Bölüm-VII
Beyaz Sessizlik..
Araz onu kapının önünden çektiğinde Hare bu kez direnmedi, yalnızca bileğinde hissettiği sert parmakların baskısıyla koridorda ilerledi, hâlâ ıslaktı, kıyafetlerinden yere damlayan su taş zeminde küçük karanlık izler bırakıyor, dizlerindeki yaralar her adımda yeniden sızlıyordu.
Hare birkaç kez başını çevirip arkasına baktı. Siyah kapı artık görünmüyordu.
Araz onu koridorun sonuna götürdü, ardından daha önce hiç girmediği başka bir bölüme saptı.
Hare'nin adımları yavaşladı. Soğuktan ve ıslak olduğundan hala titriyordu. Karşılarında koyu renkli, ağır bir kapı vardı.
Araz kapıyı açtı. Hare içeri girdiği anda durdu.
Burası onun odasıydı.
Bunu anlaması uzun sürmedi, odadaki ağır koku, masanın üzerindeki eşyalar, duvarın yanında duran koyu renkli dolap, yatağın başucundaki eski lamba, her şey Araz'ın kendisi kadar sessiz ve sert görünüyordu. Hare arkasını döndü. Araz kapıyı kapattı.
Klik.
Kilidin sesi duyulduğunda Hare'nin omuzları gerildi. "Hayır.”
Araz ona bakmadı, Hare kapıya yaklaştı.
“Ben burada kalmayacağım.” Araz cevap vermedi.
“Beni kendi odama götür.” Sessizlik.
Hare kapının kolunu tuttu, çevirdi. Açılmadı.
Arkasını döndüğünde Araz çoktan gömleğinin düğmelerini açmaya başlamıştı. Hare birkaç saniye ne yaptığını anlamadı.
“Ne yapıyorsun?” Araz cevap vermedi.
Islak gömleğini üzerinden çıkardı, kumaşı bir kenara bıraktı, ardından masanın üzerindeki temiz kıyafetlere yöneldi. Hare hemen yüzünü çevirdi.
“Bunu benim önümde yapmak zorunda değilsin.”
Araz onu umursamadı. Hare sinirle tekrar döndü.
“Beni duyuyor musun?”
Araz hâlâ kendi işiyle ilgileniyordu. Hare'nin bakışları istemeden adamın bedenine takıldı.
Göğsünün yanında eski, uzun bir yara izi vardı. Kaburgalarının altına doğru uzanan daha derin bir iz, omzunda başka bir kesik, sırtının bir bölümünde ise birbirine karışmış eski izler bulunuyordu. Hare'nin öfkesi yavaşça yerini şaşkınlığa bıraktı. “Bunlar ne?”
Araz'ın eli durdu. Hare yaklaşmadı, olduğu yerde kaldı. “Bunlar nasıl oldu?” Araz cevap vermedi.
Hare'nin gözleri omzundaki izde kaldı. “Bu ateş izi.” Araz başını hafifçe çevirdi. Hare onun yüzündeki değişimi yakaladı.
“Demek doğru.” Cevap yoktu.
Hare'nin sesi biraz daha sertleşti. “Sen kimsin?”
Araz temiz gömleğini üzerine geçirdi. Hare bu kez geri adım atmadı. “Beni on iki yıl önce tanıyordun.” Sessizlik.
“O gece oradaydın.” Araz'ın bakışları Hare'nin üzerinde sabitlendi. "Ailemin öldüğü gece."
Hare devam etti. “Ve şimdi üzerinde o geceden kalmış gibi duran yaralar var.”
Araz gömleğinin manşetini düzeltti. Hare'nin gözleri daraldı. “Sen de o gece yaralandın mı?” Araz'ın eli bir an durdu. Bu küçücük hareket Hare'nin bütün dikkatini çekti. Araz cevap vermedi. Hare başını hafifçe yana eğdi.
“Bana hiçbir şey söylemeyeceksin.” Sessizlik. Derin bir nefes verdi köşeye geçti.
Hare'nin titremesi artık saklanamayacak kadar belirginleşmişti, ıslak kıyafetleri tenine yapışmış, gecenin soğuğu kemiklerinin içine kadar işlemişti, dizlerindeki yaralar yeniden sızlıyor, elleri uyuşuyordu, buna rağmen dik durmaya çalışıyordu. Araz birkaç saniye onu izledi.
Sonra odanın diğer tarafındaki dolaba yürüdü.
Kapak açıldı içeriden koyu renkli, temiz bir gömlek ve bir pantolon çıkardı, Hare'nin üzerine doğru uzattı. Hare kıyafetlere baktı. Sonra Araz'a.
“Bunlar senin.”
Araz cevap vermedi. “Ben senin kıyafetlerini giymeyeceğim.”
Araz'ın bakışları Hare'nin titreyen ellerine indi. Hare bunu fark edince daha da sinirlendi.
“İyiyim.”
Araz hiçbir şey söylemeden kıyafetleri yatağın üzerine bıraktı. Sonra birkaç adım geri çekildi.
Hare hâlâ ona bakıyordu sonra gömleğe baktı. Ardından kapıya kilit hâlâ yerindeydi. Banyoya gidebileceği başka bir kapı da görünmüyordu. Yani odadan çıkamayacağını anlaması uzun sürmedi. Dişlerini sıktı.
“Arkanı dön.”
Araz'ın bakışları Hare'nin üzerinde kaldı. Hare bu kez daha sert konuştu. “Arkanı dön dedim.”
Araz birkaç saniye kıpırdamadı. Sonra sessizce arkasını döndü. Hare'nin gözleri istemsizce sırtında kaldı.
Gömleği tamamen giymişti ama kumaşın altında bile eski yara izlerinin bazıları belli oluyordu.
Bu adamın bedeninde geçmişi kadar çok sır vardı.
Hare yatağın üzerindeki kıyafetleri aldı. Ellerinin titremesini durdurmaya çalışarak ıslak kıyafetlerini çıkardı. Her hareketinde yaraları sızlıyor, dizlerini bükmek bile zorlaşıyordu.
Bir an sendeledi. Araz başını çevirmedi. Hare bunu fark etti. Garip bir şekilde bu, şimdiye kadar gördüğü en beklenmedik davranıştı.
Hare gömleği üzerine geçirdi, gömlek büyük geliyordu. Kolları ellerini neredeyse tamamen kapatıyordu, kumaş hâlâ Araz'ın üzerinde taşıdığı o hafif, karanlık kokuyu barındırıyordu. Hare bundan rahatsız oldu. Ya da rahatsız olması gerektiğini düşündü.
“Tamam.”
Araz hemen dönmedi. Önce birkaç saniye daha bekledi sonra başını çevirdi. Bakışları Hare'nin üzerinde durdu.
Hare'nin üzerine kendi kıyafetlerini geçirmiş olması, adamın yüzünde ilk kez belli belirsiz bir değişiklik yarattı. Hare kollarını kendine sardı.
“Bakma öyle.” Araz cevap vermedi.
Hare yatağın kenarına oturduğunda yüzü acıyla gerildi. Araz bunu gördü, yaklaştı. Hare hemen gerildi.
“Dokunma.”
Araz durdu. Birkaç saniye birbirlerine baktılar. Sonra Araz yerde duran ıslak kıyafetlere yöneldi, onları alıp kenara bıraktı. Hare onun ardından baktı.
“Sen gerçekten tuhaf birisin.” Araz başını çevirdi. Hare devam etti.
“Beni kaçırıyorsun, beni kilitliyorsun, kaçınca neredeyse uçurumdan atıyorsun...” Sesi kısıldı.
“Sonra da kıyafetlerini verip arkanı dönüyorsun.”
Araz'ın yüzünde yine o okunmayan ifade vardı. Hare gözlerini ondan kaçırdı. “Bunu anlamıyorum.”
Araz birkaç saniye sessiz kaldı sonra lambayı biraz kıstı. Oda karanlığa gömülürken Hare onun ne yaptığını izledi. Araz yatağın diğer tarafına geçti. Aralarında hâlâ mesafe vardı ama ilk kez aynı odada kalacaklardı.
Ve Hare, üzerinde onun kıyafetleriyle, kapısı kilitli bir odada, kaçırıldığı adamın birkaç adım uzağında otururken şunu fark etti, Araz'ın centilmenliği güven vermiyordu. Tam tersine.
Bir katilin ne zaman nazik olmayı seçtiğini bilmek, onun ne zaman acımasız olacağını bilmekten çok daha korkutucuydu.
Hare uyumamak için direndi.
Yatağın bir köşesinde kendini küçültmüş, gözlerini tavana dikmişti, Araz'ın birkaç adım ötesinde nefes alışını duymak bile onu huzursuz ediyordu, fakat günlerdir biriken yorgunluk, kaçış, nehir, yaralar ve korku sonunda bedenini ele geçirdi. Ne zaman uykuya daldığını hatırlamadı.
Gece yarısı gözlerini açtığında oda karanlıktı.
Bir süre nerede olduğunu anlayamadı, sonra yanında uzanan Araz'ı fark etti, adam sırtüstü yatıyordu, yüzü karanlığın içinde neredeyse tamamen kaybolmuştu. Hare yavaşça doğruldu.
Tam o sırada dışarıdan gelen soluk bir ışık gözüne çarptı. Perdeler tamamen kapanmamıştı. Camın ardından bembeyaz kar yağıyordu. Hare birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Kar, bütün ormanı örtmüştü, ağaçların dalları beyazlığın altında ağırlaşmış, yollar ve taşlar görünmez olmuştu, ay ışığı karın üzerine vurdukça gece maviye, siyaha ve beyaza bölünüyordu.
Ev ilk kez bu kadar sessiz görünüyordu. Hare yataktan sıyrıldı.
Ayaklarını yere bastığında yaraları hâlâ sızladı ama aldırmadı, yavaşça pencereye doğru yürüdü. Karın altında dünya başka bir yere dönüşmüştü.
Elini cama yaklaştırdı. Tam o sırada bileği kavrandı. Hare'nin nefesi kesildi. Araz onu bir anda geriye çekti. Uyanır uyanmaz geri dönen o eski, soğuk sertlikle.
“Kaçmıyorum.” Araz bırakmadı.
Hare kolunu kurtarmaya çalışmadı, yalnızca ona baktı. “Sadece bakacaktım.”
Araz'ın gözleri pencereye kaydı sonra yeniden Hare'ye döndü, birkaç saniye yüzüne baktı.
Hare başını pencereye çevirdi. “Kar yağıyor...”
Sesi istemeden fısıltıya dönüştü. “Bu kadarını hiç görmemiştim.”
Araz'ın eli bileğinden yavaşça çekildi. Hare pencereye yeniden yaklaştı.
Camın ardında bütün orman değişmişti, ağaçların dalları karla ağırlaşmış, yerdeki taşlar ve yollar beyazlığın altında kaybolmuştu, ay ışığı dalların arasından süzülüyor, kar taneleri o ışığın içinde yavaşça savruluyordu. Hare uzun süre konuşmadı. Araz da. İlk kez aynı şeye bakıyorlardı. Ne geçmiş vardı o anda, ne sorular.
Yalnızca gecenin ortasında yağan kar ve ormanın üzerine çöken sessizlik. Hare camın önünde biraz daha kaldı. Sonra arkasından yatağın hafifçe gıcırdadığını duydu. Araz yatağa dönmüştü.
Hare ona baktı. Adam çoktan uzanmıştı, yüzünü tavana çevirmişti, fakat gözleri kapanmamıştı. Hare birkaç saniye yerinden kıpırdamadı.
Sonra Araz'ın eli yatağın kendi tarafındaki boşluğa doğru uzandı, yalnızca çarşafı hafifçe geriye çekti.
Hiçbir şey söylemedi. Hare o hareketi anladı, dönmesini bekliyordu. Hare yeniden pencereye baktı, kar hâlâ yağıyordu. Sonra yavaşça yatağa döndü. Bu kez Araz onu zorlamadı. Hare kendi isteğiyle yatağın diğer tarafına uzandı. Aralarında hâlâ mesafe vardı.
Fakat gecenin geri kalanında ikisi de aynı pencerenin ardından beyaza gömülen ormanı dinledi.
Hare karanlığın içinde koşuyordu. Nereye gittiğini bilmiyordu. Yanan ağaçların arasından geçiyor, arkasından gelen ayak seslerinden kaçıyor, uzakta annesinin siluetini görüyordu. Ona ulaşmak için elini uzattığı anda—
Gözlerini açtı. Nefesi boğazında düğümlenmişti.
Yatakta doğruldu. Alnı terlemiş, saçları yüzüne yapışmıştı. Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlayamadı. Sonra camdan içeri süzülen soluk mavi ışığı gördü.
Kar hâlâ yağıyordu. Ay ışığı, beyazlığı odanın zeminine kadar taşıyor, duvarlarda hareket eden solgun gölgeler bırakıyordu.
Hare gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.
Tık.
Gözleri açıldı. Aynı ses. Siyah kapının önünden geçerken duyduğu ses. Hare yavaşça yataktan çıktı. Araz hâlâ uyuyordu.
Çıplak ayakları taş zemine değdi. Sessizce, parmak uçlarında ilerleyerek kapıya yaklaştı.
Kapının önünde durdu kulağını tahtaya dayadı.
Hiçbir şey.
Sonra çok uzaktan, evin derinliklerinden gelen belli belirsiz bir ses duyuldu.
Tık.
Hare'nin kalbi hızlandı. Ses sanki kapının arkasından değil, koridorların çok daha ilerisinden geliyordu. Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Soğuk taş tenine değdi. Başını eğdi.
Kapının altındaki birkaç santimlik boşluktan dışarı baktı.
Önce yalnızca karanlığı gördü. Boş koridoru. Ay ışığının ulaşamadığı o uzun, siyah kısmı.
Sonra gördü.
Aynı şekilde kapının altından ona geri bakan bir çift göz.