XX. Bölüm
Sessizlikte Saklanan
Hare gözlerini kapattığında karanlık beklediği gibi gelmedi. Önce rüzgârı duydu.
Ağaçların arasından geçen hafif bir esinti, kuru yaprakları birbirine sürtüyordu. Sonra güneşin sıcaklığını hissetti. Yüzüne vuran ışık öyle gerçekti ki Hare bir an nerede olduğunu anlayamadı. Çocuktu. On bir yaşındaydı.
Elindeki küçük taşla toprağı eşeliyor, önündeki çimenlerin arasında bir şey arıyordu.
“Bulamayacaksın.”
Hare sesle birlikte başını kaldırdı.
Araz birkaç adım ötede, bir ağacın gövdesine yaslanmış duruyordu. On yedi yaşındaydı.
Yüzü bugünkünden daha gençti ama gözlerinde aynı karanlık vardı. Hare kaşlarını çattı.
“Bulacağım.” Araz omuz silkti.
“Aradığın şey orada değil.”
Hare elindeki taşı yere bıraktı.
“Nerede olduğunu biliyorsan söyle.” Araz cevap vermedi.
Hare birkaç saniye ona baktıktan sonra yeniden toprağı eşelemeye başladı.
“Sen hiçbir şeyi söylemiyorsun zaten.”
Araz'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.
“Çünkü sen her şeyi kendin bulmak istiyorsun.” Hare başını kaldırıp ona baktı.
“Bulunca sana göstermeyeceğim.”
Bu kez Araz gerçekten gülümsedi. Kısa sürdü.
Hare yeniden toprağa döndü. Parmakları küçük taşı toprağın içinde çevirirken birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
Araz'ın varlığını yanında hissediyordu; konuşmasa bile orada olduğunu bilmek, garip bir şekilde onu rahatlatıyordu. Sonunda başını kaldırmadan sordu.
“Sen neden hep buradasın?”
Araz'ın bakışları ona kaydı. Bir süre cevap vermedi. Sonra sakin bir sesle sordu.
“Nerede?”
Hare bu kez başını kaldırıp ona baktı.
“Ben neredeysem.”
Araz'ın yüzünde anlaşılması güç bir ifade belirdi. Gözleri kısa bir an Hare'nin yüzünde kaldı, ardından yeniden karşıdaki ağaçlara çevrildi. Sanki vereceği cevabı düşünmüyor, söylememeyi seçiyordu.
Hare onu bir süre bekledi. Cevap gelmeyince küçük bir nefes verip omuzlarını silkti.
“Bazen seni görmek istemiyorum.”
Araz'ın gözleri yeniden ona döndü.
“Biliyorum.”
Hare'nin kaşları hafifçe çatıldı. Elindeki taşı çevirmeyi bıraktı.
“Ama gelmeyince de kızıyorum.”
Araz'ın bakışları yüzünde biraz daha uzun kaldı. Bu kez gözlerinde belli belirsiz, yalnızca bir anlığına görünen bir yumuşama vardı.
“Bunu da biliyorum.”
Hare onun yüzüne birkaç saniye daha baktı. Sonra nedenini anlamadığı hâlde gülümsedi ve başını yeniden önüne çevirdi.
Güneş dalların arasından süzülüyor, rüzgâr ikisinin arasından geçiyordu. O gün ne yangın vardı ne kan ne de geçmişin ağırlığı.
Sadece iki çocuk vardı.
Biri henüz unutacağı bir hayatın içinde yaşıyor, diğeri ise yıllar sonra o günü hâlâ hatırlayacağını bilmeden ona bakıyordu.
Hare bir anda nefesini tutarak küvetin içinden doğruldu.
Göğsü hızla inip kalkıyordu. Islak saçları yüzüne yapışmış, su damlaları çenesinden boynuna doğru süzülüyordu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlayamadı. Gözlerini kırpıştırdı.
Az önceki orman hâlâ gözlerinin önündeydi.
Araz.
Çok gençti ve sesi. Hare'nin nefesi yeniden kesildi.
Araz'ın koluna yazdığı kırmızı harflere baktı. Yazılar suyun altında ovalanmış olmasına rağmen tamamen kaybolmamıştı. Bazı harfler dağılmış, bazıları solmuştu fakat kelimeler hâlâ seçilebiliyordu.
Seni tanıyordum.
Parmaklarını kolunun üzerinde gezdirdi. Aklında tek bir şey dönüp duruyordu.
O ses. Sakin, kendinden emin ve tamamen anlaşılırdı. Araz konuşabiliyordu.
Hare'nin gözleri büyüdü. Demek ki doğuştan değildi.
Onu yıllardır suskun bırakan şey başka bir şeydi.
Hare küvetin kenarına tutunarak ayağa kalktı. Bacakları hâlâ titriyordu. Havlusuna sarınıp aynanın karşısına geçtiğinde kendi yüzüne bile yabancılaştı. Az önce hatırladığı şey küçücük bir anıydı.
Ama yıllardır zihninin içinde kilitli duran bir kapıyı açmıştı.
Vera'nın dolabını açtığında karşısına çıkan kıyafetlere baktı. Kısa elbiseler, dar etekler, üzerine geçirmeye bile cesaret edemeyeceği parçalar...
Başını iki yana sallayıp dolabı kapattı. Başka seçeneği yoktu.
Araz'ın odasından aldığı kıyafetlere döndü. Kalın bir kazak ve bol eşofmanı eline aldı. Üzerine geçirdiğinde kıyafetler neredeyse bedenini tamamen yuttu. Kazağın kolları ellerinin üzerine kadar inerken eşofmanın paçaları ayaklarının çevresinde toplanıyordu.
Belini birkaç kez sıktı. Sonunda biraz olsun üzerine oturdu.
Hare vakit kaybetmeden odadan çıktı. Aşağı indiğinde akşam üzeriydi.
Bar, sabaha karşıki sessizliğinden çok uzaktı artık. İçeride konuşmalar çoğalmış, bardak sesleri birbirine karışmaya başlamıştı. Neon ışıklar kararan camlardan içeri sızıyor, dışarıdaki karın soğuk beyazlığıyla içerideki sıcak renkler birbirine karışıyordu.
Hare'nin gözleri kalabalığın içinde Vera'yı aradı. Yoktu. Bir kez daha baktı sonra köşedeki masayı gördü.
Karel.
Tek başına oturuyordu. Önündeki bardağın içindeki içkiyi ağır ağır çeviriyordu. Hare olduğu yerde durdu.
Ona gitmek hiçbir zaman iyi bir fikir değildi. Ama artık başka seçeneği de yoktu. Zihninde dönüp duran o anıyı başka kime soracağını bilmiyordu.
Derin bir nefes aldı ve yürümeye başladı. Karel daha ilk adımında onu fark etmişti. Bakışları bardağından ayrıldı. Hare'ye çevrildi.
Kadının üzerinde Araz'ın kıyafetlerini gördüğünde gözleri birkaç saniye boyunca Hare'nin üzerinde kaldı. Hare bunu fark etti yine de durmadı.
Masaya yaklaştıkça kalbi biraz daha hızlı atmaya başladı. Karel'in bakışları hâlâ üzerinden ayrılmıyordu. Hare sonunda masanın karşısında durdu.
Karel başını hafifçe kaldırdı. Gözleri önce yüzünde, sonra üzerine geçirdiği Araz'ın kıyafetlerinde tekrar gezindi.
Elindeki bardağı masaya bıraktığında camın çıkardığı ses, aralarındaki sessizliği böldü.
“Ne oldu?” dedi Karel. Sesi alkolün ağırlığıyla biraz bozulmuştu. “Üzerindeki kıyafetler sana ait değil.” Hare bunu duymazdan geldi.
“Araz geçmişte konuşabiliyordu.”
Karel'in kaşlarından biri hafifçe kalktı. Hare bir adım daha yaklaştı.
“Onu hatırladım. Çocukken konuşuyordu. Hem de gayet normal.”
Karel birkaç saniye ona baktı. Sonra bardağı yeniden eline aldı.
“Demek sonunda bir şeyler hatırlamaya başladın.” Hare'nin yüzü gerildi.
“Bana neden artık konuşamadığını söyle.”
Karel içkisinden bir yudum aldı. Dudaklarının kenarında küçümseyen bir ifade belirdi. Hare'nin gözleri Karel'in yüzünden ayrılmadı. Karel başını hafifçe yana eğip Hare'ye baktı.
“Senin yüzünden.”
Karel içkisinden bir yudum aldı. Boğazından geçen alkolü yutarken gözlerini ondan ayırmadı.
“Yangın gecesi seni evden çıkaran oydu.”
Hare'nin nefesi kesildi, Karel devam etti.
“İçeri girdiğinde yangın çoktan büyümüştü. Seni bulduğunda duman bütün evi doldurmuştu.”
Bardağı masaya bıraktı. “Seni dışarı çıkardı.”
Hare'nin parmakları masanın kenarında sıkılaştı. Karel başını hafifçe öne eğdi.
“Ama çıkması gereken zamanda çıkamadı. Dumanı fazla soludu.” Sesi bu kez daha ağırdı.
“Akciğerleri zarar gördü. Ama asıl hasar boğazındaydı. Ses telleri yandı.”
Hare'nin dudakları aralandı ancak hiçbir ses çıkmadı. Karel bakışlarını onun yüzünde sabitledi, bardağı yeniden eline aldı. Hare yutkundu.
“Beni kurtardığı için…” Karel başını hafifçe salladı.
“Bunun bedelini ödedi.”
Hare'nin bakışları boşluğa kaydı. Karel birkaç saniye onu izledi.
Hare'nin dizlerinin bağı çözüldü ve kendini sandalyeye bıraktı. Sandalyenin ahşabı hafifçe gıcırdadı. Ellerini dizlerinin üzerine koydu fakat parmakları durmadan titriyordu.
Zihninde yüzlerce düşünce birbirine çarpıyordu. Araz gerçekten onu kurtarmıştı. Onu o yangından çıkarabilmek için kendi hayatını riske atmış, içeride gereğinden fazla kalmış ve bunun bedelini sesiyle ödemişti.
Hare'nin boğazı düğümlendi.
Bütün bu zaman boyunca Araz'ın neden sustuğunu merak etmemişti bile. Çünkü onun için Araz, sessiz bir adamdı. Karanlık bakışları, suskunluğu ve etrafında taşıdığı o ağır hâliyle var olan bir gölgeydi.
Oysa bir zamanlar sesi vardı. Hare o sesi hatırlamıştı. On bir yaşındaki hâliyle duyduğu o sakin, genç sesi...
Ve şimdi o sesin neden bir daha hiç çıkmadığını biliyordu. Hare'nin gözleri doldu.
Onu unutmuştu.
Kendisini kurtaran adamı, hayatının en korkunç gecesinde elinden tutup dışarı çıkaran kişiyi, zihninin en karanlık yerine gömmüştü. Yıllarca onun varlığından habersiz yaşamıştı.
Araz ise kendi sessizliğinin içinde kalmıştı. Sanki o geceden sonra yalnızca sesini değil, kendisini de karanlığın bir parçasına bırakmıştı.
Hare'nin göğsü sıkıştı. Vicdan azabı, kalbinin içine saplanan cam parçaları gibiydi. Her nefeste biraz daha derine batıyordu. Başını kaldırdı.
“Araz nerede?”
Karel'in yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. Elindeki bardağı ağır ağır çevirdi. İçkinin yüzeyinde neon ışıkların kırılmış renkleri dalgalanıyordu.
“Bilmem.” Hare kaşlarını çattı.
“Nasıl bilmezsin?”
Karel omuz silkti.
“İnsanların nerede olduğunu takip edecek kadar boş vaktim yok.”
Hare birkaç saniye ona baktı. Karel bardağını kaldırıp içmek üzereydi.
Hare bir anda elini uzattı ve bardağı elinden aldı. Karel'in kaşı havaya kalktı. Hare hiçbir şey söylemedi. Bardağı dudaklarına götürüp tek seferde içti.
Alkol boğazını yakarak aşağı inerken yüzü buruştu. Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Bardağı masaya bıraktığında nefesi titriyordu. Karel birkaç saniye onu izledi sonra kısa bir kahkaha attı.
“Güzel.” Hare başını kaldırmadı. Karel başını iki yana salladı.
“Az önce hayatının en ağır gerçeğini öğrendin. Şimdi de onu içerek boğmaya çalışıyorsun.”
Hare gözlerini kapattı, Araz'ın yüzü yeniden zihninde belirdi. Çocuk hâli.
Ağacın altında duran on yedi yaşındaki yüzü. Sonra o ses.
Çünkü sen her şeyi kendin bulmak istiyorsun.
Hare gözlerini daha sıkı kapattı.
“Sus.” Karel'in ağzının kenarı kıvrıldı.
Şişeyi eline aldı. Bardağı yeniden doldurdu. İçkinin sesi, barın uzaktan gelen uğultusunun arasında belirgin bir şekilde duyuldu. Bardağı Hare'nin önüne itti.
“Al.”
Hare birkaç saniye bardağa baktı sonra parmakları camın etrafına kapandı. Bir yudum aldı sonra bir tane daha.
İçkinin sıcaklığı göğsünden aşağı yayılırken zihnindeki düşünceler yavaş yavaş birbirine karışmaya başladı. Fakat Araz'ın yüzü kaybolmadı.
Aksine, daha da belirginleşti.
Karel'in karşısında söyledikleri hâlâ bir yerlerde duyuluyordu ama kelimeler artık birbirine karışıyordu. Hare onları dinlemiyordu.
Bardağı dudaklarına götürmek üzereyken bakışları istemsizce barın diğer tarafına kaydı.
Vera.
Alkolün hazırlandığı bölümün önünde duruyordu. Bir elinde şişe vardı ama içmiyordu sadece Hare'ye bakıyordu.
Bakışları kesiştiği anda Vera'nın yüzü değişti. Sanki yakalanmış gibi başını çevirdi ve hiç beklemeden arka tarafa doğru yürümeye başladı. Hare'nin kaşları çatıldı.
“Vera.”
Vera duymamış gibi devam etti.
Hare bardağı masaya bıraktı ve sandalyesinden hızla kalktı. Birkaç kişinin arasından geçip onun peşinden gitti.
“Vera, bekle.”
Kadın adımlarını daha da hızlandırdı. Hare sonunda yetişip kolunu tuttu. Parmakları Vera'nın bileğine kapandı ve onu kendisine doğru çevirdi.
“Niye beni duymuyorsun?”
Vera bakışlarını kaçırdı. “Bir şey yok.”
“Bana bak.”
Vera cevap vermedi. Hare kolunu bırakmadı.
“Ne oldu sana?”
Vera'nın yüzündeki ifade sertleşti.
“Hare, bırak.”
“Hayır.”
Hare'nin sesi bu kez daha kararlı çıktı. Gözleri Vera'nın yüzünü ararken bakışları yavaşça boynuna indi.
Bir anda sustu.
Vera'nın saçlarının altında, boynunun yan tarafında morarmış izler vardı. Parmakların bıraktığı belli belirsiz şekil, ve sahiplik belirtisi kocaman bir morluk teninin üzerinde karanlık bir leke gibi duruyordu.
Hare'nin parmakları Vera'nın bileğinde gevşedi. Gözleri izden ayrılmadı.
“Bu ne?”
Vera hemen saçlarını boynunun üzerine çekti.
“Hiçbir şey.”
“Bana yalan söyleme.”
“Hare—”
“Karel mi yaptı?”
Vera'nın yüzü bir anlığına dondu. Cevap vermesine gerek kalmadı.
Hare'nin göğsünde ağır bir şey çöktü. Dün merdivenlerde gördüğü sahne yeniden gözlerinin önüne geldi; tokadın sesi, Karel'in yüzündeki ifade, Vera'nın duvara çarpan bedeni...
Hare'nin gözleri boynundaki morluğa yeniden kaydı.
Vera birkaç saniye ona baktı sonra Hare'nin elini bileğinden yavaşça çekti.
“Buradan git, Hare.”
Hare geri çekilmedi.
“Sen de benim gibi yapıp hiçbir şey olmamış gibi davranma.”
Vera'nın gözleri bir anlığına doldu fakat başını çevirdi.
Hare onun yüzündeki o küçücük değişimi gördü ve ilk kez Vera'nın da en az kendisi kadar yorulmuş olabileceğini düşündü.
“Telefonumu kullandığını biliyorum. ”
Hare bir an donakaldı. Gözleri istemsizce birinin duyma ihtimaline karşı etrafı taradı.
“Kimseye söylemedim. Ama elini çabuk tut. ”
Vera'nın arka tarafa kaybolmasını izleyen Hare birkaç saniye olduğu yerde kaldı sonra yavaşça Karel'e döndü.
Bakışları artık dolu değildi. Öfkeliydi.
Hızlı adımlarla masaya geri geldi. Karel başını kaldırıp ona baktığında Hare çoktan karşısında durmuştu.
“Sen, ne yaptın ona?” Karel bardağını elinde çevirdi. “Ne yaptığımı gayet iyi biliyorsun.”
“Boynundaki izleri gördüm.”
Karel'in yüzünde küçücük bir tebessüm belirdi.
“Demek gördün.” Hare'nin çenesi gerildi.
“Sen iğrenç bir herifsin.” Karel başını hafifçe yana eğdi.
“Neden? Vera da o kadar şikâyetçi görünmüyordu.” Hare'nin yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Ne dedin sen?”
Karel bardağından bir yudum aldı.
“Belki de hoşuna gitmiştir.” Hare'nin eli masaya sertçe indi. “Şerefsiz!”
Barın birkaç köşesinden bakışlar onlara döndü. Karel ise yerinden bile kıpırdamadı.
“Sesini alçalt.”
“Sen sesini alçalt!” Karel'in gözleri bir anda sertleşti.
“Bana bir daha böyle konuşursan, şu an ne kadar sarhoş olduğuna bakmadan seni sustururum.”
Hare'nin nefesi kesildi bir an için korktu. Karel'in gözlerinde bunun bir tehditten fazlası olduğunu gördü. Ama geri çekilmedi.
“Sen…”
Kelime boğazında kaldı. Karel ayağa kalktı.
Aralarındaki boy farkı ve adamın üzerine çöken karanlık, Hare'nin öfkesinin arasına istemsizce korku kattı. Karel ona doğru eğildi.
“Ne kadar cesur olduğunu birazdan görürüz.” Tam o anda barın giriş kapısı açıldı. Soğuk hava içeri doldu.
Karel'in bakışları Hare'nin üzerinden kayıp kapıya çevrildi. Hare de döndü, Araz içeri girmişti.
Üzerindeki koyu renk paltonun omuzlarında erimeye başlayan kar taneleri vardı. Kapının önünde birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Bakışları önce Hare'ye, sonra Karel'e kaydı. Hare'nin kalbi bir anda hızlandı. Araz hiçbir şey söylemedi.
Karel'in yüzündeki alaycı ifade bir anda silindi. Az önce Hare'nin üzerine doğru eğilen adam, Araz'ın bakışlarıyla karşılaşınca istemsizce doğruldu. Aralarındaki hava değişmişti. Barın uğultusu, bardakların birbirine çarpan sesi, uzaktan yükselen müzik… Hepsi birkaç saniyeliğine Hare'nin kulağında boğuk bir uğultuya dönüştü.
Araz hiçbir şey söylemeden yürüdü.
Adımları ağır değildi fakat kararlıydı. Karel'in önünde durduğunda adamın gözleri kısa bir an onun yüzünde kaldı.
Araz'ın bakışları Hare'ye döndü. Hare'nin gözleri öfkeyle parlıyordu.
“Vera'ya zarar verdi.”
Sesi titriyordu. Öfkeden mi, içtiği alkolden mi, yoksa biraz önce öğrendiği her şeyin ağırlığından mı kendisi bile bilmiyordu.
“Karel ona—”
Araz elini Hare'nin koluna koydu. Hare kolunu çekmeye çalıştı.
“Bırak. Daha bitmedi.”
Araz cevap vermedi. Kadının yüzündeki kızarıklığa, dolu gözlerine ve ayakta durmakta zorlanan bedenine baktı. Sonra onu kalabalığın arasından geçirdi.
Hare birkaç adım boyunca direnmeye çalıştı fakat başının içindeki uğultu giderek ağırlaşıyordu.
“Beni dinlemiyorsun…”
Araz yine sustu, merdivenleri çıktılar.
Hare'nin ayakları basamaklara tam olarak denk gelmiyor, her adımda dünya hafifçe yana kayıyordu. Araz kolunu bırakmadan onu yukarı çıkardı.
Odaya girdiklerinde kapı arkalarından kapandı. Hare birkaç saniye kapıya baktı sonra arkasını dönüp Araz'a baktı.
“Sen bana hiçbir şey anlatmıyorsun!” Araz hareketsizdi.
Hare'nin göğsü hızla inip kalkıyordu. Bir elini alnına götürdü. Parmaklarının arasından birkaç saç teli kaydı. Başının içi dönüyordu. Midesi bulanıyordu. Fakat bütün bunların arasında hâlâ Karel'in söyledikleri yankılanıyordu.
Senin yüzünden.
Hare gözlerini kapattı. “Lanet olsun…” Sesi çatladı.
“Kahrolası Karel.”
Bir anlığına yeniden öfkelendi. Yumruğunu sıktı. Araz'ın bakışları üzerinden ayrılmadı.
“Vera'ya bunu nasıl yapabilir?” Cevap yoktu.
Hare birkaç saniye bekledi.
Sonra öfkesi, sanki içindeki bütün gücü tüketmiş gibi yavaşça söndü. Omuzları düştü. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Sen de sustun.”
Araz'ın yüzünde belli belirsiz bir hareket oldu. Hare ona doğru döndü.
“Yıllarca.” Sesi artık çok daha küçüktü.
“Ben seni hiç tanımamışım gibi yaşadım.” Bir damla yaş çenesinden aşağı süzüldü.
“Sen konuşabiliyordun.” Araz'ın gözleri bir anlığına yere indi. Hare bunu gördü.
“Hatırlıyorum.” Sesi titredi.
“Sesini hatırlıyorum.”
Aralarında uzun bir sessizlik oluştu. Hare bir adım attı. Araz'ın çenesi gerildi.
“Sen benim yanımdaydın.” Hare'nin nefesi kırıldı.
“Sonra beni kurtardın.”
Artık ağlamasını durdurmaya çalışmıyordu.
“Ve ben seni unuttum.” Araz'ın bakışlarında bir şey değişti. Hare başını iki yana salladı.
“Nasıl unuttum seni?”
Sesi yükselmedi. Tam tersine, o kadar kısılmıştı ki odanın sessizliğinde neredeyse kayboluyordu.
“Sen benim için sesini kaybettin.” Araz bir adım attı. Hare geri çekilmedi.
“Ben ise seni zihnimden bile sildim.” Dudakları titredi. “Özür dilerim.” Araz'ın yüzü sertleşti.
“Gerçekten özür dilerim.”
Hare iki elini yüzüne kapattı. Omuzları sarsılmaya başladı.
“Seni hatırlamadığım için özür dilerim.” Araz ona baktı. Hare ellerini yüzünden çektiğinde gözleri tamamen dolmuştu.
“Bunca yıl nerede olduğunu bile merak etmedim.” Bir nefes aldı fakat nefesinin yarısı ağlamaya dönüştü. Hare başını eğdi.
“Özür dilerim.”
Araz artık yerinde duramadı. Yaklaştı.
Hare başını kaldırdığında Araz'ın elleri yavaşça yüzünün iki yanına geldi. Avuçlarının sıcaklığı, Hare'nin soğumuş yanaklarında hissedildi.
Hare gözlerini kapattı bir süre öylece kaldılar. Araz'ın başparmakları yanağındaki yaşları sildi. Hare gözlerini yeniden açtı. Bakışları birbirine kilitlendi.
Araz dudaklarını onun dudaklarına değdirdi.
İlk kez Hare, onun sessizliğinden kaçmak yerine o sessizliğin içinde kaldı.