Bölüm XV
Unutulan Kare
Araba sokağın köşesini döndüğünde Hare arkasına bakmayı bırakamadı. Araz'ın silüeti birkaç saniye daha arka camda kaldı sonra yağmurun ardında kayboldu ama Hare'nin zihninde kaybolmadı.
Koltuğa yaslandı ellerini kucağında birleştirdi. Derin, titreyerek bir nefes aldı ve bir anda bütün bedeni çözüldü.
Yüzünü ellerinin arasına kapattı. İlk hıçkırık sessizdi, ikincisi daha ağır çıktı sonra artık tutamadı. Omuzları sarsılmaya başladı. Ağlıyordu, uzun zamandır ağlamadığı kadar.
Sessizce dayanmak zorunda kaldığı bütün geceler, susturduğu bütün çığlıklar, gördüğü cesetler, kapalı kapılar, kan kokusu, Araz'ın elleri, o odalar...
Kendisinden korkmaya başladığı o anların hepsi birden üzerine çöktü. Oğuz hiçbir şey söylemedi. Sadece direksiyondaki ellerini biraz daha sıkı tuttu.
Özgürdü.
Bu düşünce zihninden geçti ama özgürlüğün ilk getirdiği şey huzur değil, korkuydu.
Araz'ın bakışlarını. Sessizliğini. Onu bulmak için ne kadar ileri gidebileceğini. Hare artık onun öfkesinden korkmuyordu, saplantısından korkuyordu.
“Sen ortadan kaybolduğundan beri neler oldu, Hare?”
Hare başını kaldırmadı.
“Anlat bana.”
Hare dudaklarını araladı, sonra vazgeçti.
“Oğuz…”
“Hayır.” Oğuz hemen sözünü kesti.
“Beni bu işin içine sürüklediysen her şeyi bilmeye hakkım var.”
Hare'nin bakışları ona döndü. Oğuz sertçe sözlerine devam etti.
“Üç ay boyunca ortada yoktun.”
“Biliyorum.”
“Ben seni aradım, Hare.”
Oğuz'un sesi ilk kez çatladı fakat hemen toparlandı.
“Sonra Araz denen bir adamın yanında olduğunu öğrendim. Bana söylemediğin ne var?”
Hare'nin parmakları dizlerinin üzerinde birbirine kenetlendi.
“O gün eve gidiyordum. Bir adam beni takip etti.”
Oğuz'un yüzündeki öfke bir anda yerini dikkatli bir ifadeye bıraktı.
“Beni bırakmadı. Konuştu, peşimden geldi…”
Hare bir an sustu.
“Sonra Araz geldi.” Oğuz'un çenesi gerildi.
“Adamı o mu öldürdü?”
“Evet.”
“Ve seni aldı.”
“Evet.”
“Zorla.”
Hare gözlerini kaçırdı. Oğuz birkaç saniye boyunca ona baktı.
“Peki senden ne istiyor?”
Hare'nin yüzünde acı bir ifade belirdi.
“Bilmiyorum. Kendi saplantılı zihninde sebebi beni koruyor olması.”
“Kimden?” Hare cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
“Babasından.” Oğuz'un gözleri sertleşti.
“ Özal Karan.Beni, yangın gecesi ailemin ölümüne tanık olduğum için öldürmek istiyor.”
Oğuz'un kaşları çatıldı.
“Sen ne gördün?”
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyor musun, yoksa söylemek istemiyor musun?” Hare bir anda başını kaldırdı.
“Hatırlamıyorum dedim.” Hare'nin nefesi sıklaştı. Oğuz'un bakışları onun yüzünde sabitlendi.
“Sen o gece ailenin ölümünü gördün mü?”
“Hatırlamıyorum!” Hare'nin sesi yükseldi. Oğuz da geri çekilmedi.
“Ve bu yüzden Araz seni korumak için kaçırdı öyle mi?”
“Beni korumadı..alıkoydu.”
“Öyleyse neden aylarca onunla saklandın?”
“Çünkü kaçmama izin vermedi!”
O cümle arabada sertçe yankılandı. Oğuz sustu. Hare'nin gözleri dolmuştu ama sesini kontrol etmeye çalışıyordu.
“Beni babasından sakladı. Evet. Ama aynı zamanda beni kendi yanında tuttu. Gitmeme izin vermedi. Bazen beni koruyor gibi davrandı, bazen de…” Cümlesini tamamlayamadı.
“Sen onun seni koruduğuna inanıyorsun.”
Hare başını iki yana salladı.
“Hayır.” Oğuz ona döndü.
“Az önce öyle söyledin.”
“Ben onun ne yaptığını söylüyorum. Neden yaptığını değil.” Sessizlik.
Oğuz'un yüzü gerildi.
“Ve sen hâlâ o ailenin ne sakladığını bilmiyorsun.”
Hare başını salladı.
“Hayır.” Oğuz birkaç saniye ona baktı.
“Öyleyse öğrenmeden durmayacağız.”
Dışarıda gök gürledi. Hare cevap vermedi sessizce saatlerin akıp gitmesini izledi.
Gök gürültüsü birkaç saniyede bir göğü ikiye ayırıyor, ardından bütün bina ağır bir sessizliğe gömülüyordu.
Araz'ın dünyasındaki kar gibi değildi bu sessizlik. Kar, her şeyi susturan ve soğuğuyla içine işleyen bir sessizlikti.
Yağmur ise başka bir şeydi; durmadan hareket eden, camlara vuran, çatılardan taşan, hiçbir şeyi tamamen görünmez bırakmayan bir gürültü. Oğuz'un gelişi de öyle olmuştu. Sessizce değil, fırtınanın kendisi gibi.
Araba motelin önünde durduğunda Hare birkaç saniye yerinden kıpırdamadı. Oğuz motoru kapattı.
“Burada kalacağız.” Hare başını kaldırdı.
“Burası mı?”
“Daha iyisini bulamayız.”
Eski motel, ana yoldan biraz içeride kalıyordu. Tabelasının birkaç harfi sönmüş, giriş kapısının camı yağmurdan bulanmıştı. Oğuz arabadan indi. Hare de peşinden çıktı.
Yağmur birkaç saniye içinde saçlarını ve kazağının omuzlarını ıslattı. Oğuz resepsiyona girdi. İçeride sararmış duvarlar, eski bir kalorifer peteği ve tavandan sarkan tek bir lamba vardı.
Resepsiyondaki adam başını kaldırdı. Oğuz cebinden parayı çıkardı. “İki oda.”
Adam parayı aldı.
“Kimlik?”
Oğuz bir an durdu. “Gerek var mı?”
Adam yüzüne baktı, sonra paraya. “Yok.” Anahtarları tezgâha bıraktı.
“Üst kat. On dört, on beş.” Oğuz anahtarları aldı.
Hare hiçbir şey söylemeden merdivenlere yöneldi. Koridorun halısı nem kokuyordu. Duvarlarda yıllardır değiştirilmemiş sarı ışıklar yanıyordu. Odaları yan yanaydı. Oğuz bir anahtarı Hare'ye uzattı.
“Kapını kilitle.” Hare anahtarı aldı.
“Sen?”
“Geleceğim.”
Hare odasına girdi ve kapıyı kapattı. Kilidi iki kez çevirdi sonra sırtını kapıya yasladı. Odanın içi küçüktü. Tek kişilik yatak, pencerenin önünde eski bir sandalye ve duvara sabitlenmiş küçük bir masa vardı.
Karanlıkta hiçbir şey seçilmiyordu sadece yağmur vardı. Kalorifer çalışıyor olmasına rağmen odanın köşeleri soğuktu.
Camın üzerinde birbirine karışarak aşağı süzülen damlalar, motel tabelasının kırmızı ışığını parçalıyor ve odaya aralıklarla solgun bir renk vuruyordu.
Hare özgür olduğunu biliyordu ama özgürlük, düşündüğü gibi hissettirmiyordu. İçinde hâlâ Araz'ın eli vardı sanki.
Bileğinde. Boynunda. Teninin üzerinde değil, zihninin içinde. Gözlerini kapattı.
Bir süre sonra kapı iki kez hafifçe çalındı, Hare kapıyı açtı.
Oğuz içeri girdiğinde elinde iki büyük poşet vardı. Yağmurdan saçları ıslanmış, montunun omuzları koyulaşmıştı. Poşetleri masaya bıraktı.
Bir süre hiçbir şey söylemeden içindekileri çıkardı.
Hare tekrar cama döndü, yansıması ona yabancıydı saçları siyaha boyanmış, omuzlarına dağılmıştı. Aynaya her baktığında kendisine yabancı gelen o görüntü, şimdi odanın karanlık camında da ona bakıyordu.
Oğuz ise şimdi küçük masanın başında açtığı laptopa eğilmişti.
Önündeki ekranın ışığı yüzünü aydınlatıyor, birkaç dakikada bir elini saçlarının arasından geçirerek başka bir pencere açıyordu. Masanın üzerinde iki paket sandviç, patates kızartması, birkaç şişe su ve yol kenarındaki marketten alınmış ucuz bisküviler duruyordu.
Oğuz bir süre ekrana baktıktan sonra derin bir nefes verdi.
“Şu an hayatımda ilk defa birinin internet geçmişine bakıp keşke daha sıkıcı bir insan olsaymış diyorum.”
Hare istemeden ona baktı. Oğuz gözlerini ekrandan ayırmadan devam etti.
“Adamın hakkında bulabildiğim en heyecan verici şey, üç yıl önce bir yardım gecesinde aynı ceketi iki farklı fotoğrafta giymiş olması.”
Hare'nin dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı. Oğuz bunu fark etti ama belli etmedi.
Masadan bir sandviç aldı, paketini açtı ve Hare'ye doğru uzattı.
“Bunu ye.”
Hare başını kaldırdı. “İstemiyorum.”
“Bütün gün doğru düzgün bir şey yemedin.”
Hare birkaç saniye ona baktı sonra Oğuz'un eline.
“Ne var içinde?”
“Bilmiyorum.”
Hare kaşlarını çattı. Oğuz omuz silkti.
“Üzerinde tavuk yazıyor ama bu ülkede bir şeyin üzerinde tavuk yazması, içinde tavuk olduğu anlamına gelmiyor.”
Hare'nin yüzünde bu kez belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Oğuz sandviçi biraz daha yaklaştırdı. Hare sandviçi elinden aldı.
“Tamam.”
Oğuz hiçbir şey söylemeden önüne döndü. Hare küçük bir ısırık aldı. İştahı yoktu. Boğazından geçirmek bile zor geliyordu ama birkaç saniye sonra bir lokma daha aldı. Oğuz bunu görmesine rağmen üzerine gitmedi.
Laptopun tuş sesleri yeniden odayı doldurdu. Dışarıda gök gürledi. Hare pencereye baktı.
Yağmurun ardında motel otoparkındaki birkaç araba bulanık gölgeler hâlinde görünüyordu. Bir süre onları izledi. Sonra bakışlarını masadaki ekrana çevirdi.
“Bir şey buldun mu?”
Oğuz parmağını dokunmatik yüzeyin üzerinde gezdirdi.
“Özal Karan'ın adına kayıtlı doğrudan bir adres yok.” Hare'nin yüzü gerildi.
“Hiç mi?”
“Resmî olarak yok.”
Oğuz ekranı biraz kendine çekti.
“Şirketleri var. Vakıflar var. Eski ortaklıklar var. Birkaç taşınmaz kaydı çıkıyor ama çoğunun sahibi artık başka şirketler.”
Hare sandviçten küçük bir parça daha kopardı.
“Peki neden saklıyor?”
“Çünkü görünür olmak istemiyor olabilir.”
“Adam yıllardır ortada.”
“Ortada olmak başka, ulaşılabilir olmak başka.”
Oğuz ekranda birkaç belgeyi yan yana açtı.
“Özal Karan yardım gecelerine katılıyor, vakıf toplantılarına gidiyor, gazetelerde fotoğrafları çıkıyor ama kendi ev adresi hiçbir yerde yok. Şirketlerin adresleri de avukatlık büroları.”
Hare sessizce dinliyordu.
“Peki ailesi?”
Oğuz birkaç saniye durdu.
“Onu araştırıyorum.”
Hare'nin parmakları karton bardağın çevresinde sıkılaştı.
“Benim ailemle ilgili bir şey çıkıyor mu?” Oğuz ona baktı. Sorunun ne kadar zamandır Hare'nin içinde beklediğini anlayabiliyordu.
“Henüz değil.”
Hare gözlerini kaçırdı. Oğuz yeniden ekrana döndü.
Dakikalar boyunca yalnızca klavye sesleri duyuldu. Hare yatağın kenarında sessizce oturuyor, ara sıra sandviçinden bir parça yiyordu. Oğuz farklı siteler arasında dolaşıyor, eski haber arşivlerini açıyor, şirket kayıtlarını karşılaştırıyor, bulduğu her ismi bir kenara not ediyordu.
Bir gök gürültüsü daha duyuldu. Bu kez daha yakındı. Hare başını pencereye çevirdi, yağmur camı dövüyordu. Oğuz bir anda durdu.
“Bekle.” Hare ona baktı.
Oğuz ekrana biraz daha yaklaştı.
“Burada bir şey var.” Hare ayağa kalktı.
“Ne?”
Oğuz cevap vermeden sayfayı aşağı indirdi. Eski bir vakıf kaydı açılmıştı. Tarihi yıllar öncesine aitti. Hare masanın yanına geldi. Oğuz parmağıyla ekrandaki satırı gösterdi.
“Özal Karan'ın doğrudan adına değil. Ama Karan ailesine ait eski bir mülkün vakfa devredildiği yazıyor.” Hare'nin gözleri satırlarda gezindi.
“Adres?”
Oğuz birkaç saniye aşağı indi sonra durdu. Ekrandaki adresi okurken yüzündeki ifade değişti.
“Var.”
Hare'nin kalbi hızlandı.
“Ne?” Oğuz ekranı ona çevirdi.
“Eski bir idare binası. Yıllardır kullanılmıyor gibi görünüyor.”
Hare adresi ezberlercesine birkaç saniye baktı.
“Özal orada mı?”
“Bilmiyorum.”
Hare'nin gözleri yeniden ekrana indi. Yağmurun sesi dışarıda daha da yükselmişti. Bu kez gök gürültüsü uzun süre odanın üzerinde dolaştı. Hare sessizce fısıldadı.
“Oraya gideceğiz.” Oğuz ona baktı.
“Evet.”
Hare masanın üzerindeki son lokmayı aldı, yavaşça yedi ve boş ambalajı kenara bıraktı.
“Bu gece.” Oğuz laptopu kapattı. Odanın içi bir anda karardı.
Yalnızca pencerenin ardından sızan kırmızı motel ışığı kaldı. Oğuz ayağa kalkıp çantasına yöneldi.
“Önce biraz dinlenmemiz gerekiyordu.” Hare montunu aldı.
“Artık değil.”
Oğuz onu birkaç saniye izledi. Sonra başını hafifçe eğdi.
“Bunu söyleyeceğini biliyordum.” Hare kapıya doğru ilerledi. Dışarıda yağmur bütün geceyi yutacakmış gibi yağıyordu.
Koridordaki sarı ışık odanın içine uzandı. Nem kokusu yeniden üzerlerine çöktü. İkisi de birkaç saniye dışarı çıkmadan durdu. Koridorun sonunda yanan tek ampul, duvarın üzerinde titreyen solgun bir gölge bırakıyordu.
Oğuz kapıyı kilitledi.
Merdivenlerden inerlerken motel sessizdi. Resepsiyondaki adam aynı yerde oturuyor, küçük televizyonun karşısında uyukluyordu.
Hare dışarı çıkmadan önce bir an durdu. Oğuz kapıyı açtı. Soğuk hava yüzlerine çarptı.
Hare'nin siyah saçları birkaç saniye içinde ıslandı. Omuzlarına düşen teller boynuna yapışırken başını kaldırıp gökyüzüne baktı.
Oğuz arabanın kapısını açtı.
“Bin.”
Hare arabaya geçti. Oğuz da direksiyona oturdu ve motoru çalıştırdı. Motel geride kaldı.
Silecekler camdaki suyu düzenli aralıklarla temizliyor, birkaç saniye sonra yağmur yeniden görüş alanını kapatıyordu. Farların aydınlattığı yol, karanlığın içinde yalnızca birkaç metre ileride görünüyordu.
Hare koltuğa yaslanmış, iki elini kucağında birleştirmişti.
Adres zihninde dönüp duruyordu. Eski bir idare binası, Karan ailesine ait. Yıllar önce vakfa devredilmiş.
“Ne kadar sürer?” diye sordu.
Oğuz gözlerini yoldan ayırmadı.
“Yol açık kalırsa kırk dakika.”
Hare yeniden cama döndü. Yağmurun ardında ağaçlar karanlık gölgeler hâlinde geriye doğru akıyordu.
Bir şimşek çaktı. Bir anlığına bütün yol aydınlandı sonra yeniden karanlık.
Oğuz direksiyonu iki eliyle sıkıca tutuyordu. Bir süre sonra ana yoldan ayrılıp daha dar bir yola girdi. Yol kenarındaki ağaçlar sıklaşmaya başlamıştı.
“Burası mı?” Hare öne doğru eğildi.
“Haritaya göre biraz daha ileride.”
Telefonunun ekranı kısa süreliğine aydınlandı.
“Bundan sonrası çekmeyebilir.”
Araba ilerlemeye devam etti.
Şehrin ışıkları çoktan arkalarında kalmıştı. Yağmur burada daha sertti. Yolun kenarındaki çamurlu toprak, farların ışığında koyu bir gölge gibi uzanıyordu.
Sonunda ileride paslanmış bir tabela göründü. Oğuz yavaşladı ve Hare öne doğru eğildi.
Tabela yağmurun altında neredeyse okunamayacak durumdaydı. Karan ailesine ait eski mülkün adı hâlâ silik harflerle üzerinde duruyordu.
Hare'nin kalbi hızlandı.
“Burası.”
Oğuz arabayı yolun kenarına çekti.
Motoru kapattığında yağmurun sesi bir anda çok daha belirgin hâle geldi. Önlerinde, ağaçların arasında karanlık bir yapı yükseliyordu.
Eski idare binası.
Çatısının bir kısmı çökmüş, pencerelerinin çoğu karanlık kalmıştı. Giriş kapısının üzerinde yıllardır silinmeyen pas izleri vardı. Binanın çevresindeki yabani otlar dizlerine kadar yükseliyor, yağmurla ağırlaşmış dallar duvarlara sürtünüyordu.
Oğuz el fenerini aldı.
“Hazır mısın?” Hare kapıyı açtı.
“Hayır.” Ayağını çamurlu zemine bastı.
“Ama gideceğim.” Oğuz da arabadan indi. Yağmur ikisinin üzerine bir anda çöktü. Binaya doğru yürümeye başladılar.
Hare'nin ayakkabılarının altında çamur eziliyor, her adımda ıslak toprağın sesi yükseliyordu. Oğuz önden gidiyor, fenerin dar ışığıyla yolu kontrol ediyordu.
Giriş kapısına geldiklerinde kilit çoktan kırılmıştı. Oğuz kapıya baktı.
“Biri buraya bizden önce gelmiş.”
Hare'nin yüzü gerildi. Oğuz paslanmış kilidi eline aldı. “Bu kendi kendine kırılmamış.”
Hare birkaç saniye kapının karanlık aralığına baktı sonra içeri girdi.
Binanın içi dışarıdan daha soğuktu. Rutubet ve küf kokusu hemen ciğerlerine doldu. Koridor boyunca eski dolaplar, devrilmiş sandalyeler ve üzerinde kalın bir toz tabakası bulunan dosya kutuları vardı.
Oğuz feneri duvarlarda gezdirdi.
“Burada saatlerce aramamız gerekebilir.” Hare koridorun sonundaki kapıya baktı.
“Arayacağız.” İçeri ilerlediler.
Eski odaları tek tek açmaya başladılar. Çoğunda boş raflar, kırılmış masalar ve nemden kabarmış hiçbir işe yaramayan belgeler vardı. Bazı dosyaların yazıları tamamen silinmişti.
Hare bir masanın çekmecesini açtı. Boştu. Diğerini açtı yine boş. Oğuz karşı taraftaki dolabı karıştırıyordu.
“Burada bir şeyler var.” Hare onun yanına gitti.
Oğuz, eski klasörleri tek tek yere bırakıyordu.
“Bunların çoğu vakıf kayıtları.” Hare bir dosyayı aldı. Üzerindeki tarih yıllar öncesine aitti. Sayfaları çevirdi.
Bağışlar. Toplantılar. Mülk devirleri. İsimler. Sonra bir sayfada durdu. Parmakları hareketsiz kaldı.
“Oğuz.” Oğuz başını kaldırdı.
Hare cevap vermedi, elindeki kâğıda bakıyordu. Sayfanın alt kısmında babasının adı vardı. Bir bağış kaydı, yanında başka bir isim. Özal Karan. Hare'nin nefesi kesildi. “Bunu daha önce görmedim.”
Oğuz hemen yanına geldi.
“Emin misin?” Hare başını salladı.
“Babamın bütün dosyalarını yıllarca araştırdım. Bu kayıt hiçbir yerde yoktu.” Oğuz dosyayı elinden aldı. Sayfaların arasını hızla çevirmeye başladı. Bir başka belge sonra bir tane daha. Hare'nin bakışları bir fotoğrafa takıldı. Eski, sararmış bir fotoğraf.
İki adam yan yana duruyordu. Biri babasıydı. Diğeri...
Özal Karan.
İkisi aynı karedeydi. Yan yana.
Gülümsüyorlardı.
Hare fotoğrafı eline aldığında parmakları titremeye başladı. Yıllardır zihninde yalnızca düşman olarak yaşayan adam, babasının yanında duruyordu. Ve yüzlerindeki ifade, düşmanların yüzündeki ifade değildi.
Dışarıda gök gürledi, binanın camları sarsıldı, Hare'nin elindeki fotoğraf titredi sonra gök gürültüsüne ait olmayan bir ses patladı.
Silah sesi.