İçeriğe geç

Sessiz Takıntı (Tamamlandı)

Bölüm 30 · 4 dk okuma

Sessiz Takıntı (Tamamlandı)

Bölüm 30

30. Bölüm - Sezon Finali

Bölüm XXX

Unutulan Çocuk

O gün cenaze evinde herkes konuşuyor, sadece Hare susuyordu.

On yaşındaydı ve insanların ölümden sonra neden bu kadar alçak sesle konuştuğunu anlamıyordu. Salondaki koltukların tamamı doluydu; siyah giyinmiş kadınlar yan yana oturmuş, ellerini dizlerinin üzerine koymuş, arada bir birbirlerine doğru eğilerek bir şeyler söylüyorlardı.

Erkekler daha çok kapının yanında ve pencere önünde toplanmıştı. Kimi sigarasını parmaklarının arasında tutuyor, kimi çay bardağını iki eliyle kavrıyor, kimi de yıllardır görüşmediği insanlarla sanki uzun zamandır beklenen bir buluşmanın ortasındaymış gibi geçmişten söz ediyordu.

Hare annesinin yanında oturuyordu.

Annesi onun elini tutmuştu ama bir süre sonra bu tutuş gevşemiş, parmakları Hare'nin parmaklarının üzerinde hareketsiz kalmıştı.

Hare başını kaldırıp annesine baktı.

“Ne zaman gideceğiz?” Annesi hemen cevap vermedi. Bir kadın onlara doğru eğildi.

“Çocuk duymasın.”

Annesi yalnızca başını salladı.

Hare bu cümleyi duyduğu hâlde neyi duymaması gerektiğini anlayamadı. Çünkü bütün gün aynı şeyi duyuyordu zaten.

Ölüm.

Yetişkinlerin bazı kelimeleri vardı; çocukların yanında söylenmemesi gereken, söylendiğinde hemen başka bir kelimeyle üzeri kapatılan kelimeler.

Hare bunlardan hiçbirini bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu.

Bir süre sonra salondaki kalabalık ona ağır gelmeye başladı. Annesinin elini yavaşça bıraktı. Kimse fark etmedi. Sandalyeden indi ve koridora çıktı.

Cenaze evinin koridoru salondan daha soğuktu. Duvarların birinde eski aile fotoğrafları asılıydı. Hare yürürken birkaçına baktı; tanımadığı insanların yüzleri, yıllar önce çekilmiş fotoğrafların içinde donmuş hâlde duruyordu. Bazılarında insanlar gülümsüyordu.

Bu ona garip geldi.

Birinin cenazesi vardı ve evin duvarlarında hâlâ gülen insanlar asılıydı. Kapının yanına geldiğinde dışarıdan soğuk hava vurdu.

Bahçeye çıktı. Cenaze evinin arkasındaki yol ormana doğru uzanıyordu. Hava kararmaya başlamış, yağmurdan ıslanan toprak ayakkabılarının altında yumuşamıştı. Kar yağmıyordu ama hava o kadar soğuktu ki nefesi beyazlaşıyordu.

Hare ellerini kazaklarının kollarına soktu. Bahçenin diğer tarafında bir grup yetişkin konuşuyordu. Onların biraz gerisinde bir çocuk duruyordu.

Hare onu ilk önce çocuk olarak gördü sonra yaşını tahmin etmeye çalıştı. On altı belki on yedi.

Siyah montunun yakası kalkıktı. Elleri ceplerindeydi. Diğer çocuklardan farklı olarak bahçede koşmuyor, konuşmuyor, telefonuyla uğraşmıyordu. Yalnızca yetişkinlerin konuşmasını düz ilgisiz bir ifadeyle dinliyordu.

Hare onu birkaç saniye izledi. Çocuk da başını kaldırdı, göz göze geldiler. İkisi de bakışlarını kaçırmadı.

Aralarında hiçbir şey olmadı. Ne bir gülümseme ne bir selam sadece iki yabancının birbirini fark etmesi kadar kısa bir an.

Sonra Hare'nin arkasından annesinin sesi geldi.

“Hare?”

Hare döndü, annesi kapının eşiğinde duruyordu.

“Burada ne yapıyorsun?”

“Sıkıldım.”

Annesi yanına gelip montunu omuzlarına geçirdi.

“İçeri gir.”

Hare içeri girmeden önce yeniden bahçeye baktı. Çocuk hâlâ oradaydı. Bu kez ona bakmıyordu. Yanındaki adamla konuşan yaşlı puro içen adama bakıyordu.

Hare o adamı tanıyordu, babası birkaç kez onun adını söylemişti.

Özal Karan.

Hare o gün bu ismin hayatında ne kadar uzun bir gölge bırakacağını bilmiyordu. Ona son kez baktı sonra içeri girdi.

Akşam ilerledikçe cenaze evi daha da kalabalıklaştı. Çay bardakları yenilendi, mutfaktan tabak sesleri gelmeye başladı. Hare bir süre annesinin yanında kaldıktan sonra yeniden sıkıldı. Bu kez koridorun sonundaki küçük odaya geçti.

Oda boştu. Pencerenin önüne gidip dışarı baktı. Bahçede o çocuk yoktu. Tekrar adımlarını dış kapıya taşıdı ve botlarını giydi.

Cenaze evinin arkasındaki patika, kalabalığın sesini birkaç adımda geride bırakıyordu. Yağmur yeni dinmişti. Islak toprağın kokusu havaya sinmiş, ağaçların dallarından hâlâ ağır ağır damlalar düşüyordu.

Patikanın sonunda küçük bir mezar vardı.

Başında o çocuk oturuyordu.

Hare önce onu uzaktan izledi. Siyah takım elbisesinin dizleri çamur içindeydi.

Ayakkabılarının kenarlarına ıslak toprak yapışmıştı. Fakat bunların hiçbirini umursamıyordu. Mezar taşının yanında ıslak toprağa parmaklarını sokmuş bir şey gömüyor gibi görünüyordu. Başını hafifçe öne eğmiş, mezar taşındaki isme bakıyordu.

Ağlamıyordu.

Hare farkında olmadan birkaç adım daha yaklaştı. Islak yapraklardan biri ayağının altında ezildi.

Çocuk başını kaldırdı.

Göz göze geldiler.

Hare, o bakışta korkulacak bir şey bulamadı. Aksine, garip bir sakinlik vardı. Kendisini ilk kez gören birinin bakışı değildi bu; sanki çocuk onun orada olmasını zaten biliyormuş gibiydi.

Bir süre ikisi de konuşmadı sonra çocuk gözlerini yeniden mezara çevirdi.

“Burada olmamalısın.”

Hare etrafına baktı. “Neden?”

Hare mezara baktı, sonra yeniden ona.

“Çünkü burası sana göre değil.”

“Sen buradasın.”

Çocuk birkaç saniye sustu.

“Hayır...değilim.” dedi düz bir sesle. Ardından devam etti. “Beni burada görmedin.”

Hare kaşlarını çattı. “Ama gördüm.”

Çocuğun dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı. Gülümsemeye benzemiyordu daha çok, küçük bir çocuğun anlamayacağı bir şeyin cevabını almış gibiydi. Başını Hare'ye çevirdi.

“O hâlde unut beni Hare.”

Hare ne diyeceğini bilemedi.

Çocuk ayağa kalktı üzerindeki çamura aldırmadan yanından geçti. Hare arkasından baktı.

Çocuk yürüyüp ağaçların arasındaki karanlıkta kayboldu. Hare uzun süre mezarın başında kaldı.

O gün, onun kim olduğunu sormadı. Adını öğrenmedi.

Hare gerçekten de onu unuttu.

Ama Hare'nin unuttuğu o çocuk, yıllar sonra karşısına çıktığında geçmişten bir yüz olarak değil, hayatının geri kalanını parçalayacak bir kâbus olarak geri dönecekti.

Araz Karan.

Hare’nin içinde bir şey kırılmadı zaten kırılacak ne kaldığını bilmiyordu. Yalnızca korkunun altında yıllardır biriken o karanlık duygu yüzeye çıktı.

Kin.

Öyle sessiz, öyle derin bir kindi ki nefes aldıkça göğsüne yayılıyor, damarlarında dolaşıyor, zihninin en karanlık köşelerine kadar işliyordu. Artık onu kurtaran kişinin kim olduğunu değil, hayatını kimden kurtarması gerektiğini biliyordu.

Hare gözlerini Araz’dan ayırmadan düşündü.

Bu kez önünde kaybolacağı bir karanlık yoktu. Önünde bir düşman vardı. Ve ilk kez düşmanının kim olduğunu biliyordu.

Yıllarca hafızasının boşluklarında yaşayan çocuk geri dönmüştü. Fakat o çocuk artık ağlamıyordu. Yangının içinden çıkarken geride bıraktığı her şeyle birlikte büyümüş, yaralarıyla sertleşmişti. Şimdi karşısında duran adamın yüzüne baktığında geçmişi değil, başlayacak savaşı görüyordu.

Çünkü bazı savaşlar insanın düşmanını bulduğu gün başlamazdı. Savaş, hatırladığı gün başlardı.

Ve Hare artık hatırlıyordu.

.

.

..Sezon Finali..

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.