Bölüm XXIX
Küllerin Altındaki
Duman gözlerini yakıyordu.
Hare'nin küçük bedeni odasının zemininde hareketsiz yatıyordu. Nefes almak gittikçe zorlaşıyor, her solukta ciğerleri biraz daha yanıyor, başının içindeki uğultu alevlerin çıkardığı çıtırtılarla birbirine karışıyordu. O geceyi yıllarca yalnızca parçalar hâlinde hatırlamıştı; yangını, dumanı, korkuyu... fakat şimdi hiçbir şey bulanık değildi. Her şey bütün çıplaklığıyla zihninin içinde yeniden yaşanıyordu.
Sonra babasının sesini duydu.
“Hare!”
Ses koridordan geliyordu.
Hare gözlerini güçlükle araladı. Dumanların arasından babasını gördü. Adam dizlerinin üzerinde ilerliyor, öksürerek yere düşen kızına ulaşmaya çalışıyordu.
“Hare! Kızım, kalk... Bana bak!”
Hare küçük ellerini yere bastırarak doğrulmaya çalıştı. Fakat başı dönüyor, kolları bedenini taşımaya yetmiyordu. Babası ona birkaç adım daha yaklaşmıştı ki koridorun diğer ucunda başka bir siluet belirdi.
Araz.
Elinde benzin bidonu vardı.
Araz bidonu öfkeyle bir kenara fırlattı. Metal zemine çarparak yuvarlandı. Bakışları doğrudan Hare'nin babasına kilitlendi.
“Senin yüzünden!”
Babası geri çekilmeye çalıştı.
“Araz, ne yaptığını bilmiyorsun—”
“Kes sesini!”
Araz üzerine yürüdü. Bir anda yaklaşıp adamın göğsüne sert bir tekme savurdu. Hare'nin babası geriye doğru savrulup yere düştü. Hare korkuyla bağırdı.
“Baba!”
Araz bir an bile durmadı. Adamın üzerine eğilip yakasından tuttu.
“Geber artık!” Yumruğu yüzüne indi.
Hare'nin küçük bedeni titremeye başladı. Babasının yere yığılışını, ellerini kaldırıp kendini korumaya çalışmasını, ardından hareketlerinin yavaş yavaş kesilmesini ağlayarak izledi.
“Yapma!”
Araz bir kez daha vurdu.
“Lütfen!”
Hare sürünerek ona doğru yaklaşmaya çalıştı.
“Ne olur yapma!”
Sesi dumanın içinde küçücük kalıyordu. Babası artık cevap vermiyordu.
Araz'ın yumruğu havada kaldı. Birkaç saniye boyunca yerde kan havuzu içinde yatan adama baktı. Sonra Hare'nin sesini duydu.
Başını çevirdi.
Bakışları küçük kıza ulaştığında yüzündeki öfke bir anda değişti.
Hare'yi gördü.
Alevlerin ve yoğun dumanın arasında, yerde nefes almaya çalışan küçük bedeni. Araz hemen ona doğru geldi.
Duman gözlerini yakıyordu.
Hare'nin küçük bedeni yerde hareketsiz yatıyordu. Nefes almak gittikçe zorlaşıyor, göğsü her solukta biraz daha ağırlaşıyordu. Bilinci yavaş yavaş karanlığa çekilirken Araz yanına çöktü.
Elleri Hare'nin küçük bedenini kavradı, onu yerden kaldırıp kucağına çekti. Hare başını güçlükle onun göğsüne yasladı. Araz'ın kalbi hızla atıyordu; yüzü is ve külle kaplanmış, saçları dumanın içinde dağılmıştı.
Araz yüzünü ona yaklaştırdı.
Hare gözlerini açık tutmaya çalıştı fakat kirpikleri ağırlaşıyordu.
Araz onu biraz daha sıkı tuttu.
Sonra, yıllar boyunca zihninin en karanlık yerinde gömülü kalacak o sesi ilk kez duydu.
“Gözlerini kapatma.”
Hare'nin küçük parmakları Araz'ın kıyafetine tutundu. Tırnaklarını ona batırdı nefretle gözleri doldu.
“Sesimi duy, Hare. Beni dinle...”
Duman ikisinin etrafında dönüyor, alevler duvarları yutuyordu.
Araz'ın sesi bu kez daha alçak, daha kararlı çıktı.
“Seni buradan çıkaracağım.”
Hare'nin sesi çıkmadı, gözleri kapanmaya başladı. Araz onu daha sıkı kavradı.
“Ne olursa olsun, sesimi bırakma.”
Hare'nin zihni artık gördüklerini taşıyamıyordu. Babasının yere düşüşü, alevlerin uğultusu, benzinin keskin kokusu, Araz'ın yüzü ve kucağında duyduğu o ses birbirine karışarak dayanılmaz bir ağırlığa dönüşüyordu.
Küçük bedeni yangının içinde nefes almak için mücadele ederken zihni başka bir çıkış arıyordu; kaçamayacağı bir yerden, hatırlayamayacağı bir karanlığa.
Önce babasının yüzü bulanıklaştı. Ardından koridor, alevler, duvarlar ve Araz'ın elleri görüntünün içinden yavaşça silinmeye başladı. Sanki zihni, kendisini hayatta tutabilmek için yaşananların üzerine kalın bir perde indiriyordu.
Araz'ın sesi uzaklaştı; kelimeleri önce anlaşılmaz bir uğultuya, sonra yalnızca titreşime dönüştü. Hare o sesi tutmaya çalıştı fakat parmaklarının arasından kayan su gibi hiçbir şey elinde kalmadı.
Onun yüzü gitti, sesi gitti, o geceye ait bütün ayrıntılar tek tek karanlığın içine gömüldü. Zihni gerçeği inkâr etmiyordu; gerçeğin kendisini taşıyamadığı için onu yok ediyordu.
Sonunda geriye yalnızca beyaz, boş ve sessiz bir alan kaldı. Hare'nin çocukluğunda Araz diye biri hiç yaşamamıştı artık.
Hare gözlerini açtığında ilk hissettiği şey acı değildi.
Nefes alamıyordu.
Göğsü sanki içeriden sıkıştırılıyor, ciğerlerine hava yerine ateş doluyordu. Bir anda doğruldu ve boğazından kopan çığlık, bulunduğu odanın sessizliğini parçaladı.
“Hayır!”
Elleri yatağın üzerinde çaresizce gezinirken bedeni titremeye başladı. Alnı ter içindeydi, saçları yüzüne yapışmış, gözlerinden yaşlar durmaksızın akıyordu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlayamadı. Duvarlar üzerine doğru geliyordu sanki. Hava ağırdı. Çok ağır.
Sonra hatırladı. Bir görüntü. Alevler, Babası, Araz.
Hare'nin ağzından boğuk bir hıçkırık çıktı.
“Hayır...”
Başını iki yana salladı. Hatırlamak istemiyordu. Fakat zihni artık onun iznini beklemiyordu. Yıllardır kapalı duran bir kapı kırılmıştı ve ardında biriktirilmiş ne varsa aynı anda dışarı taşıyordu.
Araz'ın yüzü. Sesi. Ellerinin babasının yakasına kapanışı. Yumruğun havada savruluşu. Babası yere düşerken çıkan o boğuk ses.
Ve sonra...
'Sesimi bırakma! '
Hare iki elini kulaklarına bastırdı.
“Sus!”
Fakat ses dışarıdan gelmiyordu. Kendi zihnindeydi. Kendi çocukluğunun içinden. Kendi unutulmuş gecesinden.
Tırnakları kollarına geçti. Derisini çizdiğini fark etmedi bile. Sanki bedenindeki acı, zihninin içindeki o görüntülerin yanında ulaşılabilir tek gerçeklikti. Parmaklarını saçlarına geçirdi, köklerine kadar çekti ve yeniden çığlık attı.
“Baba!”
Dizleri yatağın kenarından boşaldı. Yere düştü.
Ellerini başının iki yanına bastırarak dizlerinin üzerinde kaldı. Omuzları öylesine şiddetli sarsılıyordu ki nefes almak için her çabaladığında yeni bir hıçkırık göğsünü parçalıyor, gözyaşları çenesinden aşağı süzülüyordu.
Babasını öldüren oydu.
Ailesinin katili oydu.
Yıllarca kaçtığı, nefret ettiği, adını zihninde bir canavarın yerine koyduğu adam...
Araz'dı.
Hare başını kaldırdı. Gözlerinin önünde başka bir görüntü belirdi.
Oğuz. Ormanın içinde. Maske. Silah. Patlayan tek bir ses.
Oğuz'un bedeni..Hare'nin çığlığı.
“Hayır... hayır, hayır...”
Artık hangi acının geçmişe, hangisinin bugüne ait olduğunu ayırt edemiyordu. Araz onu yıllarca takip etmişti, Araz konuşabiliyordu, Araz ailesini öldürmüştü, Araz Oğuz'u öldürmüştü.
Ve bütün bunların arasında Hare'nin bildiğini sandığı hayat, yavaş yavaş kendi elleriyle tuttuğu bir yalandan başka bir şey değildi.
Zihni onu korumak için yıllar önce ne varsa silmişti. Şimdi ise o koruma ortadan kalkmıştı.
Unuttuğu her anı geri geliyordu ve hepsi birbirinin üzerine yığılıyordu.
Hare ellerini başından çekip yüzüne kapattı. Çığlıkları artık kesik kesik çıkıyordu; sesi yorulmuş, boğazı yanmıştı. Fakat ağlaması durmuyordu. Sanki bedeninde gözyaşından başka hiçbir şey kalmamıştı.
Bir süre sonra çığlıklar yalnızca boğuk hıçkırıklara dönüştü.
Hare dizlerinin üzerinde, başı eğik hâlde kaldı. Karşısında Özal duruyordu.
Uzun zamandır hiçbir şey söylemeden onu izliyordu. Ne yaklaşmıştı ne de geri çekilmişti.
Sadece beklemişti.
Hare'nin nefesi yavaş yavaş düzene girmeye başladığında Özal nihayet hareket etti. Ayakkabısının zeminde çıkardığı hafif ses, odadaki sessizliğin içinde olduğundan çok daha büyük duyuldu.
Hare başını kaldırmadı. Özal birkaç saniye onu izledi sonra sakin bir sesle konuştu.
“Artık hatırlıyorsun.”
Özal birkaç saniye daha konuşmadı.
Hare yerde dizlerinin üzerinde, nefes nefese kalmıştı. Göğsü her solukta titriyor, gözlerinden yaşlar hâlâ durmaksızın süzülüyordu. Başını kaldırmak bile ağır geliyordu.
Özal ona baktı. Yüzünde yıllardır taşıdığı yorgunluğa benzeyen bir ifade vardı.
“Babanı tanıyordum.”
Hare'nin parmakları zemine biraz daha sıkı bastı.
“Ferit… benim dostumdu.”
Hare başını yavaşça kaldırdı. Gözleri kızarmıştı.
“Onu gerçekten severdim. Hayatımda pişman olduğum çok şey oldu ama en büyüğü, oğlumun ne olduğunu bildiğim hâlde Ferit'i ve seni onun hayatına sokmuş olmamdı.”
Hare'nin yüzü gerildi. Adamın gözleri zeminde boşluğa sürüklendi hiçbir duygu yoktu yalnızca pişmanlık ve korku görünüyordu.
“Oğlumun saplantılı olduğunu biliyordum. İnsanlara bağlanma biçiminin normal olmadığını da. Ama seni görünce değişebileceğini düşündüm.”
Hare'nin nefesi kesildi. Özal'ın bakışları yeniden ona döndü.
“Belki seni gerçekten severse… belki sen onun dünyasında başka bir şey olursan, içindeki o karanlık biraz olsun susar sandım.”
Hare acıyla güldü. Gülüşü hemen kırılıp hıçkırığa dönüştü.
“Yanıldın.”
“Evet.” Bu kez Özal hiç tereddüt etmedi.
“Çok yanıldım.”
Odada ağır bir sessizlik oluştu.
“Ferit benden önce fark etti..” Hare'nin gözleri ona çevrildi.
“..Araz'ın sana bakışını.” Özal'ın çenesi gerildi.
“Ferit, oğlumun seni sevdiğini biliyordu. Seni sahiplenmek istediğini biliyordu. Ve bunu durdurmaya çalıştı.”
Hare'nin yüzünden yeni bir yaş süzüldü. Özal birkaç saniye sustu.
“Sonra Araz, benim kontrolümden çıktı.”
Hare'nin dudakları aralandı ancak konuşmadı.
“Yangını o çıkardı.”
Son kelime, odanın içindeki bütün havayı değiştirdi. Hare'nin elleri yeniden titremeye başladı.
Özal gözlerini kapattı.
“Ferit, seni ondan uzaklaştırmak istedi. Araz ise önündeki bütün engelleri kaldırmak istedi.”
Hare'nin bakışları boşluğa kaydı.
“Ben de onun beni kurtardığını sandım.”
“Çünkü öyle hatırlamanı istedi.”
Hare başını kaldırdı. Özal ona baktı.
“Çünkü seni elinde tutmanın başka bir yolunu bulamadı.”
Hare'nin nefesi hızlandı.
“Üzerine atılan cinayetler…Araz'ın işiydi.”
Hare gözlerini kapattı. Bir an için yeniden o karanlığın içine düşecekmiş gibi oldu.
“Hayır…” diye mırıldandı.
“Senin herkes tarafından aranmanı sağladı. Seni korkuttu. Seni yalnız bıraktı. Sonra da seni kurtaran tek kişinin kendisi olduğuna inandırdı.”
Hare başını iki yana salladı.
“Ben… hiçbir şey bilmiyordum.”
“Ben de seni bulmaya çalışıyordum.” Özal'ın sesi ilk kez kırıldı. Hare ona baktı.
“Seni Araz'dan korumak için.” Kısa bir sessizlik.
Hare'nin gözlerinden yaşlar yeniden boşaldı.
“Ve yine başaramadım.”
Hare birkaç saniye sonra titreyen dudaklarıyla sordu. “Peki… sesi?”
Özal'ın bakışları değişti. Hare'nin sesi neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı.
“Araz konuşuyor..”
Özal yavaşça başını salladı.
“Evet.”
Hare'nin yüzü bembeyaz oldu.
“Ses telleri yandı.” Özal'ın sesi ağırlaştı.
“Fakat tamamen kaybetmedi. Hasar kalıcı değildi. Yaklaşık bir yıl sonra sesini yeniden kullanabildi. Eskisinden biraz daha kalın, biraz daha boğuk bir sesle.”
Hare'nin gözleri doldu.
“O zaman neden…”
“Çünkü sen onu hatırlamıyordun.” Özal sözünü tamamladı.
“Araz, sesini tanımandan korktu. Hafızan geri dönerse onu hatırlayabileceğini düşündü. Bu yüzden sustu.”
Hare'nin nefesi titredi.
“Bunca yıl sessizliği seçti.” Özal ona baktı.
“Senin yanında tek kelime etmeden durdu. Çünkü konuşursa geçmiş geri dönebilirdi.”
Hare'nin gözlerinden yaşlar süzülmeye devam etti.
“Yangından sonra zihnin seni korumak için kapandı.” Özal'ın sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“Ve Araz, o kapının arkasında kalan her şeyi kendi istediği gibi yeniden yazdı.”
Hare gözlerini kapattı. Bu kez karanlık gelmedi.
Çünkü artık karanlığın içinde ne olduğunu biliyordu.
Özal bir süre sessiz kaldı.
Hare'nin karşısında dizlerinin üzerinde çökmüş hâli, titreyen elleri ve hâlâ dinmeyen nefesi, odadaki bütün gerçeklerden daha ağır görünüyordu. Özal'ın yüzünde artık kendini savunmaya çalışan bir adamın ifadesi yoktu. Sanki yıllardır sakladığı son gerçeği söylemek için içindeki bütün direnci tüketmişti.
“Ben seni korumaya çalıştım.” Hare başını kaldırdı.
“Çalıştım,” diye tekrarladı Özal. “Ama artık bunun seni kurtarmaya yetmeyeceğini biliyorum.”
Hare'nin kaşları hafifçe çatıldı.
“Araz hâlâ peşinde.” Özal'ın gözleri kapıya kaydı.
Hare'nin yüzündeki kan çekildi.
Özal ceketinin iç cebine uzandı. Parmakları küçük, soğuk bir metal parçasına dokundu. Anahtarı çıkardığında avucunun içinde birkaç saniye tuttu; sanki onu vermekle birlikte geri dönüşü olmayan bir şeyi de teslim edeceğini biliyordu.
Sonra Hare'nin avucunu açtı. Küçük anahtar, titreyen parmaklarının üzerine bırakıldı.
“Bu sana ait.” Hare anahtara baktı.
“Merkez Bankası'nda bir kasa.” Hare gözlerini kaldırdı. Özal'ın yüzünde acı bir tebessüm belirdi.
“İçinde ne olduğunu tahmin bile edemezsin.”
Hare hiçbir şey söylemedi.
“Baban bıraktı.” Bu kez Hare'nin nefesi kesildi.
“Senin adına.”
Anahtar avucunda ağırlaşmış gibiydi.
“Orada, hayatının geri kalanını kimseye muhtaç olmadan geçirebileceğin kadar para var. Belgeler var. Sana ait olan her şey var.”
Bir adım yaklaştı.
“Sana kaçabileceğin son kapıyı veriyorum.”
Hare'nin gözleri doldu.
“Çünkü artık seni korumaya benim de gücüm yetmiyor.”
Özal eğilip Hare'nin kollarından tuttu. Onu yavaşça ayağa kaldırdı. Hare'nin dizleri hâlâ titriyordu; ayakta durmak bile bedenine ağır geliyordu.
“Bunu al.” Hare anahtarı avucunda kapattı.
“Ve buradan çık.”
Tam o anda binanın uzak bir yerinden silah sesi yükseldi.
Hare irkildi. Özal'ın elleri kollarında dondu. Ardından bir başka silah sesi. Daha yakın.
Sonra sessizlik.
Öyle bir sessizlik ki birkaç saniye boyunca ikisi de nefes almaya korktu. Ve ardından karanlığın içinden bir kahkaha yükseldi.
Önce kısa. Boğuk. Sonra giderek büyüyen, duvarlarda yankılanan, insanın ensesindeki bütün tüyleri kaldıracak kadar neşeli bir kahkaha. Hare'nin yüzü bembeyaz kesildi.
O sesi tanıyordu.
Artık yalnızca sesini değil, o sesin arkasındaki adamı da tanıyordu. Özal'ın yüzündeki bütün renk çekildi. Koridorun sonunda ayak sesleri duyuldu.
Yavaş. Acele etmeyen. Sanki bu binanın sahibiymiş gibi.
Bir adım. Bir tane daha. Sonra metalik bir ses.
Silahın namlusu kapıya vurdu.
“Baba…”
Ses kapının ardından geldi. Yumuşaktı. Neredeyse sakin.
Ardından kısa bir kahkaha daha.
“Kapıyı aç.”
Özal Hare'ye baktı. Hare'nin nefesi kesilmişti.
Araz devam etti.
“İçeride olduğunu biliyorum.” Bir saniyelik sessizlik.
Sonra kapıya ilk darbe indi. Kapı yerinden sarsıldı. Hare istemsizce geriye çekildi.
Özal önüne geçti.
İkinci darbe. Ahşap çatladı.
Araz'ın nefesi kapının ardından duyuluyordu. Sonra bir kahkaha daha. Bu kez daha alçak. Daha tuhaf.
“Baba…oğluna kapıyı aç.”
Üçüncü darbede kapının kilidi koptu. Kapı içeri doğru savruldu. Araz eşikte durdu.
Üzerindeki siyah kıyafetlerin bazı yerleri kardan, bazı yerleri karanlıkta seçilemeyen koyu lekelerden ağırlaşmıştı. Elindeki silah aşağı doğru sarkıyordu. Yüzünde birkaç saniye boyunca hiçbir ifade yoktu.
Gözleri önce Özal'a, sonra Hare'ye kaydı.
Ve Hare, onu ilk kez kendi gerçek yüzüyle gördüğünde, zihninde yıllardır eksik olan bütün parçalar yerine oturdu.
Araz başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Vay be…”
Parmaklarını boğazına götürdü. Sanki sesini yeni keşfetmiş gibi birkaç saniye kendi nefesini dinledi.
Sonra güldü.
“Sesimi unutmuşum.” Kendi söylediği cümleye yeniden güldü.
Fakat kahkaha bir anda kesildi. Yüzündeki neşe, yerini korkutucu bir öfkeye bıraktı.
Silahını kaldırdı. Namlu doğrudan Özal'ın göğsüne doğruldu.
“Bunu sana daha önce söylemiştim.” Sesi artık bambaşkaydı.
Soğuk. Keskin.
Öfkeden titremeyen, aksine öfkesini fazlasıyla kontrol eden bir ses.
“Önümde engel olma, baba.” Araz'ın gözleri Hare'ye kaydı sonra yeniden Özal'a döndü.
“Beni dinlemedin.”
Silahın tetiğinde duran parmağı hafifçe kıpırdadı.
“Şimdi bunun bedelini ikimizden biri ödeyecek.”
Araz'ın bakışları Hare'nin gözlerine kilitlendi. Yüzündeki o alaycı ifade yavaşça silindi. Kendi sesini hâlâ yabancı buluyor gibiydi; boğazından çıkan her kelimeyi birkaç saniye tartıyor, sanki yıllardır gömdüğü bir şeyi yeniden kullanmayı öğreniyordu.
Sonra başını hafifçe yana eğdi.
Dudaklarının arasından, sakin ve neredeyse şefkatli bir ses çıktı.
“Ben sana sesimi bırakma demiştim, Hare.”