Bölüm XVII
Maskelerin Ardında
Akşamüstüne doğru yağmur nihayet hafiflemişti, fakat gökyüzünün rengi değişmemişti. Bulutlar şehrin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüş, gün ışığını daha erken saatlerde boğmuştu.
Yollarda biriken sular, geçen arabaların lastikleri altında parçalanıyor, kaldırım kenarlarında erimeye başlayan kar kirli beyaz kümeler hâlinde kalıyordu.
Hare, otelin penceresinin önünde durmuş, aşağıdaki sokağı izliyordu.
Sabah geldikleri küçük otel, dışarıdan bakıldığında diğerlerinden farklı değildi; eski taş cephesi, dar pencereleri ve girişinde yanıp sönen tabelasıyla yıllardır aynı yerde unutulmuş gibiydi. Yine de stratejik olarak çok iyi bir konumdaydı.
Oğuz yatağın kenarında oturmuş, laptopu dizlerinin üzerinde tutuyordu. Bir süredir konuşmuyordu. Ekrandan yüzüne vuran ışık, gözlerinin altındaki yorgunluğu daha belirgin hâle getiriyordu. Hare sonunda arkasını döndü.
“Bir şey bulabildin mi?”
Oğuz cevap vermeden birkaç saniye daha ekrana baktı sonra laptopu kapatmak yerine ekranı biraz daha kendine çekti.
“Bulduğum şey hoşuna gitmeyecek.”
Hare'nin kaşları hafifçe çatıldı.
“Özal mı?”
“Dolaylı olarak.”
Oğuz ekrandaki sayfayı ona çevirdi.
Bir haber arşiviydi. Eski tarihliydi ve haberin altında vakfın düzenlediği yıllık yardım gecesinden bahsediliyordu. Hare yazıları okurken bakışları bir satırda durdu.
Bu akşam.
Oğuz parmağıyla ekranın altındaki bilgiyi gösterdi.
“Vakıf her yıl aynı etkinliği düzenliyor. Bu yılki toplantı da eski Karan mülkünün hemen karşısındaki binada yapılacak.”
Hare ekrana biraz daha yaklaştı.
“Özal gelecek mi?”
“Kesin bir kayıt yok.”
“Yani bilmiyoruz.”
“Bilmiyoruz,” dedi Oğuz, ardından kısa bir duraksamayla ekledi.
“Ama yönetim kurulundaki isimlerin neredeyse tamamı orada olacak.”
Hare'nin bakışları ekrandan ayrıldı.
“Bu bizim fırsatımız.”
Oğuz başını kaldırıp ona baktı. Hare pencereye doğru yeniden döndü, dışarıda akşamın ilk karanlığı sokaklara inmeye başlamıştı. İnce kar taneleri hâlâ arada bir yağıyor, yağmurla karışarak kaldırıma düşmeden önce eriyordu.
“Oraya girebilirsek Özal'ın gelip gelmediğini kendi gözlerimizle görürüz.”
Oğuz laptopu kapattı.
“Oraya öylece giremeyiz.” Hare ona döndü.
“Gireceğiz.”
Oğuz birkaç saniye yüzüne baktı sonra istemeden gülümsedi.
“Bunu söylediğinde nedense planın en zor kısmının içeri girmek olduğunu düşünüyorum.”
Hare'nin yüzünde çok hafif bir ifade belirdi.
“Sen bulursun.”
“Ben mi?”
“Laptopu olan sensin.” Oğuz başını iki yana salladı.
“Harika. Teknolojiye sahip olduğum için bütün suçlar bana kaldı.”
Hare'nin dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Bu kez Oğuz bunu gördü ama üzerine gitmedi. Yalnızca laptopu yeniden açtı.
Yaklaşık yarım saat boyunca farklı sayfalara baktılar. Davetli listeleri, eski etkinlik fotoğrafları, vakfın yönetim kurulu üyeleri ve organizasyon şirketinin paylaştığı birkaç görüntü arasında dolaştılar. Sonunda Oğuz, ekranda bir fotoğrafı büyüttü.
Salonun girişinde insanlar vardı.
Kadınlar uzun elbiseler giymiş, erkekler koyu renk takım elbiseler içerisindeydi. Herkesin yüzünde aynı tarzda sade, siyah maskeler bulunuyordu. Hare fotoğrafa baktı.
“Maske mi takıyorlar?”
“Bu yıl konsept öyleymiş.”
“İyi.”
Oğuz ona baktı. “İyi mi?”
“Bizi kimse tanımaz.”
Oğuz birkaç saniye sustu. “Bazen senin tehlikeli şeyleri bu kadar sakin söylemen beni rahatsız ediyor.”
Hare gözlerini fotoğraftan ayırmadı.
“Ben de bazen sakin kalabildiğime şaşırıyorum.”
Bu kez Oğuz cevap vermedi çünkü ikisi de bunun yalnızca bir gala olmadığını biliyordu.
Bu, Hare'nin aylarca saplandığı hayatın içine kendi isteğiyle yeniden adım atması demekti.
Akşam tamamen çöktüğünde ikisi de odadan çıkmak için hazırlanmaya başladı. Oğuz çantasından koyu renk bir takım elbise çıkardı. Hare ise yatağın üzerine bırakılan siyah elbiseye baktı.
Elbisenin kumaşı sade ve gösterişsizdi. Uzun kolluydu; fazla dikkat çekmiyor, fakat bir gala için yeterince şık görünüyordu. Hare birkaç saniye ona baktı.
“Bunu nereden buldun?”
Oğuz kravatını düzeltirken omuz silkti.
“Çantamda değildi tabii.” Hare başını kaldırdı. Oğuz gülümsedi.
“Sen duştayken çevrede bir mağaza buldum. Fazla soru sormadılar.”
“Gerçekten mi?” Oğuz omuz silkti.
“Duşun uzun sürüyor.” Hare elbiseyi eline aldı.
“Teşekkür ederim.”
Oğuz'un yüzündeki ifade bu kez değişti. Şaka yapmadı.
“Bu gece sadece bakacağız. Kimseyle gereksiz yere konuşmayacaksın.” Hare elbiseye baktı.
“Ya Özal oradaysa?” Oğuz birkaç saniye sustu.
“Özellikle onunla.”
Hare başını kaldırıp ona baktı.
“Onu bulmak için gidiyoruz.”
“Evet. Ama bulduğumuz anda ne yapacağımıza karar vermek zorundayız.” Hare'nin yüzü sertleşti.
“Bunca zamandır geçmişinden kaçtım.”
Oğuz gözlerini ondan ayırmadı.
“Bu gece kaçmayacaksın.”
Hare elbiseyi sıkıca tuttu.
“Hayır.”
Pencerenin dışında yeniden yağmur başlamıştı. İnce damlalar camın üzerine düşerken birkaç kar tanesi onlara karışıyor, sokak lambalarının altında kısa süreliğine parlayıp karanlıkta kayboluyordu.
Hare son kez dışarı baktı sonra elbiseyi aldı ve banyoya doğru ilerledi.
Bu gece, Özal Karan'ın yıllardır sakladığı dünyanın içine gireceklerdi.
Otelin kapısından çıktıklarında gece çoktan şehrin üzerine çökmüştü. Yağmur yeniden başlamış, ince kar taneleri sokak lambalarının altında belli belirsiz görünmeye başlamıştı.
Hare topuklu ayakkabıları ile tedirgin adımlar atarken Oğuz birkaç adım ileride durup karşıdaki yolu kontrol etti. Galanın yapılacağı bina, sokağın sonunda yükseliyordu; dışarıdan bakıldığında eski bir konaktan çok, yıllar boyunca farklı amaçlarla kullanılmış görkemli bir yapıydı.
Taş cephesi yağmurdan koyulaşmış, yüksek pencerelerinin ardından sıcak sarı ışıklar sızıyordu. Girişin önünde siyah araçlar sıralanmış, görevliler ellerindeki listeleri kontrol ederek gelen davetlileri içeri alıyordu.
Hare karşı kaldırımda birkaç saniye durdu. Oğuz yanına geldi.
“Hazır mısın?”
Hare gözlerini binadan ayırmadan başını salladı.
“Hayır.” Oğuz kısa bir nefes verdi.
“Güzel. Ben de değilim.” Hare ona baktı.
Oğuz bu kez gülümsemedi, yalnızca binanın yan tarafındaki dar sokağı işaret etti.
“Ön kapıdan girmeyeceğiz.”
İkisi binanın yanına doğru yürüdü. Yağmurun sesi kalabalığın uğultusundan uzaklaştıkça daha belirgin hâle geldi. Arka tarafta yalnızca birkaç araç vardı. Binanın bu kısmında ışık daha azdı ve pencerelerin çoğu karanlıktı.
Oğuz cebinden küçük bir kart çıkardı. Hare kaşlarını kaldırdı.
“Bu ne?”
“Giriş kartı.”
“Nereden buldun?”
“Bunu sormaman daha iyi.” Hare birkaç saniye karta baktı.
“Başımıza iş açacak mısın?”
Oğuz kapının yanındaki okuyucuya kartı yaklaştırdı.
“Umarım açmam.” Kısa bir bip sesi duyuldu.
Kapı açıldı. İkisi de bir an birbirine baktı sonra içeri girdiler.
Arka koridor ön taraftaki salondan tamamen farklıydı. Duvarlarda eski tablolar, yerde koyu renkli halılar ve tavanda küçük sarı lambalar vardı. Birkaç kapının ardından müzik sesi duyuluyor, arada bir görevlilerin ayak sesleri koridorda yankılanıyordu.
Hare elbisesinin eteklerini hafifçe düzeltti. Kalbi normalden hızlı atıyordu. Oğuz maskesini yüzüne taktı.
“Bundan sonrası daha zor.” Hare maskesini eline aldı.
“Beni tanırlar mı?”
“Tanımalarını beklemiyorum.”
“Ya biri tanırsa?” Oğuz ona baktı.
“Beni takip et. Gerekmedikçe konuşma.” Hare başını salladı.
Maskeyi yüzüne taktığında dünya bir anda değişmiş gibi hissetti. Yüzünün yarısı gizlenmişti.
İnsanların bakışlarından korunuyordu ama aynı zamanda onların arasına karışmıştı.
Oğuz kapıyı açtı. Salonun uğultusu üzerlerine geldi.
İçerisi dışarıdan çok daha büyüktü. Yüksek tavandan sarkan kristal avizeler salonun tamamını aydınlatıyor, koyu ahşap duvarlarda altın renkli süslemeler parlıyordu.
Masalar salonun kenarlarına yerleştirilmişti; üzerlerinde kadehler, küçük tabaklar ve özenle hazırlanmış yemekler bulunuyordu. Ortadaki geniş alan dans eden çiftler için ayrılmış, yaylı çalgıların ağır melodisi bütün salonu doldurmuştu.
Hare birkaç saniye hareket edemedi. Bunca insanın arasında kendini daha yalnız hissetmesi tuhaftı.
Oğuz koluna hafifçe dokundu.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
“Yüzün aksini söylüyor.” Hare ona dik dik baktı.
“Maskenin arkasından yüzümü nasıl görüyorsun?” Oğuz bir an durdu.
“Ses tonundan.” Hare ona bakarak gözlerini devirdi.
“Bazen fazla dikkatli oluyorsun.”
“Birimizin olması gerekiyor.”
Bir görevli yanlarından geçti. Hare başını hafifçe eğerek onu selamladı. Adam hiçbir şey söylemeden yoluna devam etti. İçerideki konuşmalar birbirine karışıyordu.
Hare, insanların yüzlerine bakıyor, maskelerin ardında kim olduklarını anlamaya çalışıyordu. Birkaç dakika boyunca Oğuz'un yanında yürüdü. Sonra kalabalığın arasından uzaklaşıp salonun kenarındaki yüksek pencerelere doğru yöneldi. Görüş için daha iyi bir açıya ihtiyacı vardı.
Pencerenin hemen yanında geniş bir balkon kapısına yöneldi. Soğuk hava yüzüne çarptı.
Balkona çıktığında müzik geride kaldı. Yağmur taş zemine ince ince düşüyor, korkulukların üzerinde biriken su damlaları aşağı süzülüyordu. Kar taneleri yeniden yağmaya başlamıştı.
Hare iki elini korkuluğun üzerine koydu. Aşağıdaki bahçeye baktı.
Binanın arkasında geniş bir orman uzanıyordu. Gecenin karanlığı ağaçların arasını tamamen yutmuştu. Yağmur ve kar görüşü bulanıklaştırıyor, uzaktaki ağaçları birbirine karışmış siyah gölgeler hâline getiriyordu.
Hare birkaç saniye öylece baktı sonra bir şey gördüğünü sandı. Ağaçların arasında, karanlığın içinde. Hareketsiz duran bir siluet.
Hare'nin nefesi kesildi. Gözlerini kıstı, siluet kaybolmamıştı.
Uzaktaki ağaçların arasında bir adam duruyor gibiydi. Kalbi bir anda hızlandı.
Yağmurun arasından seçebildiği tek şey koyu renkli bir siluet ve başının hafifçe yukarı kalkmış olmasıydı. Hare istemsizce bir adım geri çekildi.
Araz.
İsmi zihninde düşünce olarak bile belirdiğinde bütün bedeni gerildi. Bir şimşek çaktı ve orman bir anlığına gündüz gibi aydınlandı.
Hare gözlerini kırptı ve siluet yoktu. Yalnızca ağaçlar vardı. Yağmur vardı ve karanlık. Hare birkaç saniye daha baktıktan sonra hızla içeri girdi. Müzik yeniden kulaklarına doldu.
Kalabalığın uğultusu boğucu geldi. Oğuz'u bulmak için etrafa bakındı. Az önce yanında olan adam yoktu. Hare'nin nefesi hızlandı.
“ Oğuz?” Kalabalığın arasında ilerlemeye çalıştı.
Bir masanın yanından geçti sonra başka birinin.
Oğuz görünmüyordu. Tam arkasını dönüp yeniden balkona bakacakken bir el bileğine hafifçe sürtündü. Hare irkilerek döndü.
Karşısında siyah bir maske takan bir adam duruyordu. Adamın yüzü tamamen gizliydi.
Müziğin ritmi değişti. Adam başını hafifçe eğdi. Uzun boyluydu, siyah takım elbisesinin üzerine sade, yüzünün büyük kısmını örten koyu bir maske takmıştı. Elini ona doğru uzatmadı; yalnızca Hare'nin önünde durup birkaç saniye onu süzdü.
“Kayboldunuz.”
Hare kaşlarını hafifçe çattı.
“Hayır.”
Adamın bakışları kalabalığın arasında bir an dolaştı, ardından yeniden Hare'ye döndü.
“Öyle görünüyorsunuz.”
Hare ne cevap vereceğini bilemedi. Adamın sesinde alay yoktu. Sanki yalnızca gördüğü bir şeyi dile getirmişti.
“Arkadaşımı arıyorum.”
Adam birkaç saniye daha Hare'yi izledi sonra kalabalığın içinden bir çift yanlarından geçerken Hare'ye doğru bir adım attı.
Eli, beline değmeden hemen yanında durdu; yalnızca yolunu değiştirecek kadar yakındı.
Hare ne olduğunu anlayamadan kalabalığın hareketiyle birlikte birkaç adım ilerledi. Adam da onunla aynı ritimde yürüyordu.
“Ben dans etmiyorum,” dedi Hare, ne yaptığını yeni fark ederek.
Müzik ağırlaştı. Etraflarındaki çiftler birbirine yaklaşırken Hare bir an geri çekilmek istedi fakat kalabalık arkasını kapatmıştı.
Adam elini uzattı; Hare'nin elini tutup onu kendisine doğru çekmedi, yalnızca dansın ritmine bırakacak kadar hafifçe kavradı. Eli sıcaktı. Hare'nin aksine, sanki dışarıdaki soğuk hava ona hiç dokunmamış gibiydi.
Hare birkaç saniye sonra kendisini dans eden insanların arasında buldu.
“Bu yaptığınız biraz tuhaf.”
Adamın bakışları yüzünde gezindi.
“Öyle mi?”
Adam müziğin ritmine uydu. Hare ise istemese de birkaç adım sonra ona ayak uydurmaya başladı.
Kalabalığın içinde Oğuz hâlâ görünmüyordu. Hare'nin içindeki huzursuzluk büyüdü. Birkaç saniye önce ormanın karanlığında gördüğünü sandığı siluetin hâlâ zihninden çıkmadığını fark etti. Araz onu izliyor olmalıydı.
Hare, gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirmeye devam etti. Oğuz'u bulamıyordu.
Adam elini beline koyduğunda Hare istemsizce gerildi. Bunu fark etmiş olmalıydı fakat elini çekmedi. Yalnızca aralarındaki mesafeyi biraz daha açarak onu müziğin ritmine bıraktı.
“Buraya ait değilsiniz, değil mi?” Hare bir an duraksadı.
“Neden olmayayım?”
Adamın maskesinin ardında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Bu salondaki insanların çoğu burada görülmek için bulunuyor.”
Hare'nin adımı bir anlığına aksadı. Adam sözlerine devam etti.
“Siz ise görülmemek için.”
Adam onu düşürmeden yeniden ritme kattı. Hare'nin kalbi hafifçe hızlandı. Adamın eli belinden ayrılmadı fakat dansın ritmi değiştikçe hareketleri daha ölçülü hâle geldi.
Müzik ağır bir geçiş yaptı. Adam Hare'yi kendi etrafında yavaşça döndürdü. Hare yeniden salonu görebildi. Kalabalığın arasından Oğuz'u aradı fakat hâlâ hiçbir iz yoktu. Adam tekrar karşısına geçti.
“Yanınızdaki adamı arıyorsunuz.” Hare'nin yüzü gerildi.
“Onu gördünüz mü?”
“Hayır.”
“Yalan söylüyor olabilirsiniz.”
“Olabilirim.” Hare şaşkınlıkla baktı.
Adamın sesinde en ufak bir savunma yoktu.
“Bunu bu kadar kolay kabul etmeniz garip.”
“İnsanların bana inanmasını sağlamak gibi bir alışkanlığım yok.”
Hare gözlerini ondan ayırmadı.
“Çok gizemli konuşuyorsunuz.”
Dışarıda gök gürledi ardından yağmur ve kar gök yüzünden usulca indi.
“Sadece gereğinden fazla konuşmuyorum.”
Hare'nin kalbi bir kez daha hızlandı. Birkaç davetli kısa süreliğine pencerelere bakarken müzik devam etti.
Hare, adamın omzunun üzerinden dışarıdaki karanlık bahçeye baktı. Orman görünüyordu ve bir anlığına ağaçların arasında yine o silueti gördü. Bu kez hareket etmişti. Hare'nin dikkati bir anda dağıldı.
Hare birkaç adım daha dans ettikten sonra bakışları yeniden salonun büyük camlarına kaydı.
Adamın eli hâlâ elindeydi fakat Hare artık müziği duymuyordu. Bakışlarını camdan ayırmadan bir adım geri çekildi.
“Bir dakika.”
Elini bıraktı.
Camın önüne doğru ilerledi. Dışarıdaki karanlığa daha dikkatli baktı.
Hiçbir şey yoktu.
Sadece yağmurun altında sallanan ağaçlar ve ıslak zemine vuran solgun ışıklar...Hare birkaç saniye daha bekledi sonra bir şimşek çaktı. Orman bir anlığına gündüz gibi aydınlandı.
Boştu.
Hare'nin kaşları çatıldı. Gözlerini ovuşturmak istercesine başını hafifçe eğdi.
“Nereye bakıyorsun sen?” Arkasından gelen sesle irkildi.
Oğuz'du.
Hare dönünce onu birkaç metre ötede gördü. Yüzündeki ifade öfkeden çok telaşlıydı.
“Nereye kayboldun?”
Hare cevap vermeden önce arkasına baktı.
“Ben sadece—”
“Beş dakikadır seni arıyorum, Hare.”
Oğuz yanına geldi. Sesini alçaltmıştı ama kızgınlığı hâlâ belliydi.
“Bir yere gideceksen haber ver. Burada tek başına dolaşabileceğin bir yerde değiliz.”
Hare'nin bakışları yeniden dans ettiği adama döndü.
“Az önce biriyle dans ediyordum.” Oğuz'un yüzündeki ifade değişti.
“Kimle?”
Hare cevap vermek yerine arkasını döndü. Adam orada değildi.
Az önce durduğu yerde başka insanlar vardı. Bir çift dans ediyor, yanlarından birkaç kişi geçiyor, müzik salonun içinde ağır ağır yükseliyordu. Hare kalabalığın arasına baktı.
“Buradaydı.”
Oğuz kolundan tuttu.
“Hare.” Oğuz'un parmakları kolunda sıkılaştı.
“Ne?”
Oğuz salonun girişine bakıyordu.
“Özal Karan.”
Hare'nin bütün bedeni bir anda dondu. Salondaki konuşmalar kesilmedi, müzik durmadı, insanlar yerlerinden kıpırdamadı. Ama Hare için her şey bir anda uzaklaştı.
Hare nefes almayı unuttu. Özal başını kaldırdı. Kalabalığın üzerinden bakışları salonda dolaştı sonra durdu.
Özal'ın gözleri onun gözlerine kilitlendi ve kalabalığın içinde, maskelerin arasında, ikisi ilk kez birbirini gördü.