İçeriğe geç

Sessiz Takıntı (Tamamlandı)

Bölüm 28 · 7 dk okuma

Sessiz Takıntı (Tamamlandı)

Bölüm 28

28. Bölüm

Bölüm XXVIII

Dönüşü Olmayan Yol

Özal Karan'ın bakışları hâlâ üzerindeydi.

Hare, kalabalığın ortasında öylece kalmıştı. Salonun içindeki müzik devam ediyor, kristal avizelerin altında insanlar konuşuyor, kadehler birbirine çarpıyordu; fakat bütün o seslerin arasından yalnızca kendi kalp atışlarını duyabiliyordu.

Karşısındaki adamın yüzünde ne şaşkınlık ne de öfke vardı. Sanki karşısında duran kadını ilk kez görmüyor, yalnızca sonunda beklediği bir şeyi doğruluyordu.

Hare'nin yanında Oğuz hareket etti, bileğini tuttuğunda Hare irkildi.

“Bana bak.”

Sesi alçaktı fakat kelimenin içinde saklamaya çalışmadığı bir telaş vardı. Hare gözlerini Özal'dan ayıramadı.

“Oğuz…”

“Şimdi değil. Hare.”

Oğuz'un parmakları bileğinde biraz daha sıkılaştı. Hare'nin bakışlarını zorla başka tarafa çevirdi ve onu kalabalığın içine çekmeye başladı.

Hare birkaç adım sonra dayanamayarak arkasına baktı. Özal hâlâ aynı yerdeydi fakat bu kez etrafındaki insanlar dikkatini çekiyordu.

Salonun farklı köşelerinde duran birkaç adam aynı anda hareketlenmişti. Az önce kadeh tutan biri şimdi telefonunu kulağına götürüyor, başka biri girişe doğru ağır adımlarla ilerliyordu. Bir diğeri ise kalabalığın arasından geçerken gözlerini sürekli Hare ile Oğuz'un üzerinde tutuyordu.

Hare'nin içinden soğuk bir farkındalık geçti.

“Bizi gördüler.”

Oğuz'un çenesi gerildi.

“Evet.”

Tek kelime ama o kelimeyle birlikte gecenin bütün ihtimalleri değişti.

Oğuz onu daha hızlı yürütmeye başladı. Kalabalığın arasında ilerlerken omzuyla insanları kenara çekiyor, Hare'yi mümkün olduğunca kendi arkasında tutuyordu.

Müzik yükseldikçe salondaki gürültü de artıyor, insanların kahkahaları ve konuşmaları aralarındaki mesafeyi kapatıyordu.

Hare bir an için bunun avantaj olduğunu düşündü sonra arkasından gelen ayak seslerini duydu.

Birden fazla. Oğuz da duymuş olmalıydı, başını çevirmeden konuştu.

“Arka çıkış.”

“Özal?”

“Önce buradan çıkacağız.”

Hare'nin bakışları kalabalığın ötesinde, Özal'ın olduğu yere kaydı.

“Onu aylardır arıyorum.”

“Ve şimdi onun adamlarının ortasında yakalanırsan aylarca aramanın hiçbir anlamı kalmayacak.”

Hare cevap vermedi. Oğuz onu salonun yan tarafındaki dar koridora soktuğunda müziğin sesi arkalarında kaldı. Koridorun duvarlarında yanan sarı lambalar, eski konağın taş yüzeylerinde uzun ve biçimsiz gölgeler oluşturuyordu. Salonun sıcaklığı burada yerini nemli bir soğuğa bırakmıştı.

Hare birkaç saniye sonra arkasına baktı. Kimse görünmüyordu ama ayak sesleri hâlâ geliyordu.

Oğuz koridorun sonunda durdu. Önlerinde iki farklı kapı vardı. Birinin ardında binanın arka bahçesine çıkan yol, diğerinin ardında ise servis koridoru bulunuyordu.

Oğuz kısa bir an düşündü sonra Hare'ye döndü.

“Sen sağdan.”

Hare'nin kaşları çatıldı.

“Ne?”

“Ben diğer tarafa gideceğim.”

“Hayır.”

“Onları üzerime çekerim.”

“Oğuz—”

“Hare.” Oğuz'un sesi bu kez sertleşti. Gözlerinde öyle bir kararlılık vardı ki Hare söyleyeceği cümleyi yuttu.

“Arka kapının yanında buluşacağız.”

“Ya seni bulamazsam?”

Oğuz bir an sustu. Yorgun yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Beni bulamaman için senden daha yavaş koşmam gerekiyor. O kadar da kolay değil..”

Hare istemeden nefes verdi sonra başını salladı. Oğuz, Hare’nin omzunu güç vermek istercesine sıktı.

“Seni bulacağım. Sen sadece beni bekle, buradan beraber çıkacağız.”

Oğuz diğer koridora saparken Hare birkaç saniye onun gidişini izledi ardından arkasından gelen sesleri duyup ters yöne koşmaya başladı.

Kapıyı açtığında yüzüne soğuk yağmur vurdu. Binanın arka tarafı ön bahçeden tamamen farklıydı. Gösterişli ışıkların yerini karanlık, düzgün kesilmiş çimlerin yerini çamurlu toprak ve eski taş patikalar almıştı.

Bahçenin ötesinde uzanan ağaçlık alan, gecenin içinde neredeyse tek parça bir karanlık gibi görünüyordu.

Hare kapının yanında durup nefesini düzenlemeye çalıştı. Sessizce bekledi ancak dakikalar saatler gibi hissettirdi. Bir ses duydu.

“Oğuz?”

Cevap yoktu sonra binanın diğer tarafında bir hareket gördü. Hare başını kaldırdı.

Özal.

Adam binadan tek başına çıkmıştı. Ne yanında korumaları vardı ne de acele ediyor gibiydi. Yağmurun altında sakin adımlarla bahçenin öte tarafındaki patikaya doğru ilerliyordu.

Hare'nin kalbi yeniden hızlandı.

Buradan gitmeliydi. Oğuz'u bulmalıydı. Plan buydu.

Fakat yıllardır zihninde gizlenen isim şimdi birkaç metre ötesinde yürüyordu. Ailesinin katili gözleri önündeydi.

Özal Karan.

Hare bir adım attı sonra durdu. Mantığı geri dönmesini söylüyordu ama başka bir şey, çok daha eski ve çok daha derin bir şey, onu olduğu yerde tutuyordu.

Babası. Annesi.. Fotoğraf ve o adamın yüzündeki gülümseme.

Hare'nin hayatı boyunca inandığı ve unuttuğu bütün o hikâyeler.

Bir adım daha attı. Özal arkasına bakmadı, Hare onu takip etmeye başladı.

Yağmur ağaçların arasından süzülüyor, saçlarını ve omuzlarını ıslatıyordu. Ayaklarının altında ezilen ıslak yaprakların sesi, uzaktan gelen müziğin son kırıntılarına karışıyordu.

Özal'ın silüeti zaman zaman ağaçların arasında kayboluyor, sonra yeniden görünüyordu.

Hare mesafeyi korudu bir süre sonra Özal durdu, Hare de bir ağacın arkasında durdu. Adam birkaç saniye hiç hareket etmedi, Hare'nin nefesi hızlandı.

Patika, bahçenin sonundaki eski taş yapıya kadar uzanıyordu. Özal yapının önünde durdu. Hare birkaç metre geride kaldı.

Yağmur yüzünden gözlerini kısmak zorunda kalıyordu. Özal'ın yüzünü artık net göremiyordu.

Bir an için seslenmeyi düşündü, kelime dudaklarına kadar geldi ama çıkmadı.

Adamın arkasına doğru bir adım attı sonra bir tane daha. Aralarındaki mesafe birkaç metreye kadar indi.

Hare'nin kalbi göğsünde öylesine sert çarpıyordu ki Özal'ın bile duyabileceğini düşündü. Tam konuşacakken adam durduğu yerde başını hafifçe çevirdi.

Hare dondu. Özal yavaşça arkasını döndü ve Hare, adamın yüzünü ilk kez bu kadar yakından gördü.

Göz göze geldiler. Özal'ın yüzünde şaşkınlık yoktu. Yalnızca sakin, neredeyse ürkütücü bir kabulleniş vardı. Sanki onu burada bulması bir tesadüf değilmiş gibi sanki bütün gece onu bekliyormuş gibi.

Hare bir adım geri çekildi. Özal bir adım attı.

“Sonunda.”

Hare'nin nefesi kesildi.

“Gidelim. Vakit yok Hare.”

Arkasından bir dal kırıldı sonra karanlığın içinden Oğuz'un sesi yükseldi.

“HARE!”

Hare başını çevirdi.

Adı, gecenin içinden kopup gelen tek bir çığlık gibi ormanın üzerinde yankılanmıştı. Oğuz'u birkaç metre ötede gördü. Yüzünde korku vardı, ormanın başladığı yerdeydi.

Ve yalnız değildi.

İki adam kollarını tutmuş, onu geriye doğru sürüklüyordu. Oğuz kurtulmaya çalışıyor, bir şeyler bağırıyordu fakat müziğin ve kalabalığın arasında sesi Hare'ye ulaşmıyordu.

Hare'nin nefesi kesildi. Titrek bir adım attı.

Tam ona doğru koşacakken Oğuz'un arkasında tanıdık bir varlığın sessizliğini hissetti.

Az önce dans ettiği adam. Maskesi hâlâ yüzündeydi.

Ormanın içinden ağır ağır çıkıp Oğuz'a doğru yürüdü. Ne acele ediyor ne de etrafında olan bitene aldırıyordu.

Hare'nin göğsü daraldı.

Adam birkaç adım daha attı, sonra elini hiç acele etmeden beline götürdü. Hare önce ne yaptığını anlamadı; parmaklarının silahın kabzasına kapanışını, metalin karanlığın içinde belirişini gördüğü anda ise vücudundaki bütün sıcaklık çekildi.

Silah yavaşça yukarı kalktı; namlu önce boşluğa, ardından Oğuz'un başına doğru döndü. O an Hare için zaman tuhaf bir biçimde yavaşladı, gözleri büyüdü.

“Hayır…”

Adam silahı kaldırdı. Ormanın karanlığında Oğuz'un başı bir anlığına maskeli adamların arasında göründü. Yüzünde Hare'ye ulaşmaya çalışan çaresiz bir ifade vardı. Hare bağırmak için ağzını açtı.

Silah patladı.

Ses, gecenin üzerine ağır bir taş gibi düştü. Oğuz'un bedeni geriye savruldu.

Hare'nin çığlığı müziğin, yağmurun ve insanların birbirine karışan seslerini yararak yükseldi.

“OĞUZ!”

Hare'nin parmakları uyuştu, nefesi boğazında düğümlendi; bağırmak, koşmak, ona ulaşmak istedi ama bedeni zihninin emrine cevap vermiyordu.

Maskeli adamların arasındaki beden yere doğru çökerken Hare olduğu yerde dondu.

Silahın namlusundan yükselen ince duman, adamın elinin önünde birkaç saniye asılı kaldı. Silahını indirirken gözleri maskenin karanlık boşluklarının ardından ona kilitlendi.

Hare, bir adım atmaya çalıştı fakat dizleri onu taşımadı; nefesi parçalanmış, kulaklarında yalnızca kendi kalbinin sağır edici vuruşları kalmıştı.

Hareket etmek istedi ancak Özal'ın adamlarından biri kolunu kavradı, diğeri omzundan yakalayıp onu geriye çekti.

Hare çırpındı, tırnaklarını adamın eline geçirdi, fakat kollarındaki güç korkunun ağırlığı altında eriyip gidiyordu.

“Bırakın beni!” diye bağırdı; sesi karanlığın içinde kayboldu.

Gözleri hâlâ ormandaydı. Oğuz'u göremiyordu artık.

Yalnızca yağmaya başlayan karın altında karanlığa uzanan ağaçlar ve birkaç saniye önce duyduğu silah sesinin zihninde durmadan yankılanan izi vardı.

Birinin kolunu daha sıkı kavradığını hissetti. Başını çevirdiğinde görüntüler bulanıklaşmaya başlamıştı. Sesler uzaklaşıyor, ağaçlar birbirine karışıyor, kendi nefes sesi bile sanki kilometrelerce öteden geliyordu.

Elindeki silahı ağır ağır indiren adam, diğer elini yüzüne götürdü; maskenin kenarlarını kavrayan parmakları bir an duraksadıktan sonra onu yavaşça yüzünden sıyırdı.

Maskenin altından önce çenesinin çizgisi, ardından yağmur damlalarının süzüldüğü yüzü ortaya çıktı. Hare'nin nefesi yarıda kaldı.

O yüzü, karanlığın içinde kaç kez görmüş, geceler boyunca gözlerini kapattığında bile ondan kurtulamamıştı. Fakat şimdi karşısında duran adamın yüzünde ne öfke vardı ne de telaş; yalnızca o tanıdık, ürkütücü sakinlik. Hare'nin gözleri yavaşça büyüdü. Dudakları aralandı fakat sesi çıkmadı.

Zihni gördüğü şeyi reddetmek istercesine birkaç saniye geriye çekildi. Sonra adam başını hafifçe kaldırdı ve bakışları doğrudan onun gözlerine yerleşti.

Araz.

Sonra karanlık, gözlerinin önünden değil, zihninin içinden yükseldi ve onu yavaşça içine çekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.