Kapıyla 1-2 dakika bakıştıktan sonra artık daha fazla dayanamadım ve ne olursa olsun yerin altına inecektim. Kapıyı yavaşça açtım, cebimdeki telefonumu çıkartıp fenerimle ortalığı aydınlattıktan sonra yavaş adımlarla kapının ardındaki merdivenlerden aşağıya doğru indim. Merdivenin ucu karanlık ve tabutlarla doluydu. Tabutları görünce nutkum tutuldu. Bunca tabutun yerin altında, böyle bir yerde ne işi vardı?
Ben daha kendimi toparlayamadan tak tak sesler duymaya başlamıştım. Biri merdivenlerden aşağı iniyordu. Bir an ne yapacağımı bilemedim, öylece kaldım. Gelen Diana'ydı. Göz göze gelmiştik. O anlamsızca bana, ben de ona bakıyordum.
Bana burada ne yaptığımı sordu. Ben de ilk başta bir şey diyemesem de sonra bodrum katına seninle daha önce indiğimizde bilekliğimi düşündüğümü, sonrasında da bu kapıyı fark edince merakıma yenik düşüp aşağı indiğimi söyledim.
Sonra ben ona burada ne işi olduğunu sordum. O da beni merak ettiğini ve peşimden geldiğinde buraya indiğimi gördüğünü söyledi. Ben de ona burayı daha önce görüp görmediğini sordum. O da burayı daha önce hiç görmediğini söyleyip tabutlara baktı. Bir an şaşırdı ve bana:
— Bunlar ne? — dedi.
Ben de:
— Bilmiyorum. Bunların neden burada olduğunu ve kimin buraya koyduğunu bilmiyorum ama merak ediyorum. Kim, neden bunları buraya koydu? Belli ki burası katilin ini. Biz de o inin tam ortasında duruyorduk. Canımıza mı susamıştık, yoksa yürek mi yemiştik bilmiyorum ama bir an önce buradan çıkmalıydık, — dedim.
Diana'yı da alıp hemen oradan çıktım. Diana'ya hemen buradan gitmemiz gerektiğini ve burayı başka kimsenin bilmemesi gerektiğini söyledim. Diana ise:
— Tamam, sen merak etme, — dedi.
Ve yatakhaneye gittik. Işıklar sönmüştü, bu yüzden de hemen uyuduk.
Sabah olduğunda Veronica hızla kamerayı almak için tekrar bodrum katına indiğinde şok oldu. Çünkü kamera ortada yoktu. Hemen etrafa bakınmaya başladım ama kamera yerine bir bileklik buldum. Bu bileklik Diana'nın bilekliğiydi. Acaba dün benim arkamdan geldiğinde mi düşürmüştü, yoksa kamerayı o mu almıştı?
Kendimi hemen toparladım ve yemekhaneye gittim. Kahvaltımı aldım ve Diana, Michael ve Lucas'ın yanına oturdum. Bana nerede kaldığımı sordular. Ben de biraz bahçede hava aldığımı ve sonrasında yanlarına geldiğimi söyledim. Sonrasında da normal bir şekilde sohbet ettik. Ama aklımda olan tek şey Michael ve Lucas'ın da beraber bir işler çevirdiğiydi.
Kahvaltının ardından yurttaki birkaç arkadaşımızla birlikte bahçede sohbet etmeye karar verdik. Michael, Lucas, Diana, David, Olivia ve ben bahçede yerdeki minderlerin üzerine oturduk ve sohbet etmeye başladık. Kimse sohbeti başlatmak istemese de hepimizin aklında olan tek şey katilin kim olduğuydu.
En son dayanamayıp ben sordum:
— Sizce katil kim?
Herkes bir anda bana döndü ve belli ki hiçbirinin bir fikri yoktu. Herkes korkuyordu ama katilin kim olduğunu da bir türlü çözemiyorlardı.
Sonra kapıdan ilk defa gördüğümüz iki yetişkin ve dört çocuk girdi. Hepimiz onlara kilitlenmiştik. Farklı bir tarzları vardı ama asıl mesele, başımızda bir katil yokmuşçasına bir de bunlarla uğraşacak gibi durmamızdı.
Bayan Ross hemen onları karşıladı ve sadece o dört çocuğu alarak içeri götürdü. Biz de hemen ardından yatakhanelerimize döndük.
Aradan 20 dakika sonra Bayan Ross ve o dört çocuk yatakhanemize geldiler. Hepimiz ayağa kalktık. Bayan Ross yüksek sesle:
— Bu arkadaşlarınız da artık burada sizinle kalacak, — dedi.
Ve onları sırayla tanıştırdı. İsimleri sırayla Luna, Ambar, Oliver ve Liam'dı. Hepsini bizimle tanıştırdı ve:
— Asla kavga istemiyorum. Burada adam akıllı hep beraber anlaşacaksınız, — dedi.
Hepimiz sessizliğimizi koruduk. Ardından Bayan Ross gitti. Hepimiz yeni gelenlere "Hoş geldiniz." deyip yataklarımıza döndük. Diana ise hemen yataklarını gösterdi, sonra o da benim yanıma geldi.
O gün sessiz sedasız ve olaysız geçmişti. Akşam olduğunda hemen hepimiz uyumuş ve yarın acaba hayatta kalabilecek miyiz diye düşünmeye başlamıştık.
Sabah olmuştu. Sabah güneşi tam gözüme vuruyordu. Hemen yatağımdan kalktım, tuvalete gittim, üzerimi değiştirdim ve kahvaltıya indim.
Yemekhanede yeni gelen arkadaşlarımızdan Luna ve Ambar, yemekhanedeki bir kızı zorbalıyorlardı. O an beynime kan sıçramıştı. Buradaki herkes yetimdi. Bunu bir yetim, başka bir yetime nasıl yapabilirdi?
Hemen gidip onları ayırdım.
— Luna, Ambar, bunu nasıl yapabilirsiniz? — diye bağırdım.
Onlar da burada güçlü olmazlarsa öleceklerini söylediler. Belli ki daha önce geldikleri yetimhanede çok zorluk çekmiş olmalılar. Ama bu, yine de birine zorbalık yapabilecekleri anlamına gelmiyordu.
Bunu onlara da söyledikten sonra tam oradan ayrılacakken Luna kolumdan tutup:
— Yanlış insana bulaştın, — dedi.
Ben ise hiç takmayarak:
— Ayağını denk al, — dedim.
Burası bir yetimhaneydi. Burada kimsenin kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Bu yüzden beni tehdit ederek eline hiçbir şey geçmeyeceğini söyledim ve oradan uzaklaştım.
Kahvaltıdan sonra bahçeye çıktığımda yanıma o zorbalanan kız gelmişti. Marry bana teşekkür etti ve ilk defa yetim hissetmediğini, onu koruyan birinin olduğunu söyledi.
O an çok duygulanmıştım. Ona sarıldım ve:
— Biz burada bir aileyiz. Evet, belki ailemiz, bir annemiz ya da babamız yok ama biz burada hep birlikte kocaman bir aileyiz. Ne olursa olsun hiç ayrılmayacağız, — dedim.