu. Harin’in içeri girmesiyle saçlarından ve şemsiyesinden süzülen birkaç damla su loş ahşap zemine düştü.

Ruan başını kaldırıp onu baştan aşağı dikkatle süzdü. "Şemsiyen vardı," dedi, sesindeki o hafif hesap soran tonla.

Harin montunu silkelerken, "Vardı," dedi hayıflanarak.

"Ama yine de ıslanmışsın."

"Benim bir suçum yok, rüzgâr tamamen arkamdan bastırdı."

Ruan hafifçe içini çekti. Bu inatçı kıza karşı yapacak bir şeyi olmadığını kabul edercesine çantasını açtı ve içinden temiz, katlanmış küçük bir havlu çıkarıp masanın üzerinden ona doğru uzattı. "Al, şununla kurulan."

Harin havluya, ardından şaşkınlıkla Ruan’ın yüzüne baktı. "Sen neden sırt çantasında yedek havlu taşıyorsun ki?"

"Normalde taşımıyorum."

"Eee? Nasıl oldu da şu an elinde bu var?"

Ruan bakışlarını masadaki kalemlere çevirdi, boğazını temizledi. "Bugün... taşımış oldum işte."

Harin yavaşça sandalyeye otururken muzipçe gülümsedi. "Benim için mi yani?"

Ruan’ın sayfayı tutan eli bir an duraksadı. Gözlerini tekrar ona çevirdiğinde bakışlarında adlandıramadığı bir yoğunluk vardı. "...Belki."

Yaklaşık bir saat boyunca sunumun en can alıcı kısımları üzerinde çalıştılar. Artık birbirlerinin çalışma ritmini, ne zaman durup ne zaman hızlanacaklarını tamamen ezberlemişlerdi. Harin taslak notları çıkarıyor, Ruan ise o keskin zekasıyla her şeyi milimetrik olarak düzenliyordu. Harin sürekli yeni fikirler üretiyor, Ruan ise o fikirlerin eksik kalan ayaklarını yere bastırıyordu. Kusursuz bir saat gibi işliyorlardı.

Bir ara Harin, zihninin yorulduğunu hissederek elindeki kalemi masaya bıraktı ve gerindi. "Bir oyun oynayalım mı?"

Ruan başını incelediği kağıtlardan kaldırdı. "Oyun mu? Kütüphanede?"

"Evet, ses çıkarmadan oynayabiliriz. Sırayla birbirimize sadece tek bir soru soracağız ama dürüstçe cevap vereceğiz."

Ruan birkaç saniye karşısındaki kızın parıldayan gözlerine baktı, direnemedi. "...Tamam, sor."

Harin heyecanla oturduğu yerde doğruldu. "Ben başlıyorum o zaman. Hayatta en sevdiğin yemek ne?"

"Kimbap."

"Gerçekten mi?" dedi Harin şaşırarak. "Ben de çok severim! Bak, ortak bir noktamız daha çıktı."

Ruan’ın dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. "Şimdi sıra bende."

Harin gülümsedi. "Sor bakalım."

Ruan, gözlerini Harin’in gözlerinin en derin yerine dikti; ses tonu aniden ciddileşti. "Hayatta en çok neyden korkarsın?"

Harin’in yüzündeki o neşeli gülümseme yavaşça soldu. Soru beklediğinden çok daha derindi. Bakışlarını masadaki ahşap çizgilere indirdi, bir süre sessiz kaldı. "Yalnız kalmaktan," dedi çok kısık bir sesle. "Etrafımda kimsenin kalmamasından, sesimin kimseye ulaşmamasından korkarım."

Ruan’ın bakışlarındaki o sert ifade tamamen silindi, yerini derin bir hüzün aldı.

Harin toparlanmaya çalışarak başını kaldırdı. "Peki ya sen?" diye sordu. "Sen en çok neyden korkarsın Ruan?"

Ruan başını çevirip pencereden dışarıda sicim gibi yağan yağmura baktı. Sesindeki o pürüzlü tını iç acıtıcıydı. "Birini... bilerek ya da bilmeyerek çok derinden incitmekten."

Bu cevap, Harin’in beklediği türden düz bir yanıt değildi. Ruan’ın geçmişinde sakladığı, onu bu kadar duvarlar örmeye zorlayan o büyük yarayı fısıldıyor gibiydi. Uzun süre sessiz kaldılar.

"Neden?" diye sordu Harin usulca.

Ruan dudaklarını araladı, bir şeyler söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Bakışlarını kaçırarak, "Bilmiyorum," dedi. Ama ikisi de çok iyi biliyordu; Ruan cevabı biliyordu, sadece bunu anlatacak kadar kendine henüz güvenmiyordu.

Öğle arası geldiğinde kampüs kafeteryasına geçtiler. Yağmur hafiflemiş, yerini tatlı bir esintiye bırakmıştı. İçerisi çok gürültülü olduğu için kahvelerini ve sandviçlerini alıp dışarıdaki korunaklı, üzeri kapalı ahşap banklardan birine oturdular.

Harin sandviçinden küçük bir lokma aldıktan sonra Ruan’a döndü. "Sen hiç çocukken yaramazlık yaptın mı Ruan? Yani böyle hiç sınırları zorladığın oldu mu?"

Ruan hiç duraksamadan, net bir şekilde, "Hayır," dedi.

"Hadi ama, buna kesinlikle inanmam."

"Gerçekten diyorum. Kurallara hep uyardım."

"İmkânsız," dedi Harin gülerek. "Çünkü bu dünyadaki her çocuk, hayatında en az bir kere bile olsa yaramazlık yapıp bir cam kırmıştır."

Ruan, kızın bu ısrarcı ve sevimli teorisi karşısında ilk kez kendini tutamadı ve sesli bir kahkaha attı. Bu, dudak kenarıyla yapılan o ufak tebessümlerden değildi; alabildiğine gerçek, içten ve tınısı insanı büyüleyen bir kahkahaydı.

Harin şaşkınlıkla, adeta büyülenmiş gibi ona bakakaldı. "Sen..."

Ruan, kızın kendisine öylece bakmasıyla gülüşünü yavaşça dindirdi. "Ne? Ne oldu?"

"Sen gerçekten... Az önce sesli bir şekilde güldün."

"Galiba öyle oldu," dedi Ruan, biraz mahcup bir tavırla.

"Bir daha gülsene."

"Neden?"

Harin gözlerini ondan ayırmadan fısıldadı: "Çünkü... Çünkü çok güzel."

Ruan’ın yüzündeki o rahat ifade anında dondu. Kulaklarının ucu ve yanakları hafifçe kızarmaya başladı. Bakışlarını hızla önüne, kahve bardağına kaçırdı. "Bana öyle bakmayı kes."

"Nasıl bakıyormuşum?"

"Öyle işte... Garip."

Harin onun bu halini görünce daha da keyiflendi. "İnanamıyorum, sen şu an utandın mı yoksa?"

"Hayır, ne alakası var?"

"Utandın işte, baksana yüzün tamamen kızardı."

"Hava soğuk, yağmurdan dolayıdır," diye homurdandı Ruan.

"İyi de, şu an üzeri kapalı, rüzgârsız bir alandayız."

Ruan verecek cevap bulamayarak sustu. Harin onun bu köşeye sıkışmış, savunmasız halini görünce dayanamadı ve neşeyle kahkahalarla gülmeye başladı. Onun bu neşesi en sonunda Ruan’ın da o sert maskesini tamamen düşürdü ve genç adam da istemeden de olsa yeniden gülümsedi.

"Sen gerçekten çok fazla konuşuyorsun Harin."

"Ama artık bu halime tamamen alıştın, inkâr edemezsin."

Ruan birkaç saniye sessiz kaldı. Bakışlarını kahvesinden kaldırıp genç kızın gülen yüzüne sabitledi, ardından usulca başını salladı.

"Evet..." dedi en derinden gelen bir sesle. "Alıştım."

Bu kez, Ruan’ın sesindeki o yoğun ve anlam dolu tını yüzünden kızarma sırası Harin’e geçmişti. Kalbi göğsünü zorluyordu.

Akşamüstü dersleri tamamen bittiğinde, hemen eve dönmek yerine kampüsün arkasındaki göl kenarında yer alan ağaçlıklı yürüyüş yoluna saptılar. Yağmur tamamen durmuştu ama rüzgâr suyun yüzeyinde küçük, kusursuz halkalar oluşturuyordu. İkisi de acele etmiyordu; ilk kez bir yere yetişmek ya da ders çalışmak için değil, sadece birlikte yürümek için yürüyorlardı.

Harin, aralarındaki o huzurlu sessizliği bozarak sordu: "Ruan."

"Efendim?"

"Biz... Biz gerçekten arkadaş mıyız?"

Ruan adımlarını aniden kesti. Bu soruyu, aralarındaki bu adlandırılamayan ilişkiyi bu kadar net masaya yatırmasını kesinlikle beklemiyordu. Uzun süre, göldeki halkaları izleyerek sessiz kaldı. Sonra yavaşça Harin’e doğru döndü.

"Bilmiyorum," dedi.

Harin hafifçe gülümsedi ama gözlerinde ufacık bir kırgınlık belirdi. "Yine o meşhur 'bilmiyorum' cevabı..."

"Çünkü..." Ruan derin, titrek bir nefes alarak kızın tam karşısında durdu. "Çünkü ben arkadaşlarımla her gün görüşmek, her anımı onlarla paylaşmak istemem. Onların varlığı bir süre sonra beni yorar."

Harin nefesini tutmuş, onun ne diyeceğini dikkatle dinliyordu.

Ruan gözlerini kızın gözlerine kenetledi ve içindeki o en büyük itirafı serbest bıraktı:

"Ama seninle... Seninle her gün, her an görüşmek istiyorum. Ve bu beni hiç yormuyor."

Harin’in kalbi o an duracakmış gibi bir hızla çarpmaya başladı. Kulaklarında sadece kendi kalp atışının sesi vardı.

Ruan bunu söyler söylemez, dudaklarından dökülen kelimelerin ne kadar büyük bir ağırlık taşıdığını hissetti. Hayatında ilk kez mantığını devre dışı bırakmış, düşünmeden konuşmuştu. İlk kez içinde sakladığı o yoğun duyguyu, hiçbir duvara çarptırmadan olduğu gibi söylemişti.

İkisi de sustu. Ama bu sessizlik, kelimelerin bittiği yer değil; söylenemeyen, itiraf edilemeyen o devasa aşkın havada asılı kaldığı yerdi.

Tam o büyülü saniyelerde, Ruan’ın montunun cebindeki telefon bir kez daha güçlü bir şekilde titreyerek o sessizliği bıçak gibi böldü. Ekran aydınlandı ve üzerinde yine o kaçamayacağı karanlık isim belirdi:

Seyou

Ruan, bakışlarını Harin’den ayırmadan telefonu cebinden çıkardı. Ekrana baktı. Bir saniye... İki saniye... Yüzündeki o huzurlu ifadeden geriye sadece sert bir kararlılık kaldı. Telefonu açmadı; hiçbir şey olmamış gibi tamamen sessize alıp cebinin en karanlık köşesine geri gönderdi.

Harin o sırada sadece Ruan’ın az önce kurduğu o can alıcı cümleyi zihninde döndürdüğü için telefon detayını fark etmedi.

"Seninle görüşmek istiyorum."

Ve belki de bazı duygular, fırtınadan hemen önce, sessizliğin en yoğun olduğu o tam anda kalbin en derin yerinde geri dönülemez bir şekilde filizleniyordu.

Soru: Ruan'ın bu büyük itirafı aralarındaki tüm görünmez sınırları yok ederken, Seyou'nun ısrarlı aramalarını bu denli kesin bir şekilde reddetmesi, sizce bir sonraki bölümde nasıl bir hesaplaşmanın fitilini ateşleyecek?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.