İçeriğe geç

SESSİZCE KAYBOLANLAR

Bölüm 2 · 5 dk okuma

SESSİZCE KAYBOLANLAR

Bölüm 2

KÖR DÜĞÜM

Zoe’nin ölümünün üzerinden tam bir hafta geçmişti. Onun öldüğünü bile hâlâ kabullenememişken, bu kez de okulda tuhaf notlar bulmaya başlamıştık. Tuvalete gittiğimizde aynada kanla yazılmış bir “ÖLECEKSİN” yazısı görüyorduk. Bunun haricinde arkadaşlarım geceleri siyah bir silüet gördüklerini iddia ediyorlardı. Delirmeye mi başlamıştık, yoksa gerçekten bir şeyler mi oluyordu, artık biz bile bilmiyorduk.

Sanki bu ölümlerin ardından arkadaşlarımızdan biri bizi daha da korkutmaya çalışıyordu. Çünkü aynaya yazılan bu yazılar ve görülen silüetler gerçekten katile mi aitti? Ya da sıradaki kurban kimdi, ne zaman ve nerede öldürülecekti? Kafamda o kadar çok soru işareti vardı ki bu konuyu en yakın arkadaşım Diana ile konuşmaya karar verdim.

O da kafasında bir ton soru işareti olduğunu, ancak herkesin zaten yeterince korktuğunu bildiği için kimseyle konuşmadığını söyledi.

Ben de ona, “Sence bir sonraki kurban kim? Onu bulmaktan vazgeçmeyeceğiz, değil mi?” diye sordum.

O da, “Hayır. Bir kurban daha vermek istemiyorum. Tabii ki onu bulacağız.” dedi.

“Ne yapacağız? Bir fikrin var mı?” diye sordum.

Bir süre düşündükten sonra, “Bu gece hiç uyumayıp bodrum katında saklanalım. Her kimse, eğer birini daha öldürmeye çalışırsa bir şekilde engelleyebiliriz belki.” dedi.

Ben de kabul ettim.

Işıkların sönmesine beş dakika kala bodrum katına indik ve kitap yığınlarının arkasına saklandık. Ortalık zifiri karanlıktı. Birbirimizi bile doğru düzgün göremiyorduk.

Zaman geçtikçe ikimiz de farkında olmadan uyuya kaldık.

Sabah uyandığımızda ise bir ceset daha vardı.

Gözlerimizi açtığımız anda başımızda bir polis dikiliyordu. Ne olduğunu bile doğru düzgün anlayamadan, bir anda elimde bir bıçak olduğunu fark ettim.

Şok içindeydim.

Diana hemen yanımdaydı ve yaralıydı. Karın boşluğundan bıçaklanmıştı. Birkaç metre ileride ise başka bir ceset yatıyordu. O da bıçakla öldürülmüştü ve diğer cinayetlerde kullanılan öldürme yöntemiyle aynı şekilde öldürülmüştü.

Yine cesedin üzerinde kırmızı bir kurdele vardı.

Şimdiye kadar gördüğüm tüm cesetlerde bu kurdeleyi fark etmiştim. Ancak beşinci cesetten sonra bunun bir anlamı olduğunu anlamaya başlamıştım.

Ama asıl soru başkaydı:

Ben katil miydim?

Arkadaşımı ben mi bıçaklamıştım?

Yoksa gerçek katil, bütün bunları benim üzerime yıkmaya mı çalışıyordu?

Bu, şimdiye kadarki altıncı cesetti. Önceki cinayetlerin arasında yaklaşık bir ay vardı. Ancak bu kez yalnızca bir hafta geçmişti.

Ne oluyordu?

Katil, onu durduramayacağımızı mı kanıtlamaya çalışıyordu, yoksa katil gerçekten ben miydim?

Olaylar gitgide daha da tuhaflaşmaya başlamıştı.

Polisler beni götürürken Diana hastaneye, ceset ise morga gönderildi. Ancak herkesin konuştuğu asıl konu bendim.

“Venorica katil mi?”

“İfadesinde ne söyleyecek?”

“Bize onca zaman nasıl hiçbir şey belli etmedi?”

Herkesin kafasında onlarca soru vardı.

Karakola geldikten sonra doğrudan sorguya alındım. İfademde hiçbir şey yapmadığımı, aksine katili yakalamak için Diana ile birlikte orada olduğumuzu anlattım.

Ama polisler söylediklerime inanmıyordu.

“Madem katili yakalamak için oradaydınız, o zaman neden Diana’yı bıçakladın?”

“Diğer arkadaşların bu cinayetleri senin kadar kurcalamıyorken neden sen bu kadar uğraşıyordun?”

Sorular peş peşe geliyordu.

Bir süre sonra sorgu bitti ve ben nezarete atıldım.

Üstelik daha reşit bile değildim.

Bu yaşta gerçekten cinayet işlemiş olabilir miydim?

Herkes benim katil olduğumu düşünmeye başlamıştı.

Tek bir kişi hariç:

En yakın dostum Diana.

Ameliyat olmuş, yarası dikilip sarılmıştı. Bir gece hastanede kaldıktan sonra sabah ilk iş hastaneden çıktı ve Bayan Ross ile birlikte beni nezaretten çıkarmak için karakola geldiler.

Ancak cinayette kullanılan suç aleti benim elimde bulunduğu için bunu yapmak mümkün değildi.

Diana ve Bayan Ross çaresiz kalmıştı.

Tam o sırada, olayın ardından otopsiye gönderilen bıçakla ilgili sonuç geldi.

Bıçağın üzerinde yalnızca Diana’nın kanı bulunmuştu.

Ben katil değildim.

Ama bu kez başka bir soru ortaya çıkmıştı:

Arkadaşımı ben mi bıçaklamıştım?

Bunu duyan Diana çok sevindi ve benden şikâyetçi olmadı.

Aradan bir süre geçtikten sonra serbest bırakıldım. Diana’ya her şeyi açıklamaya çalıştım ama o sözümü yarıda kesti.

“Önemi yok. Ben senin böyle bir şey yapmayacağını biliyorum.” dedi.

Ama yine de kendimi suçlu hissediyordum.

En yakın arkadaşıma istemeden de olsa zarar vermiş olabilir miydim?

Kendimi defalarca sorguladım.

“Hayır.” dedim kendi kendime. “Ben böyle bir şey yapmam. Yapamam.”

Bunun üzerinden tam bir ay geçmişti.

Hâlâ Diana’nın yüzüne doğru düzgün bakamıyordum.

Ama asıl garip olan şey, bu bir ay içerisinde hiç cinayet işlenmemiş olmasıydı.

Bu durum bütün gözleri yeniden benim üzerime çevirmişti.

O olaydan sonra katili aramayı bir süre bırakmıştım. Ve tam da bu süreçte hiçbir cinayet işlenmemişti.

Katil ben olduğum için miydi?

Yoksa gerçek katil, suçun benim üzerime kalması için elinden geleni mi yapıyordu?

Herkesin kafası o kadar karışıktı ki ne düşüneceğimizi bile bilmiyorduk.

Hem korkuyorduk hem de ne yapacağımızı bilmiyorduk.

Ve o gece, yani bir ayın tam dolduğu gece, bir cinayet daha işlendi.

Bu, katilin yedinci cinayetiydi.

Yine aynı öldürme yöntemi kullanılmıştı.

Ve yine aynı kırmızı kurdele cesedin üzerindeydi.

Ancak bu cesette diğerlerinden farklı bir şey vardı.

Cebinde bir not bulunuyordu.

Notun üzerine bir kurdele çizilmişti.

“Her adım bir cinayete sebebiyettir.”

Katil apaçık bir şekilde beni bulmaya çalıştıkça daha fazla kurbanın öleceğini söylüyordu.

Notu okuduğumda şok oldum.

Aramazsak her ay bir kişi kurban olacaktı.

Ama ararsak, arkadaşlarımızın ölümünü hızlandırmış olacaktık.

Çıkmaza girmiştim.

Ne yapacağımı bilmiyordum.

Hangisi doğruydu, hangisi yanlıştı, artık çözemiyordum.

Bir süre kendime zaman tanıdım. Şimdiye kadar neler olduğunu düşündüm. Hangi detayları atladığımı, hangi olayların birbirine bağlandığını tek tek gözden geçirdim.

Bu kez yalnızdım.

Çünkü Diana’yı yeniden bu işe karıştıramazdım.

Ona daha fazla kişinin ölümüne sebep olmak istemediğimi ve bu işi polislere bırakacağımı söyledim.

Aradan bir hafta geçti.

O gece gizli bir kamera aldım.

Diana’ya tuvalete gideceğimi söyleyerek sessizce bodrum katına indim. Kamerayı her yeri görebilecek bir noktaya yerleştirdim ve ardından yatakhaneye geri döndüm.

Sabah erkenden, herkes hâlâ uyurken tekrar bodrum katına indim.

Kamerayı aldım ve kaydı açtım.

Görüntüler ilk başta tamamen karanlıktı.

Bodrum katında hiçbir şey görünmüyordu.

Ancak video ilerledikçe, karanlığın içinde bir hareket fark ettim.

Bir silüet.

Giderek kameraya doğru yaklaşıyordu.

Nefesimi tuttum.

Silüet bana fazlasıyla tanıdık gelmişti.

Onu daha önce defalarca görmüştüm.

Ve birkaç saniye sonra kim olduğunu anladığımda, elimdeki telefon neredeyse yere düşüyordu.

Silüetin sahibi, benim çok yakından tanıdığım kişilerden biriydi…

Bölüm sonu

1 yorum