İçeriğe geç

Sessiz Takıntı (Tamamlandı)

Bölüm 19 · 10 dk okuma

Sessiz Takıntı (Tamamlandı)

Bölüm 19

19. Bölüm

Bölüm XlX

Kayıp Hatıra.

Hare yatağın üzerinde sırtüstü uzanıyordu.

Gözleri tavana dikilmişti. Ağlamaktan yorulmuş, gözlerinin kenarlarında kurumuş yaş izleri vardı. Artık ağlayacak hâli bile kalmamıştı.

Kapının önünde genç kız bekliyordu. Sessizce, başını eğmiş, içeriden gelecek en küçük sese bile hazır gibi. Koridordan Vera göründü, kıza baktı.

“Git.”

Kız hiçbir şey sormadı. Başını sallayıp koridorda uzaklaştı. Vera içeri geçti ve kapıyı kapattı, Hare ona bakmadı.

Vera birkaç saniye olduğu yerde durdu sonra hiçbir şey söylemeden yatağa geldi ve Hare'nin yanına uzandı.

Kollarını yavaşça onun etrafına sardı. Hare'nin bedeni ilk anda gerildi sonra gevşedi. Karşı koymadı. Vera başını onun omzuna yasladı. Bir süre ikisi de konuşmadı.

Dışarıda kar yağıyordu. Binanın neon ışıkları perde aralığından tavana soluk renkler vuruyordu. Hare hâlâ tavana bakıyordu. Vera sonunda çok alçak bir sesle konuştu. “O adam bunu hak etti.”

Hare'nin gözleri kıpırdamadı. “Bunu düşünme.” Sessizlik. “Senin suçun değildi.”

Hare dudaklarını hafifçe birbirine bastırdı. Vera'nın kolları biraz daha sıkılaştı.

“Bu geceyi unut demiyorum.” Sesi neredeyse fısıltıydı. “Sadece kendini onunla birlikte gömme.”

Hare gözlerini kapattı.

İlk kez bütün gece boyunca yüzündeki ifade değişti. Yorgunluktan. Bitkinlikten. Hiçbir şey hissetmemekten. Vera bir daha konuşmadı.

Gece, ikisinin üzerinde ağır ağır tükenirken Hare sonunda nefesini derinleştirdi. Uyumadı. Sadece gözlerini kapalı tuttu.

Kapının dışında bir gölge belirdi. Karel, kapının eşiğinde durdu içeri baktı. Yatakta birbirine sarılmış iki kadını gördü.

Hare'nin yüzü solgundu. Vera'nın kolları hâlâ onun üzerindeydi. Karel birkaç saniye hiçbir şey söylemeden baktı. Sonra gözlerini Hare'nin yüzünde biraz daha tuttu.

Kapıyı kapatmadan önce yalnızca bir kez, sessizce başını eğdi. Kapıyı kilitledi ve koridorda kayboldu.

Gece hiç olmadığı kadar uzundu.

Sabaha karşı Vera'nın sesi merdivenlerde yankılandı. Hare gözlerini uykusundan araladı.

“Ne yaptığınızın farkında mısınız siz? Kızın gözlerinin içine baktınız mı hiç?”

Karel basamakların başında durdu. Yavaşça arkasını döndü. “Sesini alçalt.”

“Alçaltmayacağım.” Vera bir basamak daha indi. “Siktir, siz insan değilsiniz. Birini öldürüyorsunuz, sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam ediyorsunuz. Ama o kız öyle değil. Her şeyi görüyor, her şeyi içinde taşıyor.”

Karel'in yüzündeki ifade değişmedi.

“Ve sen bütün bunların arasında ne olduğunu sanıyorsun?” dedi Karel, Vera kaşlarını çattı.

Karel onun üzerine doğru bir adım atarak sözlerine devam etti.

“ Senin ne yapacağın umurumda değil. Ama benim yaptığım işe karışmayacaksın.”

“Onu bu hâle getiren sizsiniz!”

Karel'in çenesi gerildi. Karel bir anda bir basamak yukarı çıktı. Aralarındaki mesafe kapandı.

“Dikkatli konuş.” Vera geri çekilmedi.

“Niye? Gerçeği söylediğim için mi?”

“Gerçek dediğin şey, burada gördüklerinin yarısı bile değil.” Karel'in sesi yükselmedi. Tam tersine, sakinleştikçe daha tehditkâr bir hâl aldı. Devam etti.

“Çünkü burada senin vicdanına göre hareket edilmiyor.”

Vera birkaç saniye ona baktı. Sonra dişlerini sıkarak konuştu.

“Kızın ruhu çöktü. Bunu görmemek için kör olmak gerekiyor.” Karel'in bakışları üst kattaki kapıya kaydı.

“Onun ruhuyla ilgilenmek senin işin değil.”

Vera sustu. Karel bir basamak daha yukarı çıktı.

“Ruhundan endişe ediyorsun ya... Kendi ruhunu ne zaman kurtardın, Vera?” Vera'nın yüzü gerildi.

Karel devam etti.

“Bir başkasının hayatına akıl verecek kadar temiz kaldığını mı düşünüyorsun? Kendi bedenini birkaç kuruş uğruna başkalarının önüne koymuş birinin, şimdi onun onurundan ve ruhundan söz etmesi biraz geç kalmış bir vicdan gösterisi değil mi?”

Vera'nın gözleri karardı.

“Kes sesini.” Karel geri adım atmadı.

“Gerçek canını acıtıyorsa—”

Vera'nın eli havaya kalktı. Tokat, merdiven boşluğunda sert bir sesle yankılandı. Karel'in başı yana döndü.

O anda üst kattaki odanın kapısı aralandı. Hare dışarı çıkmak üzereydi. Parmakları kapı kolunun üzerinde kaldı.

Aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında hareket edemedi. Karel'in yüzü yana dönmüş, Vera'nın eli hâlâ havadaydı.

Karel yavaşça başını yeniden Vera'ya çevirdi. Yüzünde öfke vardı fakat Vera'nın beklediği patlama gelmedi. Sadece yanağındaki acıyı diliyle yokladı ve ona baktı. Gözlerinde öyle bir sessizlik vardı ki Vera'nın az önceki cesareti bile yerini tereddüde bıraktı.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden Vera'ya baktı. Sonra bir anda kolundan yakalayıp onu sertçe duvara çarptı. Vera'nın sırtı duvara vuruldu.

“Bunu bir daha yaparsan—”

Vera acıyla nefesini içine çekti fakat bakışlarını kaçırmadı. Karel'in eli Vera'nın çenesine kapandı ve yüzünü kendisine çevirdi. Vera dişlerini sıktı.

“Canını acıttı, değil mi?” dedi Vera.

Karel'in gözleri öfkeyle daraldı. Vera'nın kolunu daha sert sıktı.

“Ben bu insanların nasıl yaşadığını, nasıl öldüğünü ve ne için öldüğünü senden çok daha iyi biliyorum. Sen ise bir kızın iki damla gözyaşını görüp kendini onun kurtarıcısı sanıyorsun.”

“Kurtarıcı değilim ama onu mahveden de değilim.”

“Beni onun üzerinden yargılama.” dedi Karel dişlerinin arasından.

Vera gözlerini birkaç saniye yumdu ardından tekrar açtı.

“Umarım, içine gömdüğün cesetlerin arasında sende çürürsün.”

Kısa, kuru bir gülüş çıktı ağzından.

“Benim için ölüm hiçbir zaman ceza olmadı, Vera.”

Karel birkaç saniye karşısında durduktan sonra parmaklarını yanağına götürdü. Tokadın yerini yokladı ve acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı.

“Bana vurduğun için değil,” dedi. “Söylediklerin için pişman olacaksın.”

Tam o sırada Hare'nin kapısının hafifçe gıcırdadığı duyuldu.

Karel'in bakışları bir anda Vera'dan ayrıldı. Hare kapının eşiğinde duruyordu. Elinin hâlâ kapı kolunda olduğunu gördü. Karel birkaç saniye ona baktı. Sonra Vera'nın yanından çekildi.

“İçeri gir.”

Hare kıpırdamadı. Karel'in sesi bu kez daha sert çıktı.

“Hare. İçeri.”

Hare gözlerini Vera'dan ayırmadan yavaşça kapının arkasına çekildi.

Kapı kapanırken son gördüğü şey Karel'in Vera'ya dönmüş yüzüydü. Ve o yüz, dün gece bir adamı öldürürken gördüğü yüzden farklı değildi.

Hare kapıyı arkasından kapattığında bir süre olduğu yerde kaldı.

Merdivenlerden gelen sesler hâlâ duyuluyordu. Karel'in sert sesi, Vera'nın bastırmaya çalıştığı öfkesi ve aralarındaki gerilim duvarların ardından bile hissediliyordu. Hare gözlerini kapattı.

Vera için endişeleniyordu. Ama artık bunu düşünecek gücü yoktu.

Dün gece gördüğü adam, ailesinin ölümü, yangın, Araz'ın elleri, yerde kalan beden... Şimdi de Vera'nın Karel'in karşısında durduğunu görmek. Her şey birbirinin üzerine yığılıyor, zihninde nefes alacak küçücük bir boşluk bile bırakmıyordu.

Artık hiçbirini anlamak istemiyordu. Ne Karel'i. Ne Araz'ı. Ne bu evi. Ne de geçmişini.

Sadece gitmek istiyordu.

Yatağa geri dönmek üzereyken ayağı bir şeye çarptı. Hare durdu.

Kaşları hafifçe çatıldı. Yatağın altından gelen küçük metalik ses, odanın sessizliğinde gereğinden fazla belirgin çıkmıştı. Yavaşça eğildi.

Yatağın karanlığında bir telefon duruyordu. Vera'nın telefonu. Hare'nin kalbi bir anda hızlandı.

Bir an telefonu almaması gerektiğini düşündü. Sonra aşağıdan gelen sesleri duydu. Karel hâlâ konuşuyordu. Hare telefonu kaptı.

Ekranı açtığında elleri titremeye başladı. Şifreyi biliyordu. Vera'nın daha önce kullandığını görmüştü. Telefon açıldı. Hare'nin nefesi kesildi.

Bir gözü kapıda, diğeriyse ekrandaydı.

Oğuz.

Parmakları ekranda birkaç kez kaydı. Sosyal medya hesabını buldu. Mesaj bölümünü açtı. Ne yazacağını düşünmedi bile. Konumunu gönderdi.

Buradayım. Beni bul.

Gönder tuşuna bastı. Mesaj birkaç saniye sonra iletildi. Hare'nin kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu. Hemen konuşmayı sildi. Ekranı kapattı.

Telefonu yatağın altına fırlattı. Tam doğrulduğu anda kapı kolu hareket etti. Hare dondu.

Nefesi boğazında kaldı. Kapı yavaşça açıldı, Hare'nin gözleri kapıya kilitlendi. Karel değildi.

Kapının eşiğinde Araz duruyordu. Bir süre hiçbir şey söylemeden ona baktı. Hare'nin kalbi daha da hızlandı.

Araz'ın bakışları yüzünde kaldı. Sonra odanın içine, yatağa ve yeniden Hare'ye kaydı. Hare yerinden kıpırdayamadı. Araz kapıyı arkasından kapattı.

Kilidin çıkardığı küçük ses, odadaki bütün seslerden daha yüksekmiş gibi geldi. Hare'nin elleri titriyordu, Araz birkaç adım attı.

Bakışları Hare'nin yüzünde birkaç saniye daha kaldı. Sonra gözleri yavaşça yatağın altına indi. Hare'nin nefesi kesildi.

Hare, yatağın altındaki telefonu düşünmemeye çalıştı. Kalbinin sesini Araz'ın da duyabileceğinden korkuyordu.

“Sen neredeydin?”

Araz'ın bakışları yeniden yüzüne döndü. Hare yutkundu. “Dünden beri seni görmedim.”

Sesi normal çıkmıştı. En azından öyle olduğunu umuyordu. Araz cevap vermedi, Hare ellerini birbirine kenetledi. Parmaklarını o kadar sıkıyordu ki eklemleri beyazlamıştı. Araz hâlâ kapının önünde duruyor, hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu. O bakışta acele yoktu. Sadece bekliyordu.

Hare ise birkaç saniye boyunca yatağın altında sakladığı telefonu düşündü. Kalbinin yeniden hızlanmasına izin veremezdi. Az önce yaşananların ardından Araz'ın karşısında paniğe kapılmak, yapabileceği en büyük hata olurdu.

Yavaşça yatağın üzerinde yana kaydı. Yanında küçük bir boşluk bıraktı.

Bunu yaparken Araz'a bakmadı. Tek kelime etmedi.

Araz'ın bakışları açılan boşluğa indi ardından Hare'nin yüzüne çıktı. Hare, onun bunu fark ettiğini biliyordu. Araz'ın insanların söylemediklerini okumaya alışkın olduğunu artık anlamıştı.

Bu yüzden hareketinin nedenini açıklamaya çalışmadı.

Araz ağır adımlarla yatağa yaklaştı ve sessizce onun yanına oturdu. Yatak, adamın ağırlığıyla hafifçe çöktü.

Hare'nin omuzları gerildi. Araz çok yakındı.

Dün gece elinde kan varken gördüğü eller şimdi birkaç karış ötesindeydi. Aynı ellerin bir adamın hayatını birkaç saniye içinde sona erdirdiğini görmüştü. Şimdi ise o eller sakince dizlerinin üzerinde duruyordu.

Hare gözlerini onlardan çekip Araz'ın yüzüne kaldırdı.

Aralarında uzun bir sessizlik oluştu.

Hare konuşmadan önce nefesini yavaşça içine çekti.

“Annemin kolyesi nasıl sendeydi?”

Araz'ın yüzünde belli belirsiz bir değişiklik oldu. Gözleri Hare'nin gözlerinde kaldı fakat cevap vermedi. Hare birkaç saniye bekledi.

“Beni o zamanlar tanıyordun, değil mi?”

Yine sessizlik.

Hare'nin bakışları yüzünde gezindi. Dudaklarının arasından çıkacak tek bir kelimeyi bekledi. Fakat Araz yalnızca ona baktı.

“Yangın gecesi orada mıydın?”

Bu kez Hare'nin sesi daha kısıktı.

Araz'ın çenesi hafifçe gerildi. Cevap yine gelmedi.

Hare gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi. İçinde yükselen öfkeyi bastırdı. Şu an öfkelenmenin hiçbir işe yaramayacağını biliyordu.

Karşısındaki adam konuşmaya zorlanabilecek biri değildi. Hele ki susmak onun için bir seçim değil, yıllardır kullandığı bir silah hâline gelmişse.

Başını eğdi. Bakışları yatağın üzerine düştü. Tam o sırada kırmızı kalemi gördü.

Kalem, başucunda gelişigüzel bırakılmıştı. Hare birkaç saniye ona baktı. Sonra elini uzattı ve kalemi aldı.

Parmaklarının arasında sıkıca tutarken gözleri yeniden Araz'a çıktı. Kalemi ona doğru uzattı.

Araz'ın bakışları önce kaleme, sonra Hare'nin yüzüne kaydı. Hare elini geri çekmedi.

Araz kalemi aldı.

Hare birkaç saniye daha onun ellerine baktı. Sonra hiçbir şey söylemeden kolunu yavaşça uzattı.

İnce beyaz kolu Araz'ın kucağına, dizinin üzerine yaslandı.

Bu hareketin kendisi bile Hare'nin içindeki korkuyu yeniden hatırlatıyordu. Teninin onun ellerine bu kadar yakın olması doğru gelmiyordu. Ama geri çekilirse bir daha cevap alamayacağını biliyordu.

Araz'ın bakışları Hare'nin koluna indi.

Parmaklarının arasındaki kırmızı kaleme baktı sonra tekrar Hare'nin gözlerine çıktı. Hare bakışlarını kaçırmadı.

“Lütfen,” dedi sonunda. Sesindeki yalvarış zayıflıktan değil, tükenmişlikten geliyordu.

“Cevaplara ihtiyacım var.”

Araz birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadı. Odanın sessizliğinde Hare kendi kalp atışlarını duyabiliyordu. Sonra Araz kalemi parmaklarının arasında çevirdi. Ucu yavaşça Hare'nin tenine yaklaştı.

Kalemin soğuk ucu tenine bastı.

Seni tanıyordum. Sandığından çok daha önce tanıyordum.

Hare birkaç saniye boyunca kolunda yazan cümleye baktı.

Bakışları yavaşça yazının üzerinden kalktı. Araz'ın yüzünde bir cevap aradı ama adamın ifadesi değişmemişti. Hare'nin içinde, uzun zamandır kapalı duran bir kapının aralandığını hissetti.

“Ne zamandan beri?” diye sordu.

Araz kalemi hâlâ elinde tutuyordu. Hare'nin kolu dizinin üzerinde hareketsiz dururken adamın eli ince bileğini tutuyordu, birkaç saniye boyunca ona baktı.

Seni ilk gördüğümde on yaşındaydın.

Hare'nin gözleri kolundaki cümlede kaldı. On yaşındaydı. Yangından iki yıl önce. O zamana ait hatırladığı her şey bulanıkken, Araz'ın hafızasında o yıllar hâlâ canlıydı.

Başını kaldırdı.

“Annemin kolyesi nasıl sendeydi?”

Araz'ın bakışları Hare'nin boynuna indi. Bıraktığı iz yavaşça kayboluyordu. Kalemi birkaç saniye hareketsiz kaldı. Sonra yavaşça yazdı.

Yangın gecesi boynundaydı. Seni evden çıkarırken koptu. O günden beri bende.

Hare'nin gözleri yazının üzerinde donup kaldı.

Bir an anlam veremedi. Sonra kelimeler zihninde tek tek yerlerine oturmaya başladı. Başının içinde ani, keskin bir ağrı yükseldi. Elini şakağına götürdü.

Gözlerini sıktığında zihninin derinliklerinde parçalanmış görüntüler birbirine çarpmaya başladı. Alevlerin turuncu ışığı. Duman. Küçük eller. Birinin kolları. Koşarken duyduğu ayak sesleri...

Ve ardından karanlık.

“Yani...” Sesi güçlükle çıktı. Başını kaldırıp Araz'a baktı. “Yangından beni sen çıkardın...”

Araz hiçbir şey söylemedi. Yalnızca başını yavaşça eğdi. Bu Araz'ın sessiz onayıydı.

“Beni kurtardıysan...” Gözlerini Araz'a dikti. “Neden hayatımdan çıktın?” Araz yine sustu.

Hare'nin yüzündeki ifade sertleşti.

“Anlattıklarına nasıl inanacağım? Çocukluğumda sana dair hiçbir anıya sahip değilim.”

Sesi bu kez daha sertti. Kolunu yavaşça onun tutuşundan çekti. Araz karşı koymadı.

Hare birkaç saniye boyunca ona baktı. Zihni, çocukluğunun içinden Araz'a ait tek bir görüntü çıkarmaya çalışıyordu. Bir yüz. Bir ses. Bir bakış. Herhangi bir şey. Hiçbir şey yoktu.

Sadece yangın vardı.

Alevler. Duman. Çığlıklar. Ve yıllardır tamamlayamadığı o karanlık gece.

“Bunca şeyi hatırlıyorum da seni neden hatırlamıyorum?” Bu kez sorusunu kendi kendine soruyormuş gibi fısıldadı. Araz hâlâ hareket etmiyordu.

Sonra elini ceketinin iç cebine götürdü.

Hare'nin gözleri istemsizce hareketi takip etti. Araz cebinden eski, kenarları hafifçe yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Birkaç saniye fotoğrafa baktıktan sonra onu yatağın üzerine, Hare'nin önüne bıraktı. Hare'nin kaşları çatıldı.

Fotoğrafı eline aldı.

İlk gördüğü şey bir kız çocuğuydu. On yaşlarında.

Kameraya bakıyordu. Yüzünde çocukluğun o düşüncesiz, açık ifadesi vardı. Yanındaki çocuğun omzuna başını yaslamıştı. Hare'nin nefesi yavaşladı. Kızın yüzü tanıdıktı.

Parmakları fotoğrafın kenarında dondu. Kendi yüzüydü. Ama sonra yanında duran çocuğa baktı.

Çocuk kameraya bakmıyordu.

Yüzünde bir çocuğa ait olması gereken hiçbir sıcaklık yoktu. Bakışları kadrajın dışındaydı; ifadesi soğuk, uzak ve anlaşılması güçtü. Hare'nin gözleri o yüzde takılı kaldı. Yıllar geçmişti. Yüz değişmişti. Ama gözler...

Hare'nin bakışları yavaşça karşısındaki adama yükseldi. Araz kıpırdamadan onu izliyordu.

Hare yeniden fotoğrafa baktı. Bu kez daha dikkatli.

Çocuğun yüzündeki o karanlık, yıllar sonra değişmemişti. Sadece büyümüştü.

Hare'nin parmakları fotoğrafın üzerinde titremeye başladı.

“Bu...” diye fısıldadı.

Çünkü ilk kez zihnindeki boşluğun gerçekten boş olmadığını fark etmişti.

“Bu biziz.”

Bir şeyler vardı. Sadece hatırlayamıyordu.

Bölüm sonu

1 yorum