Bölüm-V
Av..
Sonraki birkaç gün birbirine benzeyerek geçti, Hare için zaman artık saatlerle değil, kapının açılıp kapanmasıyla ölçülüyordu, sabahları perde aralığından içeri sızan solgun ışıkla uyanıyor, gün boyunca odanın içinde dolaşıyor, yatağın kenarına oturuyor, bazen televizyonun karşısında saatlerce hiçbir şey izlemeden duruyor, sonra hava kararmaya başladığında gözlerini pencereye çeviriyordu, dışarıdaki dünya hâlâ oradaydı, ağaçların rüzgârla hareket eden dalları, uzakta görünen dağlar, geceleri yanan birkaç ışık, hayat devam ediyordu ve Hare yalnızca birkaç metre öteden onu seyretmek zorunda kalıyordu.
Araz ise eskisi kadar sık görünmüyordu.
Bazen sabahları kapı açılıyor, elinde yemekle içeri giriyor, tabağı bırakıyor ve tek kelime etmeden çıkıyordu, bazen bütün gün boyunca ortalıkta görünmüyor, gecenin ilerleyen saatlerinde kapının önünden geçtiği yalnızca ayak seslerinden anlaşılıyordu, Hare her karşılaştıklarında sorular soruyor, Araz ise çoğu zaman yalnızca yüzüne bakıyor, evet ya da hayır olarak cevaplanabilecek sorulara bile bazen tepki vermeden sessizliğini koruyordu.
“Annemle ilgili bir şey biliyor musun?”
Sessizlik.
“O gece orada mıydın?” Cevap yok.
Araz'ın bakışları kısa bir an Hare'nin üzerinde kalıyor, sonra başka tarafa kayıyordu. Araz yine susuyordu.
Hare artık bu sessizliğe öfkelenmekten yorulmuştu, fakat her cevapsız soru zihninde yeni bir soru doğuruyor, özellikle de o siyah kapının ardında ne olduğunu düşündükçe içindeki huzursuzluk büyüyordu, Araz'ın kendisinden sakladığı şeyin yalnızca geçmişiyle ilgili olmadığını hissediyordu.
Günler geçtikçe kaçmayı daha çok düşünmeye başladı. Pencereyi ilk gün incelemişti. İkinci gün kilidini yoklamıştı.
Üçüncü gün çerçevesini zorlamış, dördüncü gün yatağın kenarından söktüğü küçük metal parçayla mekanizmayı kurcalamıştı. Hiçbiri işe yaramamıştı. Ama vazgeçmedi.
Çünkü odadan çıkabileceği tek yolun o pencere olduğunu artık biliyordu.
O gece ev olağandışı biçimde sessizdi.
Hare yatağında oturmuş, karanlıkta dakikalarca kapıyı dinlemişti, koridordan hiçbir ses gelmiyordu, ne ağır adımlar, ne kapıların açılıp kapanması, ne de Araz'ın varlığını belli eden o derin sessizlik.
Sonunda ayağa kalktı ve pencereye yürüdü.
Parmakları kilidin üzerine kapandığında kalbinin göğsünden çıkacakmış gibi attığını hissetti.
Yavaşça çevirdi.
Klik.
Hare dondu. Gözleri anında kapıya kaydı. Hiçbir şey olmadı.
Nefesini tuttu, birkaç saniye bekledi, sonra tekrar kilide yüklendi. Bu kez mekanizma hareket etti.
Pencere aralandı soğuk hava yüzüne çarptı.
Hare gözlerini kapattı.
Özgürlük kokusu böyle bir şey miydi, bilmiyordu, yalnızca haftalardır ilk kez ciğerlerine giren havanın ona ait olduğunu hissetti. Pencereyi biraz daha açtı. Dışarı baktı, ikinci kattaydı.
Aşağıdaki taş zemin ay ışığında solgun görünüyordu, pencerenin hemen altında uzanan sarmaşıkların bazı dalları duvara tutunmuştu, aşağıya kadar ulaşmıyorlardı ama belki tutunmasına yardım edebilirlerdi.
Hare birkaç saniye tereddüt etti sonra pencere pervazına çıktı. Ellerini dışarı uzattı yavaşça ayaklarını dikkatlice aşağı sarkıttı.
Kalbi artık boğazında atıyordu.
“Lütfen...”
Kendi kendine fısıldadığı bu kelime bile fazla yüksek gelmişti. Bir eliyle duvardaki sarmaşığa tutundu, diğer ayağını dışarı çıkardı, parmakları taşa tutunmaya çalışırken nefesi kesildi, sonra ağırlığını yavaşça aşağı verdi.
Sarmaşık çatırdadı. Hare korkuyla başını kaldırdı. Kapıya baktı hâlâ sessizlik vardı.
Biraz daha aşağı indi parmakları kaydı. Bedeni bir anda boşluğa çekildi.
Hare çığlığını bastırmaya çalışarak kendini aşağı bıraktı, önce dizleri sert zemine çarptı, ardından elleri taşlara sürtündü, acıyla nefesi kesildi fakat durmadı, ayağa kalktığı anda arkasına bile bakmadan koşmaya başladı.
Koştu.
İlk birkaç adımda yalnızca korku vardı. Sonra özgürlük hissi geldi. Ardından umut.
Fakat evin içinde, üst kattaki karanlık odada pencerenin açık kaldığını fark eden biri vardı.
Araz kapının önünde durdu, bakışları yatağa kaydı. Boştu. Pencere açıktı. Perde rüzgârla içeri doğru savruluyordu.
Araz birkaç saniye hiçbir şey yapmadan durdu. Sonra başını pencereye çevirdi. Çenesindeki kas belirginleşti.
İlk kez yüzündeki o sakinlik tamamen kayboldu. Araz pencereye yürüdü, aşağı baktı.
Hare çoktan bahçenin dışına ulaşmıştı. Adam gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı sonra odadan çıktı.
Hare arkasına bakmadan ilerliyordu.
Ağaçların arasından geçen dar yolu bulduğunda nefesi parçalanmıştı, dizindeki acı giderek artıyor, ayakları taşlara takılıyor, fakat durmaya cesaret edemiyordu, özgürlüğe yalnızca birkaç dakika önce kavuşmuştu ve şimdi onu kaybetmek istemiyordu.
Sonunda arkasından bir ses duydu. Bir dal kırıldı.
Hare durdu. Nefesini tuttu, arkaya baktı hiç kimse yoktu. Bir adım daha attı sonra bir tane daha. Karanlığın içinde bir gölge hareket etti.
Hare tekrar koşmaya başladığında artık nereye gittiğini bilmiyordu, yalnızca uzaklaşmak istiyordu, ciğerlerine dolan soğuk hava canını yakıyor, çıplak ayaklarının altında ezilen taşlar ve kuru dallar her adımda dizlerinden yukarı doğru yayılan acıyı biraz daha büyütüyordu.
Kanla ıslanmış dizleri her adımda daha fazla sızlıyor, fakat arkasındaki ayak sesleri giderek yaklaşmaya devam ediyordu, ağır değildi artık, düzenli ve ölçülü de değildi, Araz da koşuyordu.
Hare bir ağacın arkasından dönüp yeniden baktığında onu gördü.
"Hayır.."
Önünde ağaçların arasından akan bir nehir belirdi, ay ışığı siyah suyun üzerinde parçalanıyor, kıyı boyunca uzanan taşlar yağmurdan sonra kayganlaşmış halde parlıyordu, Hare durmadı, suya girdiğinde soğuk dizlerine kadar yükseldi, elbiseleri birkaç saniye içinde ağırlaştı.
Arkasına baktı Araz kıyıdaydı. Birkaç metre ötede duruyordu.
Göğsü ağır ağır yükselip alçalıyordu, gözleri karanlığın içinde hareketsizdi. Hare geri çekildi.
“Yaklaşma.” Araz bir adım attı.
“Yaklaşma dedim!”
Hare'nin göğsünden kısa bir nefes çıktı.
“Gelme.” Araz yalnızca ona baktı.
“Duyuyor musun beni?” dedi bir yakarışla. Sessizlik.
Hare geriye doğru birkaç adım attı, su dizlerinin üzerine çıkıyordu. “Beni bırak artık.”
Araz suya girdi.
Hare'nin yüzündeki umut bir anda söndü.
“Hayır.” Araz yürümeye devam etti. Hare geri çekildi.
“Yaklaşma!” Araz durmadı.
Hare arkasını döndü ve nehrin diğer tarafına doğru koşmaya başladı, su bacaklarına çarpıyor, her adımda dengesi bozuluyordu. Fakat birkaç metre ilerledikten sonra ayağı taşın üzerinde kaydı, bedeni yana savruldu, eliyle yere tutunmaya çalışırken avucunu keskin bir taşa geçirdi.
Acıyla bağırdı. Araz o an yetişti.
Hare ayağa kalkmaya çalışırken adamın eli koluna kapandı.
“Bırak beni!” Hare bütün gücüyle kendini çekti. Buz gibi dalgaların arasında eline değen keskin taşı sıkıca tuttu.
Araz onu kendisine doğru savurdu. Hare'nin omzu adamın göğsüne çarptı, taşı sıkıca kavradığı elini birden bire adama doğru sertçe savurdu. Bir anlık korkuyla onu itti, Araz'ın başı geriye savruldu.
Adam sendeledi.
Hare onun kaşının hemen üzerindeki kan çizgisini gördü. Araz elini kaldırıp yarasına dokundu. Parmaklarına bulaşan kana baktı. Sonra Hare'ye.
İlk kez gözlerinde açıkça öfke vardı.
Hare geri çekildi. “Ben... ben istemedim..”
Araz hiçbir şey söylemedi. Hare kaçmaya çalıştı.
Bir adım. İki adım. Can havli ile kendini dondurucu nehrin dışına attı. Kaygan taşları elleriyle sürünerek tutunarak aştı. Tekrar çimenlere basar basmaz ormana doğru koşmaya başladı. Bir an sadece bir an bakışları nehire geri kaydı.
Araz, şiddetle akan nehrin ortasında öylece duruyordu, ay ışığı karanlık suların üzerinde kırılırken başından süzülen kan saçlarının arasından alnına, oradan gözünün kenarına ve ağır ağır yanağı boyunca çenesine kadar iniyor, yüzünde gecenin karanlığından bile daha ürkütücü ince bir iz bırakıyordu, ıslak gömleği bedenine yapışmış, nehrin akıntısı bacaklarına çarpıp etrafında parçalanırken o tek bir adım bile atmıyor, yalnızca sessizce karşısındaki kadına bakıyordu.
Ve bu gece Hare ilk kez o sessizliğin ne kadar tehlikeli olabileceğini görecekti.
Hare nefes almadan ağaçların arasından koşuyor, körlemesine adımlar atıyordu. Artık orman yokuş halini almış nefesini kesiyor, dikenler vücudunu paramparça ediyordu.
Saniyeler içinde karanlık bir açıklığa adımını attığı anda Araz arkasından yetişti. Kolları Hare'nin bedenini sardı. Hare çırpındı.
“Bırak!”
Araz onu kendisine çekti.
Hare'nin sırtı göğsüne dayandı, nefesi boynunun yanında ağırlaşıyor, adamın ıslak kıyafetlerinden gelen soğukluk tenine geçiyordu.
“Bırak beni!”
Araz'ın eli Hare'nin çenesine uzandı. Parmakları çenesini sertçe kavradı.
Hare'nin başını yukarı kaldırdı, kendi gözlerine sabitledi.
“Canımı yakıyorsun.”
Araz'ın gözleri gözlerine kilitlendi. Sonra Hare'nin başını yavaşça yana çevirdi. Hare'nin bakışları karanlığın içine kaydı.
Bir uçurum. Tam önlerinde.
Ağaçların arasındaki karanlık, birkaç adım daha ilerlese aşağıya düşeceği boşluğu saklamıştı.
Hare'nin yüzündeki bütün renk çekildi.
“Ben...”
Araz onu boynundan kavradı. Hare'nin nefesi kesildi.
Adam onu geriye doğru değil, uçuruma doğru sürüklemeye başladı.
“Hayır...” Araz durmadı.
Hare'nin ayakları taşlara takılıyor, dizlerindeki yaralar yeniden açılıyor, kan ve nehir suyu birbirine karışıyordu.
“Yapma!”
Araz onu uçurumun kenarına kadar getirdi.
Bir adım daha. Hare'nin ayaklarından biri boşluğa çıktı. Çığlığı gecenin içinde parçalandı.
Araz onu yalnızca boynundan tutarak neredeyse parmak uçlarında kalmasını sağlayarak havada tuttu.
Aşağıda hiçbir şey görünmüyordu. Yalnızca karanlık. Hare iki eliyle Araz'ın bileğine sarıldı.
“Lütfen..”
Araz'ın yüzü Hare'nin üzerinde kaldı.
Başındaki yaradan süzülen kan, şakağından aşağı inerek yanağında ince bir çizgi oluşturdu, oradan çenesine ulaştı, yağmur ve nehir suyuyla karışıp yüzünde karanlık bir iz bıraktı.
Hare'nin ise kolları çizilmiş, elleri taşlardan kesilmiş, saçları yüzüne ve boynuna yapışmıştı.
Araz ise yalnızca ona bakıyordu. Sessiz. Soğuk.
Ve korkunç derecede sakindi. Hare ağlayarak başını salladı.
“Beni öldürmeyeceğini söylemiştin.” Araz'ın çenesi gerildi. Hare'nin gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Bana hayır demiştin.”
Araz onu birkaç saniye daha uçurumun üzerinde tuttu. Sonra yavaşça yukarı çekti.
Hare'nin dizleri yeniden toprağa değdiğinde bütün bedeni çözüldü. Araz elini boynundan çekmedi. Hare başını kaldırıp ona baktı. Adamın yüzündeki kan hâlâ akıyordu.
Araz'ın en korkunç tarafı onu öldürebilecek olması değildi, ona zarar vermek için öfkeye ihtiyaç duymamasıydı. Dudakları keskin bir öfkeyle aralandı.
Araz'ın sesi alçak ve pürüzlüydü, yıllardır kullanmadığı bir kelimeyi zorla boğazından sökmüş gibiydi.
"Bir...daha. Seni..tutmam."