Bölüm-III
Kafes..
Hare o gece neredeyse hiç uyumadı, gözlerini her kapattığında yağmurun altında gördüğü o adamın yüzü değil, Araz'ın yüzündeki o korkunç sakinlik beliriyordu, sanki bir insanı öldürmek onun için öfkeyle verilmiş bir karar değil, yalnızca yapılması gereken bir işmiş gibi, o düşünce zihninin içinde dönüp dururken sabaha karşı gözleri birkaç dakikalığına kapanmıştı ki kapının kilidinden gelen metalik sesle yeniden uyandı.
Kapı açıldı, Araz içeri girdi.
Elinde bir tepsi vardı, üzerinde sıcak kahve, ekmek, peynir ve birkaç parça meyve duruyordu, sanki onu kaçırmamış, gece boyunca bir odada kilitli bırakmamış, hayatını paramparça etmemiş gibi sıradan bir sabahın içine yürüyordu.
Hare tepsiye bakmadı, gözlerini doğrudan ona dikti. “Bunu yemeyeceğim.”
Araz cevap vermedi.
Tepsiyi masanın üzerine bıraktı, sonra Hare'ye baktı, gözleri önce yüzünde, ardından ellerinde gezindi, kızın ellerinin titrediğini gördüğünde kaşlarının arasında belli belirsiz bir çizgi oluştu, o kadar kısa sürdü ki Hare bunu gerçekten görüp görmediğinden emin olamadı, fakat Araz'ın ardından tabağı kendisine doğru biraz daha yaklaştırması, Hare'nin önüne suyu koyması ve sonra geri çekilip onu izlemesi, kelimelerin yapamadığı bir cümle gibiydi.
“Beni burada tutup sonra yemek mi vereceksin?” Araz'ın bakışları değişmedi.
“Beni öldürdüğün adamdan daha mı farklısın sanıyorsun?” Bu kez Araz'ın çenesi gerildi.
Hare bunu gördü ilk defa onun sessizliğinin tamamen boş olmadığını anladı, Araz konuşmuyordu ama bedeni konuşuyordu, ellerinin ne kadar sıkıldığından, bakışlarının nereye kaçtığından, çenesindeki kasın ne zaman gerildiğinden, bazen yalnızca birkaç saniyeliğine gözlerini kapatışından bir şeyler okunabiliyordu.
Hare tabağı kendisinden uzağa itti Araz tabağı geri çekmedi yalnızca ona baktı. Sonra elini kendi boğazına götürdü. Hare'nin bakışları hareketini takip etti. Araz başını hafifçe iki yana salladı.
Hare birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
“Konuşamıyorsun.” Araz'ın gözleri Hare'nin gözlerinde kaldı. Hare'nin sesi biraz yumuşadı.
“Hiç mi?” Araz bir an gözlerini kapattı, sonra başını çok hafifçe eğdi.
Hare ilk kez onun sessizliğinin bir seçim olmadığını anladı, o sessizlik adamın üzerine geçirilmiş bir zincir gibiydi.
“Beni öldürmeyecek misin?” dedi Hare düz bir sesle. Araz'ın bakışları değişmedi.
“Hayır mı?” Başını hafifçe yana eğdi. Hare'nin nefesi sıkıştı artık anlamıştı bu 'hayır' demekti.
Hare yataktan kalktığında ayakları hafifçe titriyordu, Araz'ın yanından geçerken aralarındaki mesafe daraldı, omuzları kısa bir an onun göğsüne değdi, Araz refleks gibi kolunu uzatıp Hare'nin dirseğini tuttu, düşmesini engelledi, fakat Hare hemen kolunu çekti.
“Dokunma bana.” Araz elini geri çekti fakat gözleri kızın üzerinde kaldı. Birkaç saniye sonra Araz kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Hare birkaç saniye kapıya baktı, ardından kilidin sesi duyuldu.
Klik.
Bu kez korkudan çok merak hissetti. Adamın onu burada tutmasının ardında yalnızca bir saplantı olmadığını düşünmeye başlamıştı. Belki de onu seçmesinin bir nedeni vardı. Ve bu neden, Hare'nin sandığından çok daha eskiydi.
Saatler sonra kapı yeniden açıldığında Araz bu kez elinde hiçbir şey taşımıyordu, yalnızca kapının yanında durup Hare'ye baktı, sonra koridoru işaret etti, Hare birkaç saniye anlamadı, Araz aynı hareketi tekrarladı, ardından bir adım geri çekilip bekledi.
“Çıkmamı mı istiyorsun?” Araz başını hafifçe eğdi. Hare kapıya yaklaştı.
Araz onun yanından geçmesine izin verdi fakat hemen arkasında yürümeye başladı, Hare her birkaç adımda dönüp ona bakıyor, Araz ise hiçbir şey söylemeden aynı mesafeyi koruyordu, ne çok yakınlaşıyor ne de onu gözden çıkaracak kadar uzaklaşıyordu.
Ev düşündüğünden çok daha büyüktü. Hare yürürken gözlerini sürekli etrafta gezdiriyordu.
Bir mutfak. Bir şömine. Bir merdiven. Bir pencere. Bir dış kapı. Her şeyi aklında tutmaya çalışıyordu.
Koridorlar birbirine bağlanıyor, yüksek tavanların altında eski avizeler loş bir ışık yayıyor, duvarlarda yüzleri karanlıkta kaybolmuş insanlar ve Hare'nin tanımadığı ailelerin portreleri asılı duruyordu, bazı tabloların boyaları çatlamış, bazı çerçevelerin kenarları kararmıştı, evin içinde yaşayan birinden çok uzun zamandır burada yalnızca geçmişin yaşadığı hissi vardı.
Hare yavaşladı, Araz da durdu.
Karşılarında büyük, koyu renkli bir kapı vardı, diğerlerinden farklıydı. Üzerinde kilit vardı.
Hare'nin gözleri kapıya kaydı. “Burası ne?”
Araz'ın yüzü bir anda sertleşti, Hare bunu fark etti.
“İçeride ne var?”
Hare kapının koluna uzandı. Parmakları kola değmek üzereyken Araz arkasında belirdi. Bir anda kollarının arasında kaldı.
Araz'ın göğsü sırtına dayanmıştı, bir kolu Hare'nin önünden geçerek kapının üzerine uzanmış, diğer eliyle onun hareket alanını kapatmıştı, Hare'nin ensesinde sıcak nefesini hissetmesiyle bütün bedeni gerildi.
Araz kapının kolunu tuttu. Çevirdi. Kilitliydi. Hare kıpırdamadan durdu.
“Yasak mı?”
Araz'ın nefesi boynunun hemen yanında ağırlaştı. Başını çok hafifçe eğdi.
Bu Evet demekti.
Araz, Hare'nin yanından geçip yürümeye devam etti. Fakat Hare artık onu takip etmiyordu. Gözleri hâlâ kapının üzerindeydi, içeride ne olduğunu bilmiyordu. Ama Araz'ın ilk kez bir şeyden bu kadar kesin biçimde kaçındığını görmüştü. Kısa süreli ev turu son bulmuştu.
O akşam Hare odasına döndüğünde Araz'ın kapının dışında birkaç saniye durdu, kilit sesi duyuldu. Hare yatağın kenarında otururken onun gölgesi kapının altından ince bir çizgi halinde içeri sızıyordu,
Araz sonunda uzaklaştı, Hare bekledi. Koridordaki ayak sesleri giderek kayboldu sonra sessizlik yeniden eve çöktü. Hare yatağın üzerine oturdu. Bir süre hiçbir şey yapmadı.
Sonra gözleri odadaki televizyona kaydı. Kapalıydı, komodine baktı sonra banyoya sonra pencereye.
Derken gözleri televizyon ekranından yansıyan yatağın altındaki küçük boşluğa takıldı.
Yavaşça eğildi, elini yatağın karanlık boşluklarına soktu ve sonunda temas etti. Orada daha önce fark etmediği bir şey vardı. Siyah bir kutu.
Hare kutuyu çekip çıkardı. Kalbi hızlandı.
Kutunun kapağını açtı, içinde fotoğraflar vardı. İlk fotoğraf bulanıktı, ikincisi uzaktandı.
Üçüncüsünde Hare bir kafede oturuyordu. Dördüncüsünde evinden çıkıyordu. Beşincisinde yağmur altında yürüyordu. Hare'nin parmakları titremeye başladı. Fotoğrafların altından bir tane daha çıktı. Bu fotoğraf diğerlerinden farklıydı.
Çok daha eskiydi. Hare'nin yüzü daha gençti, saçları daha kısaydı. Fotoğrafın arkasında tek bir tarih yazıyordu.
On iki yıl önce
Hare'nin nefesi kesildi, fotoğrafı çevirdi. Arkasında yalnızca iki kelime vardı.
“Büyümesini bekle.”

