Bölüm XVI
Kar ve Yağmur
Cam, Hare'nin başının hemen yanında paramparça oldu. Hare çığlık atamadan Oğuz onu yere çekti.
İkinci kurşun duvara saplandı. Tahta ve sıva parçaları havaya saçıldı.
“Yere yat!”
Oğuz'un sesi ilk kez bu kadar sertti. Hare yere kapandı. Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu.
Elindeki fotoğraf hâlâ parmaklarının arasındaydı. Oğuz sürünerek duvarın dibine geçti, feneri kapattı.
Karanlık.
Yalnızca dışarıdaki yağmurun ve uzaktan gelen gök gürültüsünün sesi vardı. Sonra üçüncü silah sesi duyuldu.
Bu kez kurşun kapının hemen yanındaki duvara çarptı. Oğuz bir anda irkildi.
Elini omzuna götürdü, Hare karanlıkta onu gördü.
“Oğuz?”
“İyiyim.”
Ama sesi dişlerinin arasından çıkmıştı. Hare elini uzattı. Parmakları Oğuz'un omzuna değdiğinde sıcaklığı hissetti. Kan.
“Yaralandın.”
“Çizik.”
Dışarıdan ayak sesleri duyuldu, çamura basan ağır adımlar. Yavaş. Kararlı. Binaya doğru geliyordu. Hare'nin nefesi kesildi, Oğuz başını kaldırdı.
“Fotoğraf sende mi?”
Hare elindeki fotoğrafa baktı.
“Evet.”
“Kaybetme.”
“Kim ateş ediyor?” Oğuz cevap vermedi. Çünkü kapının önündeki ayak sesleri durmuştu sonra kapı kolu yavaşça aşağı indi. Hare'nin gözleri büyüdü.
Oğuz onu kolundan tuttu ve koridorun diğer tarafındaki kapıya doğru çekti.
“Arka çıkış.”
“Ya kapı—”
“Şimdi!” İkisi karanlık koridorda koşmaya başladı. Arkalarında kapı açıldı. Bir adamın silueti girişte belirdi.
Hare dönüp bakmadı.
Oğuz onu merdivenlerden aşağı çekti. Eski binanın zemini yağmurdan içeri sızan suyla kayganlaşmıştı. Hare bir basamakta ayağı kayınca Oğuz onu tuttu.
Arkadaki adamın ayak sesleri yaklaşmaya devam ediyordu. Hare'nin kalbi yerinden çıkacak gibiydi.
“Bizi takip ediyor.”
“Biliyorum.”
Koridorun sonunda paslı bir kapı gördüler. Oğuz kapıya yüklendi. Açılmadı. Bir kez daha itti.
“Kahretsin!”
Arkadaki ayak sesleri artık çok yakındı. Hare'nin gözleri etrafta dolaştı sonra yerdeki eski metal sandığı gördü.
“Orada!”
Oğuz sandığı tekmeyle yana itti. Altında küçük bir servis kapısı ortaya çıktı. Hare eğilip kilidine baktı.
“Kapalı.”
Oğuz cebinden çakı çıkardı.
“Bana ışık tut.” Hare feneri açtı.
Fenerin solgun ışık Oğuz'un kanlı omzunu ve titreyen ellerini aydınlattı. Arkalarında bir gölge belirdi.
Hare başını kaldırdı. Koridorun sonunda bir adam duruyordu. Yüzü karanlıktaydı, elinde silah vardı.
Hare dondu. Adam silahını kaldırdı.
Oğuz kapıyı nihayet açtı.
“Hare!”
Hare kendini kapıdan dışarı attı. Oğuz hemen arkasından çıktı.
Silah yeniden patladı. Kurşun metal kapıya çarparak tiz bir ses çıkardı. Oğuz kapıyı bütün gücüyle kapattı. İkisi yağmurun içine düştü, soğuk su yüzlerine çarptı.
Hare birkaç saniye nefes alamadı sonra arkasına baktı. Eski binanın karanlık pencerelerinden birinin ardında adamın silueti görünüyordu. Hare'nin elindeki fotoğraf yağmurdan ıslanmaya başlamıştı.
Bir şimşek gökyüzünü aydınlattı. Tam o anda binanın içinden bir silah sesi daha geldi.
Hare irkildi, Oğuz onu kolundan çekti.
“Koş!”
Hare koşmaya başladı fakat birkaç adım sonra Oğuz'un eli yeniden koluna uzandı ve onu karanlığın içinde yön değiştirmeye zorladı; çamurlu yol yağmurun altında neredeyse görünmez hâle gelmişti ve her şimşekte yeniden karanlığa gömülüyordu.
Oğuz'un nefesi düzensizleşmişti, yaralı omzundan aşağı süzülen kan yağmur suyuna karışıyor, tişörtünün kumaşını ağırlaştırıyordu ama durmuyordu.
Birkaç metre daha ilerledikten sonra eliyle ilerideki ağaçlık alanı gösterdi.
“O tarafa. Hızlan.”
Araca ulaştıklarında Oğuz kapıyı açtı, Hare koltuğa geçti ve araç hızla hareket etti.
Oğuz'un gözleri normalden çok daha uzun süre dikiz aynasında oyalanıyordu.
Dakikalar birbirini kovaladı, Hare arabada bulduğu kullanılmayan ne varsa yaraya bastırmak için kullandı. Gök gürültüsü ve nefes sesleri arabayı doldurdu.
Yaklaşık yarım saatin ardından arabanın motorsu sustu. Hare derin bir nefes aldı, titremesi üşümekten miydi korkudan mı ayırt edemiyordu.
Oğuz anahtarı cebine attı ve kapıyı sessizce kapattı. Ardından ikisi yağmurun altında motel yönüne yürümeye başladı.
Motele arka taraftan girdiklerinde bina neredeyse tamamen sessizdi. Koridorların sarı ışıkları yağmurun neden olduğu elektrik dalgalanmaları yüzünden ara sıra titriyor, duvarların üzerinde hareket eden gölgeler binayı olduğundan daha uzun ve daha boş gösteriyordu.
Oğuz kapıyı kapatıp kilitledikten sonra sırtını birkaç saniyeliğine duvara yasladı ve gözlerini kapattı. Hare onun omzuna baktığında kanın hâlâ kumaştan sızdığını gördü.
“Otur.” Oğuz itiraz etmedi.
Odadaki eski komodinin altından yarısı boşalmış bir ilk yardım çantası çıkardı; kutunun kapağı açıldığında içinden birkaç gazlı bez, eski bir bandaj, küçük bir antiseptik şişesi ve son kullanma tarihi çoktan geçmiş birkaç malzeme çıktı. Hare dizlerinin üzerine çöktü.
“Bunu çıkar.”
Oğuz tişörtünü omzundan sıyırırken yüzü gerildi. Kurşun omzunu sıyırıp geçmişti; yara derindi ama içeride kalmış bir mermi yoktu. Hare antiseptiği açtığında keskin koku küçük odaya yayıldı. “Yanacak.”
“Zaten yanıyor.”
Hare bezi yaranın üzerine bastırdığında Oğuz'un çenesi sıkıldı fakat ses çıkarmadı. Parmakları titremesine rağmen hareketlerini dikkatle sürdürdü; kanlı kumaşı kenara çekiyor, yaranın çevresini temizliyor ve ardından gazlı bezi omzunun üzerinden geçirerek sıkıca sabitliyordu. Tam bandajı bağlarken zihninin içinde başka bir görüntü belirdi.
Aynı kan. Aynı sıcaklık fakat başka bir gece. Araz'ın omzundan akan kanı kendi elleriyle temizlediği, yarayı sardığı ve adamın tek kelime etmeden onu izlediği o an. O karanlık evde banyonun soğukluğunu yeniden teninde hissetti.
Hare'nin parmakları bir saniyeliğine durdu. Araz'ın yüzü zihninde belirince nefesi değişti. Oğuz bunu fark etti.
“Ne oldu?”
Hare gözlerini hemen bandaja indirdi.
“Hiç.”
Oğuz birkaç saniye onu izledi fakat üstelemedi. “Bitti.”
Hare bandajın son kısmını bastırdı. “Şimdilik.”
Oğuz masaya geçtiğinde fotoğrafı cebinden çıkardı ve masanın üzerindeki küçük lambayı yaktı. Sarı ışık fotoğrafın ıslak yüzeyine vurdu.
Hare soğuktan titriyordu sonunda yavaşça kalktı ve dolaptan bir havluyu kucağına aldı.
Oğuz fotoğrafı önce önünden, sonra arkasından inceledi arka plandaki binanın ayrıntılarını seçmeye çalışıyordu.
“Buradaki bina,” dedi sonunda.
“Bunu daha önce gördün mü?” Hare başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Birkaç saniye daha sessizlik oldu. Dışarıda gök gürledi; motel camları hafifçe titredi. Oğuz yeniden ekrana döndü fotoğrafın görüntüsünü telefonuna aktardıktan sonra birkaç pencere açtı.
Eski bina kayıtları, gazete arşivleri, vakıf belgeleri ve harita görüntüleri peş peşe ekranda belirmeye başladı.
Parmakları klavyenin üzerinde hızla hareket ederken Hare masanın kenarında ayakta duruyor, havlusunu göğsüne yakın tutuyordu.
Arada bir gökyüzü uzaklarda parlıyor, birkaç saniye sonra gök gürültüsü eski binanın duvarlarında dolaşıyordu.
“Şuna bak.” Oğuz'un sesi değişmişti.
Hare hemen yanına geldi.
Ekranda eski bir gazete kupürü vardı. Fotoğraftaki binanın görüntüsü, yıllar önce çekilmiş başka bir karede neredeyse aynıydı. Oğuz kupürün altındaki yazıyı büyüttü.
“Bina eskiden Karan ailesinin mülküymüş,” dedi. “Ama asıl ilginç olan bu değil.”
Hare ekrana biraz daha yaklaştı.
“Ne?”
“Bu bina bir dönem vakfın toplantı merkezi olarak kullanılmış.”
Hare'nin bakışları değişti.
“Özal'ın vakfı mı?”
“Doğrudan onun adına değil. Ama yönetim kurulunda onun adı geçiyor.”
Oğuz birkaç saniye daha araştırdı. Sonra başka bir kayıt açıldı.
“Ve bina yaklaşık on yıl önce kapatılmış.”
“Şimdi boş mu?” Oğuz başını salladı.
“Resmî kayıtlara göre.”
Hare gözlerini ona çevirdi.
“Resmî kayıtlara göre ne demek?”
Oğuz ekrandan başını kaldırdı. Birkaç saniye sustuktan sonra yavaşça konuştu.
“Son altı ayda o binanın çevresinden birkaç kez güvenlik aracı geçmiş hatta bir araca silahlı saldırı olmuş. Bu yüzden kayıtlarda var ve şuan bina kullanılmıyor görünüyor ama birileri oraya gidip geliyor.”
Hare'nin elleri hafifçe titredi.
“Özal?”
“Bilmiyorum.” Bu kez ikisi de bir süre konuşmadı.
Hare yeniden fotoğrafa baktı. Babasının yüzüne sonra Özal'ın yüzüne, birbirlerinden nefret ettiğine inandığı iki insan, aynı karede, aynı binanın önünde durmuşlardı.
“Babam onu tanıyordu.”
“Belli.”
“Hayır.” Hare başını hafifçe salladı. “Tanımaktan fazlası. Bakışlarına bak.”
Oğuz fotoğrafa eğildi.
“Ne görüyorsun?” dedi Hare, konuşurken sesi kırıldı.
“Güven.”
Bu kelime odada uzun süre asılı kaldı.
Hare fotoğrafı masaya bıraktı fakat ellerini üzerinden çekmedi. Zihninde tek bir hikâye vardı. Babası öldürülmüştü.
Özal Karan bunun arkasındaki adamdı. Nefret edilecek bir isimdi. Fakat şimdi önünde duran tek bir fotoğraf, inandığı her şeyin içine ince bir çatlak bırakmıştı.
“Ya bütün bunlar düşündüğüm gibi değilse?”
Oğuz ona baktı.
“Bunu öğrenmenin tek bir yolu var.”
Hare gözlerini kaldırdı.
“Özal'ı bulmak.” Oğuz başını salladı.
“Ve bu sefer onu bulmaya çok yakınız.”
Hare onun yaralı omzuna baktı.
“Senin önce dinlenmen gerekiyor.” Oğuz başını kaldırıp kısa bir bakış attı.
“Dinlenirsek bizi bulmaları kolaylaşır.”
Bu cümle odanın içindeki bütün havayı yeniden değiştirdi. Hare cevap vermedi.
Bir süre sonra havlusu ile titreyen bedenini banyoya götürdü, su sesi yükseldi. Duşun altında birkaç dakika boyunca yalnızca sıcak suyun bedenindeki soğuğu ve titremeyi çözmesine izin verdi; fakat suyun altında bile az önceki silah sesleri kulaklarında yankılanıyor, her gök gürültüsünde eli istemsizce geriliyordu.
Üzerini değiştirip yatağa döndüğünde odanın sarı titrek ışığı hâlâ yanıyordu. Oğuz masanın başındaydı. Laptop ekranında açık pencereler, eski kayıtlar, isimler ve tarihler art arda sıralanıyordu.
Yüzü ekranın soluk ışığında daha yorgun görünüyordu. Hare battaniyeyi üzerine çekip ona baktı. Oğuz fark etmeden ekranda bir şeyler aramaya devam etti. Parmakları klavyenin üzerinde düzenli bir ritimle hareket ediyor, dışarıdaki yağmur ise pencereye hiç durmadan vuruyordu.
Hare gözlerini kapatmadan önce son kez ona baktı. Oğuz hâlâ Özal Karan'ın izini sürüyordu.
Yağmur bütün gece dinmeyecekmiş gibi yağıyordu. Ve Hare, ilk kez kaçtıkları gecenin gerçekten sona ermediğini düşünerek, gözlerini ağır ağır kapattı.
O gece ikisi de doğru düzgün uyumadı.
Gece sabaha yaklaşıyordu. Motel odasının içinde yalnızca kaloriferin arada bir çıkardığı metalik ses ve pencereye vuran yağmur vardı.
Hare uyandı oda boş ve sıcaktı ancak boğuk hissettiriyordu yataktan kalktı ve cama yaklaştı. Yağmur ince çizgiler hâlinde aşağı süzülüyordu.
Birkaç saniye sonra dışarıda küçük beyaz parçalar görünmeye başladı. Önce yağmurun arasına karışan birkaç kar tanesiydi bunlar. Sonra giderek çoğaldılar.
Oğuz odaya girdi.
“Hazır mısın?”
Hare toparlandı, üstüne bir kazak daha giyerken bir an durdu.
“Hayır.”
Fotoğrafı cebine koydu, montunu eline aldı.
“Ama gitmeye hazırım.”
Kapı sessizce kapandı.
Koridorun sarı ışıkları sabahın soğuğunda daha da soluk görünüyordu. Merdivenlerden indiler. Resepsiyondaki adam bu kez uyanıktı; onları yalnızca kısa bir bakışla izledi.
Dışarı çıktıklarında soğuk hava yüzlerine çarptı.
Hare birkaç saniye olduğu yerde durdu. Yağmur yağıyordu ama artık gökyüzünden yalnızca yağmur düşmüyordu.
İnce kar taneleri, yağmurun arasından sessizce süzülüyor, siyah asfaltın üzerine kondukları anda eriyordu.
Hare başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bir şimşek uzaklarda çaktı.
Gök gürültüsü henüz ulaşmadan Oğuz arabanın kapısını açtı.
“Bin.”
Hare son kez motelin arkasındaki karanlık binaya baktı. Sonra bakışlarını önündeki yola çevirdi.
Özal Karan'ın izini bu kez gerçekten bulmuş olabilirlerdi. Ve Hare ilk kez, peşinden koştuğu adamın karşısına çıkmaya bu kadar yakın olduğunu hissetti.
Arabanın kapısını kapattı.
Motor çalıştı.
Sigaranın ucundaki kor ateş, karanlığın içinde her nefeste biraz daha parlıyordu.
Arabanın camına vuran yağmur, dışarıdaki motel tabelasının solgun ışığını parçalıyor, kırmızı ve beyaz renkleri su damlalarının ardından birbirine karıştırıyordu.
Araz direksiyonun arkasında oturuyor, sigarasını iki parmağının arasında tutarken karşısındaki binaya bakıyordu.
Gece boyunca burada beklemişti.
Motel eskiydi. İnsanların gelip geçtiği, kimsenin birbirine soru sormadığı, kayıt defterlerinin gerektiğinden fazla kurcalanmadığı türden bir yerdi.
Araz başını hafifçe kaldırdı.
Motel kapısı açıldı. Önce Oğuz çıktı ardından Hare.
Araz'ın bakışları kadının üzerinde durdu. Hare'nin saçları yağmurdan korunmak için kapüşonunun içine gizlenmişti. Elinde küçük bir çanta vardı. Oğuz birkaç adım önden yürürken sürekli çevreyi kontrol ediyordu.
Araz sigarasından son kez çekti dumanı yavaşça dışarı verdi.
Hare arabaya bindi. Motor çalıştı, Araz kıpırdamadı.
Araba motel önünden geçerken Hare'nin başı bir anlığına cama doğru döndü. Araz gözlerini ondan ayırmadı.
Sigarasının külünü camdan dışarı silkti.
Araba uzaklaşmaya başladığında yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sadece gözleri hareket etti sonra kontağı çevirdi. Motorun sesi sessizliği böldü.
Araz direksiyonu kavradı. Bu kez peşlerinden gitmek için acele etmedi. Çünkü artık nereye gittiklerini biliyordu.
Ve onların kaçtığını sanmaları, oyunun en sevdiği kısmıydı.
