Bölüm XIV
Avcının Sessizliği
Araz Karan.
Hare'nin yıllardır zihninde gizlenen yalnızca tek bir isim olarak yaşayan Özal Karan'ın oğlu.
Yıllarca ailesinin ölümüne sebep olan nefret ettiği adamın adı, şimdi birkaç dakika önce kendisine dokunan, öpen adamın kimliğinde yazıyordu. Aynı soyadı. Aynı kan. Aynı aile.
Hare'nin parmakları hâlâ kimliğin üzerinde değildi ama gözleri o iki kelimeden ayrılmıyordu.
Araz Karan.
Kapı kolu yavaşça aşağı indiğinde, odadaki zaman sanki donmuştu. Hare'nin parmakları masanın üzerindeki o kimliğe, o korkunç isme ' Özal Karan ' sıkıca kenetlenmişti.
Vera'nın kolunu tutan eli buz gibiydi, ama Hare'nin kendi vücudu bir yangın yerindeymiş gibi sızlıyordu.
Gerçeklik, bir cam gibi çatlamış ve Hare'nin zihnine binlerce keskin parça halinde saplanmıştı.
Kapı gıcırtıyla aralandığında, koridordaki loş ışık odaya sızdı. Gelenin kim olduğunu anlamak için bakmalarına gerek yoktu; o ağır, baskıcı ve tekinsiz his her adımda havayı daha da yoğunlaştırıyordu.
Kapı tam açıldığında, eşikte beliren silüet Hare'nin nefesini ciğerlerinde dondurdu.
Araz.
Gözleri bir an bile Hare'den ayrılmıyordu. O yoğun, karanlık gözleri; sanki Hare'nin ruhunun en derinlerindeki o dehşeti, Vera masaya bıraktığı kimliğin hızlıca geri alıp arka cebine saklarken yarattığı sarsıntıyı ve Hare'nin titreyen omuzlarını tek bir bakışta okuyup çıkarıyordu.
Araz içeri girdi ve kapıyı arkasından yavaşça kapattı. Bu ses, bir hücrenin kapısının kilitlenmesi gibi yankılandı odada.
Bakışları önce Vera'ya kaydı. Kısa, keskin ve tehditkar bir bakış. Vera'nın varlığına duyduğu o sessiz şüphe, odadaki gerilimi bir bıçak gibi kesti. Ardından bakışları yavaşça Hare'ye döndü.
Araz hiçbir şey söylemedi, yavaş adımlarla Hare'ye doğru ilerlemeye başladı. Her adımda Hare'nin dünyası biraz daha daralıyor, duvarlar üzerine geliyordu.
Araz'ın devasa gölgesi Hare'nin üzerine çöktü. Elini yavaşça kaldırdı; parmakları Hare'nin titreyen çenesine doğru uzandı.
Araz’ın parmakları Hare’nin çenesine yaklaşırken Vera bir adım öne çıktı.
“Ben aşağı inip Karel’e yardım edeyim.”
Araz’ın eli havada kaldı. Bakışları Vera’ya çevrildi. Vera, odadaki havanın bir anda ağırlaştığını hissediyor olmasına rağmen yüzündeki ifadeyi değiştirmedi.
“Yola çıkmadan önce mutfağı da toparlamamız gerekiyor. Karel her şeyi tek başına yetiştiremez.”
Araz cevap vermedi. Gözleri birkaç saniye Vera’nın üzerinde kaldı sonra Hare’ye döndü. Vera bunu fırsat bildi.
“Bir de arka kapının kilidi yine takılıyor. Karel biraz önce uğraşıyordu. Sen bakarsan daha çabuk hallolur.”
Araz’ın yüzünde en küçük bir değişiklik olmadı. Fakat bakışları Vera’dan Hare’ye, Hare’den tekrar Vera’ya kaydı.
Doğal bir ses tonuyla devam etti. “Geçen sefer de sen düzeltmiştin.” Araz sonunda kapıya yöneldi.
Vera da onun peşinden çıktı. Kapı kapanmadan önce Hare’yle bir an göz göze geldi.
Tek bir bakış.
Acele et.
Hare dolabın kapağını hemen açtı. Zaman daralıyordu. Üzerindeki havluyu çıkarıp yatağın üzerine bıraktı. Kalın siyah taytı geçirdi, spor ayakkabılarını bağladı. Üzerine geniş, koyu renkli bir kazak çekti. Saçlarını aceleyle topladı.
Kapının dışında ayak sesleri duyuldu birkaç saniye bekledikten sonra kapıyı araladı.
Koridor boştu.
Merdivenlerden inerken yüzündeki ifadeyi değiştirmedi. Aşağıdan barın uğultusu yükseliyordu. Bardakların birbirine çarpan sesi, mutfaktan gelen tabak gürültüsü ve insanların alçak konuşmaları, birkaç dakika önce yaşananlardan habersizmiş gibi sıradan bir gecenin sesleriydi.
Hare son basamağa geldiğinde Karel’i gördü. Adam masanın üzerine yaydığı telefonun ekranında yolu inceliyordu.
“Buradan çıkınca kuzeye dönüyoruz,” dedi Karel. “Sonra ana yola bağlanacağız. Gece trafiği fazla olmaz.” Vera karşısında duruyordu. Fakat sesi sakindi.
“Yine de ilk molayı şehirden çıkmadan vermek daha mantıklı.”
“Kentten çıkmadan mola vermenin ne anlamı var?” dedi Karel gergince.
“Benzinlik bulamayabiliriz.” dedi ardından Vera sonra bir an Hare'ye baktı.
“Depo dolu.” Karel sesi düz çıkmıştı ancak Hare'yi hala fark etmemişti.
“Ben depoyu değil, herkesin ihtiyacını söylüyorum.” Karel başını kaldırdı.
“Vera, üç saatlik yol.”
“Üç saatlik yol olması hiçbir şeyi değiştirmiyor.”
Sesleri yükselmemişti ama aralarındaki tartışma yeterince gerçek görünüyordu. Vera özellikle geri adım atmıyor, Karel’in dikkatini üzerinde tutuyordu.
Hare masaya yaklaşırken hiçbirine bakmadı. Oğuz birkaç masa ötede oturuyordu. Başını eğmişti. Önündeki bardağa dokunmuyordu bile.
Hare onu yalnızca gözünün kenarıyla gördü sonra bakışlarını Karel’in telefonuna çevirdi.
“Ben... lavaboya gideceğim,” diye mırıldandı. Cümle o kadar sıradan çıkmıştı ki kimse üzerinde durmadı. Karel yalnızca başını salladı.
“Çabuk gel.”
Hare cevap vermeden yürüdü. Adımlarını ne hızlandırdı ne de yavaşlattı. Barın arkasından geçerken ellerini kazaklarının ceplerine soktu. Yüzünü karşıya çevirdi. Oğuz’un bulunduğu masaya bakmadı.
Bir sandalye gıcırdadı. Hare’nin adımı değişmedi. Oğuz ayağa kalkmıştı. Hare koridora girdi.
Arkasından birkaç saniye sonra ayak sesleri duyuldu. Bir. İki. Üç.
Sonra Oğuz da aynı koridora saptı. Barın gürültüsü arkalarında kaldı. Koridorun sonunda tuvaletin kapısı görünüyordu. Hare kapıya yaklaşırken ilk kez başını hafifçe çevirdi.
Oğuz birkaç metre gerisindeydi. Göz göze geldiler. Hare hemen önüne döndü.
Kapı koluna uzandı. Tam o sırada tamirhane tarafından Araz’ın silüeti göründü. Hare’nin eli kapı kolunda dondu. Araz onları henüz görmemişti ama dönmek üzereydi.
Oğuz bunu fark etti. Hare de.
Bir saniye daha kaybederlerse, artık hiçbir planın anlamı kalmayacaktı.
Araz koridorun başında göründü, elinde bir tornavida vardı. Hare’nin gözleri önce alete, sonra Araz’ın yüzüne kaydı. Bir anlığına koridorun bütün sesi kesildi. O tornavida.
Hare onu daha önce görmüştü. Araz’ın elinde, başka bir gecede, başka birinin hayatını bitiren o metal parça hafızasına bir görüntü gibi çakılmıştı.
Araz ağır adımlarla koridora girdi. Hare’nin eli hâlâ kapı kolundaydı. Oğuz da birkaç metre geride durmuştu.
Bir saniye.
Sadece bir saniyeleri vardı.
Oğuz bir anda Hare’ye ulaştı. Eli kızın ağzını kapattı, diğer eliyle kolundan çekerek onu koridorun içindeki dar tuvalete sürükledi. Hare’nin sırtı kapıya çarptı. Kapı kapandı.
Kilit döndü.
Aynı anda Araz’ın ayak sesleri koridorda yankılandı. Hare nefes alamıyordu.
Oğuz eli hâlâ ağzındayken parmağını dudaklarına götürdü. Sessiz.
Hare başını küçücük bir hareketle salladı, dışarıda ayak sesleri yaklaştı.
Bir adım. Sonra bir adım daha.
Hare’nin kalbi o kadar sert atıyordu ki Araz’ın kapının ardından bile duyabileceğini düşündü.
Oğuz onu duvara doğru çekti. Aralarında neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Hare’nin nefesi Oğuz’un parmaklarının arasından kesik kesik çıkıyordu.
Koridorda metal bir şeyin duvara hafifçe değdiği duyuldu.
Tornavida.
Hare gözlerini kapattı. Araz kapının önünde durmuştu. Sessizlik. Uzun, ağır bir sessizlik. Hare gözlerini açtığında Oğuz’un yüzüne baktı. Oğuz da kapıya bakıyordu.
Araz’ın gölgesi kapının altındaki ince aralıktan görünüyordu. Gitmiyordu.
Hare’nin parmakları Oğuz’un koluna istemsizce kenetlendi. Oğuz başını ona çevirdi. Koridorda ayak sesleri duyuldu.
Sesler uzaklaşmaya başladığında bile Hare hareket edemedi. Oğuz elini yavaşça çekti. İkisi de konuşmadı. Hare ilk kez nefes aldığında göğsü ağrıyordu, Oğuz kapıya yaklaşıp kulağını dayadı. Uzaktan barın uğultusu yeniden duyulmaya başlamıştı. Hare fısıldadı.
“Az önce... bizi öldürebilirdi.”
Oğuz gözlerini kapıdan ayırmadan cevap verdi.
“Evet.” Hare yutkundu. “Ve hâlâ burada.” Oğuz ona döndü. “Başına ne işler açtın, Hare.” dedi azarlar tonda. Ardından bir saniye daha beklemeden kollarını sıkıca onun bedenine sardı ve sarıldı. Hare birkaç saniye kıpırdamadı sonra onu itti.
“Şimdi değil.” Oğuz geri çekildi.
“Zamanımız yok.”
“Biliyorum.”
Hare kapıya yaklaştı, dışarıdan ses gelmiyordu.
“Barın arkasında. Mutfaktan geçiyoruz. Arabam sokağın köşesinde.”
“Bizi takip ederler.”
“Edecekler.”
Hare bir an durdu. “Araz arabaya binmeden önce bizi fark ederse?”
Oğuz’un çenesi gerildi.
“Fark etmeyecek.”
Hare ona baktı.
“Bundan nasıl bu kadar eminsin?”
“Değilim.”
Kapının dışında bir sandalye sesi duyuldu. İkisi de sustu. Oğuz kapıya yaklaştı, kulağını dayadı. Sonra Hare’ye döndü.
“Ben önden çıkacağım. Sen otuz saniye sonra gel. Mutfaktan geç, arka kapıya yönel. Sakın koşma.”
“Ya seni görürlerse?”
“Görürlerse sen durmayacaksın.”
Hare başını salladı. Oğuz kapının kilidini çevirdi fakat tam açacakken Hare bileğinden tuttu.
“Bir şey daha.”
Oğuz döndü. “Araz beni bulursa…” Cümlesi yarım kaldı. Oğuz’un yüzü sertleşti.
“Bulamayacak.” Kapıyı araladı ve dışarı çıktı. Hare birkaç saniye bekledi sonra kapıdan çıktı. Koridor boştu.
Barın uğultusu yeniden üzerlerine çöktü. İnsanlar konuşuyor, bardaklar masalara bırakılıyor, mutfaktan tabak sesleri geliyordu. Her şey normaldi.
Bu yüzden daha tehlikeliydi.
Hare ağır adımlarla bara doğru yürüdü. Oğuz çoktan kalabalığın arasına karışmıştı. Birkaç masa ötede Karel, telefonundan başını kaldırdı. Gözleri Hare’ye takıldı. Hare durmadı.
“Sen nereye?”
“Su alacağım.”
Vera bir saniye Hare’nin yüzüne baktı sonra anladı. Hare yürümeye devam etti ve mutfağa girdi.
İçerisi daha dardı. Buhar, sıcak tabakların kokusu ve metal yüzeylere vuran ışık görüşü birkaç metreyle sınırlıyordu.
Arka kapı görünüyordu. Hare hızlandı. Kapının koluna uzandığı anda arkasından Karel’in sesi geldi.
“Hare.” Hare’nin eli kapıda kaldı, yavaşça döndü. Karel mutfak girişinde duruyordu.
“Ne yapıyorsun?”
“Arka kapıyı kontrol ediyorum.”
Karel’in bakışları kapıya, sonra Hare’ye kaydı.
“Niye?”
Hare cevap vermeden önce Vera mutfağa girdi.
“Ben söyledim.” Karel başını Vera’ya çevirdi.
“Sen mi?”
“Evet.”
Karel birkaç saniye ona baktı. Ardından gözleri yeniden Hare’ye döndü. Tam o sırada dışarıdan bir kapı sesi geldi.
Oğuz.
Karel’in yüzündeki ifade değişti.
“Kim çıktı?”
Hare’nin kalbi hızlandı. Vera hemen önüne geçti.
“Kimse.” Karel Vera’yı kenara itmek istedi.
“Çekil.” Vera geri adım atmadı.
“Karel, yeter.”
“Ne yeter?”
“Bırak kızı.”
Karel’in bakışları sertleşti. Artık her şeyi anlamıştı bu yolun dönüşü yoktu. Hare o an arka kapının kilidini açtı.
Klik.
Ses küçük olmasına rağmen mutfağın içinde yankılanmış gibi geldi. Karel başını çevirdi. Hare kapıyı açıp dışarı fırladı.
“Koş!” Vera’nın sesi arkasından geldi.
Hare koştu.
Yağmur yüzüne çarptı. Arka sokak karanlıktı. Ayakkabılarının altında ıslak taşlar kayıyor, nefesi birkaç adım içinde kesiliyordu. Önünde Oğuz vardı.
“Buraya!” Hare ona doğru koştu.
Tam sokağın köşesine geldiklerinde Oğuz’un arabası göründü. Hare’nin içinden ilk kez gerçekten kurtulabileceklerine dair bir şey geçti. Sonra arkasından bir ses yükseldi.
“HARE!”
Araz. İlk kez kalın boğuk ve zor çıkan sesini bu kadar yüksek duyuyordu.
Hare dönmedi, Oğuz da durmadı. Arabanın kapısını açtı. Hare içeri girmek üzereyken arkasındaki ayak sesleri hızlandı.
Araz sokağa çıkmıştı. Elinde artık tornavida yoktu ama buna ihtiyaç da yoktu. Karel hemen arkasındaydı. Vera ise birkaç metre geride kalmıştı.
“Hare, bin!”
Hare arabanın kapısına uzandı. Tam o anda Vera Karel'e yetişti, kolundan yakalayıp onu durdurmaya çalıştı.
“Karel, bırak!” Karel kolunu savurdu.
Vera dengesini kaybedip ıslak zemine düştü. Hare durdu. Oğuz kolundan yakaladı.
“Hayır!”
Araz yaklaşmıştı. Hare bir an Vera’ya baktı. Vera yerdeydi. Karel’in üzerine yeniden yürüdüğünü gördü sonra Araz’ın gözleriyle karşılaştı.
Aralarındaki mesafe artık birkaç metreydi.
Araz durdu. Hare de.
Bir saniye boyunca ikisi birbirine baktı. Araz’ın yüzünde öfke yoktu. Bu daha kötüydü.
Sadece eminlik vardı. Sanki Hare’nin zihninden geçen her düşünceyi zaten biliyordu. Hare geri çekildi. Oğuz kapıyı açtı.
“Şimdi!” Hare arabaya atladı.
Oğuz direksiyona geçti ve motoru çalıştırdı. Lastikler ıslak zeminde kaydı. Karel sokağın ortasında kaldı. Vera başını kaldırıp uzaklaşan arabaya baktı.
Araz ise arabanın arkasından yalnızca birkaç saniye gözlerini ayırmadı.
Kaçış bitmemişti.
Asıl oyun şimdi başlıyordu.
Araz’ın karanlık bakışları, yağmurun ve camın ardından bile Hare’ye ulaşmış gibiydi. Hare gözlerini ondan ayırmadı. Araz da ayırmadı.
Aralarında kilometreler vardı ama ikisi de aynı şeyi anlamıştı. Artık kimse saklanmıyordu. Ve bundan sonra Araz kaçanı aramayacaktı.
Avlayacaktı.