Bölüm-IV
ON İKİ YIL ÖNCE
Hare fotoğrafı elinde öylece kalakaldı, parmakları kâğıdın kenarlarını sıkarken gözleri defalarca aynı yüzün üzerinde gezindi, fotoğraftaki küçük kızın saçları daha kısaydı, yüzü daha yuvarlaktı, bakışlarında bugünkü korkunun yerinde çocukluğun o anlamsız huzuru vardı ama yine de biliyordu, o kız kendisiydi, bundan kaçamayacağı kadar emindi, asıl kaçamadığı şey ise fotoğrafın arkasında yazan iki kelimeydi,
Büyümesini bekle.
Hare fotoğrafı tekrar çevirdi, tarihi yeniden okudu, on iki yıl önce, on yaşında olduğu zaman. Bu yalnızca eski bir fotoğraf değildi, biri onu o zamandan beri biliyordu, biri onun büyümesini beklemişti ve o biri hâlâ birkaç metre ötede, bu evin içinde dolaşıyordu. Başını kaldırdı.
Araz yoktu. Kapı kapalıydı.
Hare hızla kapıya yürüdü, kolu çevirdi, açılmadı, tekrar denedi, ardından bütün gücüyle kapıya vurdu.
“Aç kapıyı!”
Cevap gelmedi.
“Aç şunu!”
Avucuyla kapıya vurdu, sonra öfkeyle ayağını kaldırıp kapıya tekme attı, ahşabın içinden yayılan tok ses koridorda yankılandı, fakat karşı taraftan hiçbir hareket gelmedi, yalnızca evin ağır sessizliği vardı.
“Beni duyuyorsun!” Bir tekme daha. “Aç kapıyı!”
Hare'nin nefesi hızlanmıştı, elindeki fotoğrafı hâlâ bırakmıyor, onu göğsüne bastırarak kapının önünde bekliyordu, sonra koridorun uzak tarafından yavaş ayak sesleri duyuldu, ağır, ölçülü, acele etmeyen adımlar, Hare'nin öfkesi bir anda başka bir şeye dönüştü, korku ile merak birbirine karıştı. Adımlar yaklaştı.
Gölge kapının altına düştü. Kilit döndü. Kapı açıldı.
Araz karşısında duruyordu, yüzündeki ifade her zamanki gibi soğuk ve okunaksızdı fakat kaşları hafifçe çatılmıştı, önce Hare'ye, ardından elindeki fotoğrafa baktı, bakışları fotoğrafın üzerinde birkaç saniye fazladan kaldı.
Hare bunu gördü.
“Bunu nereden aldın?” Araz cevap vermedi.
“Bu benim.” dedi Hare fotoğrafı parmakları arasında sıkarak. Sessizlik.
“Bunu sen mi çektin?”
Araz'ın bakışları fotoğraftan Hare'nin yüzüne çıktı.
Hare bir adım yaklaştı. “Evet mi?” Araz başını çok hafifçe eğdi.
Hare'nin nefesi kesildi. Evet demekti.
“On iki yıl önce de beni tanıyordun.”
Araz cevap vermedi. “Beni o zamandan beri mi izliyorsun?”
Sessizlik.
“Evet mi?” Araz'ın başı yine çok hafifçe hareket etti.
Hare'nin gözleri doldu, öfke yeniden yükseldi. “Neden?” Araz cevap vermedi. “Beni neden izledin?” Sessizlik.
“Büyümemi mi bekledin?”
Araz'ın çenesi gerildi, Hare bunu gördü. “Ne için?” dedi suçlar ses tonuyla. Araz'ın bakışları sertleşti, fakat yine tek bir cevap vermedi. Hare fotoğrafı havaya kaldırdı.
“Bunun arkasına bunu kim yazdı?”
Araz'ın gözleri yazıya indi. “Sen mi?”
Araz başını hafifçe yana çevirdi. Adamın yüzünde belli belirsiz bir değişiklik oldu, yalnızca gözlerinin çevresindeki sertlik bir anlığına çözüldü, sonra eski hâline döndü. Hare'nin öfkesi biraz daha derinleşti.
Araz'ın eli fotoğrafa doğru uzandı. Hare hemen geri çekildi.
“Hayır.” Araz'ın eli havada kaldı.
“Bunu vermeyeceğim.” Adam bir adım daha attı. Hare geri çekildi. Araz'ın eli yeniden uzandı, bu kez fotoğrafı almak için daha kararlıydı, fakat Hare fotoğrafı arkasına sakladı.
“Hayır dedim.”
Araz durdu. Bakışları Hare'nin yüzüne yükseldi. Bir süre öylece baktı sonra elini indirdi.
Hare onun geri çekilmesine şaşırdı, fakat rahatlayamadan Araz koluna uzandı, parmakları bileğinin çevresini kavradı.
“Bırak.”
Araz onu çekmedi, yalnızca elindeki fotoğrafı tekrar almaya çalıştı. Hare direndi. “Bırak beni!” Araz'ın çenesi gerildi. Hare sonunda fotoğrafı göğsüne bastırdı.
“Bana bunun ne olduğunu söylemeden alamazsın.”
Araz'ın gözlerinde kısa süreliğine karanlık bir öfke belirdi, fakat birkaç saniye sonra eli gevşedi, Hare'nin bileğini bıraktı. Hare kolunu hemen kendine çekti. Araz birkaç saniye onu izledi, sonra koridoru işaret etti. Hare başını olumsuz şekilde salladı.
“Hayır.”
Araz tekrar işaret etti.
“Beni odadan çıkarıp nereye götüreceksin?" Araz tepkisiz kaldı. Hare istemeyerek kapıya yöneldi.
Araz arkasından geldi, Hare koridorda yürürken gözleri istemsizce yeniden siyah kapıya kaydı, kapının önünden geçerken içindeki merak yeniden kıpırdadı, az önce elindeki fotoğrafla birlikte öğrendiği her şey zihninde birbirine dolanıyor, on iki yıl önce, büyümesini bekleyen bir adam, kendisini çocukluğundan beri izleyen bir yabancı ve bütün bunların ortasında ne olduğunu bilmediği o kapı, Hare birkaç saniye boyunca yavaşladı fakat Araz'ın arkasındaki ağır adımlarının durduğunu hissedince yeniden yürümeye devam etti, bu kez koridorun diğer tarafına yöneldiler, evin daha önce görmediği bir bölümüne girdiler.
Burası diğer odalardan farklıydı, duvarlar daha koyu renkteydi, yüksek pencerelerden içeri giren gün ışığı perdelerin arasından süzülerek zemine solgun lekeler bırakıyor, rafların üzerinde eski kitaplar, metal kutular ve ne işe yaradığını anlayamadığı küçük eşyalar duruyordu, odanın ortasında büyük bir çalışma masası vardı, masanın üzerinde açık bir defter, birkaç anahtar ve boş bir bardak bulunuyordu, Hare'nin dikkatini ilk çeken şey ise duvarın yanında duran uzun, siyah bir dolap oldu.
Araz masaya doğru yürüdü. Hare olduğu yerde kaldı.
Adam Hare'ye döndü, bakışları yüzünde birkaç saniye kaldıktan sonra odanın köşesindeki koltuğu işaret etti.
“Ne yapmamı istiyorsun?” Araz cevap vermedi.
“Oraya mı oturacağım?” Başını hafifçe eğdi.
Hare istemeyerek koltuğa oturdu, Araz ise masanın diğer tarafına geçti, çekmecede bir şeylerle uğraşıyordu, fakat Hare'nin gözleri onun ellerinden çok masanın üzerindeki deftere takılmıştı, defter açık duruyordu ve sayfanın üzerinde düzenli aralıklarla yazılmış tarihler vardı, bazıları yıllar öncesine, bazıları ise çok yakın zamanlara aitti.
Hare biraz öne eğildi. Araz bunu fark etti. Elini defterin üzerine koydu, Hare durdu.
“Benimle mi ilgili?” Araz cevap vermedi.
Hare'nin gözleri masanın üzerindeki kâğıtlarda dolaştı, bazı satırlarda isimler, bazı satırlarda yalnızca tarihler vardı, fakat sadece bir satır okumuştu ki Araz defteri kapattı.
O gece ağlamayı bıraktığında artık çocuk değildi.
Hare'nin nefesi kesildi.
“Ne demek bu?” Sessizlik.
“Söyle..." Dedi elleri titremeye başlamıştı. Tarih ve o cümle çok netti.
Araz'ın bakışları değişti ve Hare bunu fark etti.
Hare tekrar deftere uzandı fakat Araz elini çekmedi.
“Beni çocukluğumdan beri tanıyorsun, değil mi?”
Sessizlik. “Beni o gece de gördün mü?”
Araz'ın çenesi gerildi. Hare'nin kalbi hızlandı.
“Gördün.” Bu kez Araz başını hafifçe eğdi.
Hare'nin gözleri doldu, çocukluğundan kalan görüntüler zihninin içinde birbirine çarpmaya başladı, siren sesi, karanlık, yağmur, bağırışlar, sonra hiçbir zaman tam olarak hatırlayamadığı o gece, yıllardır zihninin bir köşesinde kapalı tuttuğu o kapı.
“Benim hatırlamadığım şeyi sen hatırlıyorsun.”
Araz cevap vermedi. Hare bakışlarını masaya indirdi. Tam o sırada Araz cebine elini attı. Hare'nin bedeni gerildi. Adam küçük, eski bir metal kutu çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.
Hare kutuya baktı. Araz tek eliyle kapağını açtı.
İçinden kararmış, kenarı yanmış küçük bir kolye çıktı. Hare'nin yüzündeki bütün renk çekildi.
Onu tanıyordu.
Çocukken boynundan hiç çıkarmadığı, annesinin doğum gününde verdiği küçük ay şeklindeki kolyeydi.
O gece kaybolmuştu. Yangından sonra bir daha bulamamışlardı. Hare titreyen parmaklarıyla kolyeye uzandı.
“Bu...” Sesi çıkmadı.
Araz kolyeyi avucuna bıraktı, Hare başını kaldırdı.
“Bunu nereden aldın?” Araz yalnızca ona baktı.
Hare'nin gözleri doldu sanki göz yaşları boğazında düğümler haline gelmiş canını yakıyordu.
“Sen o gece oradaydın.” Araz cevap vermedi. Fakat bu kez sessizliği, verdiği bütün cevaplardan daha ağırdı.
Odasına döndüğünde kapı kapanır kapanmaz Hare yatağın kenarına oturdu, fotoğrafı ve kolyeyi dizlerinin üzerine bıraktı ve uzun süre ona bakmadan durdu, zihninin içinde yıllardır kapalı kalmış bir kapıyı zorlamaya çalışıyor gibiydi, fakat ne kadar düşünürse düşünsün fotoğraftaki günü hatırlayamıyordu.
On iki yıl önce. Bir çocuk. Bir fotoğraf. Ve büyümesini bekleyen bir adam. Hare gözlerini kapattı.
Çocukluğundan birkaç görüntü geldi aklına, yağmur sonrası ıslak kaldırımlar, annesinin elini tuttuğu bir sokak, eski bir evin bahçesi, güneş ışığının arasından süzülen tozlar, sonra bir karanlık, ardından hiçbir şey.
Hare gözlerini açtı.
“Hatırla...” Kendi kendine fısıldadı. Fotoğrafı tekrar eline aldı. Arka yüzündeki yazıya baktı.
Büyümesini bekle.
“Neden bekledin?” cevap yoktu. Hare başını ellerinin arasına aldı ve gözlerini sıkıca kapattı.
Bir şey hatırlamaya çalıştıkça zihninin içinde aynı karanlık büyüyordu, bazı anılar sanki bir duvarın arkasına gömülmüş gibiydi, orada olduklarını hissediyor ama onlara ulaşamıyordu, çocukluğundan geriye kalan görüntüler parçalanıyor, birbirine karışıyor, bazı yüzler beliriyor fakat hiçbirinin gözlerine bakamıyordu.
Hare kapattığı gözlerini açtığında odanın içinde hala yalnızdı.
Fakat artık bir şeyden emindi. Araz onu yalnızca yıllardır izlememişti.
Bir şekilde çocukluğunun içine de girmişti.