İçeriğe geç

Sessiz Takıntı (Tamamlandı)

Bölüm 17 · 9 dk okuma

Sessiz Takıntı (Tamamlandı)

Bölüm 17

17. Bölüm

Bölüm XVII

Kanıt..

Polis aracının kırmızı ve mavi ışıkları karın üzerinde giderek küçülürken Hare olduğu yerde kaldı.

Araç, ormana doğru kıvrılan yolda birkaç saniye daha göründü, sonra ağaçların karanlığı onu yuttu. İçinde garip bir boşluk kaldı; az önce o ışıkların peşinden gitse her şey bitecekmiş gibi hissetmişti. Kurtuluş belki de birkaç metre ötesindeydi. Ya da Karel'in söylediği gibi, o yol yalnızca başka bir ölüme çıkıyordu. Hare hangisinden kaçtığını artık bilmiyordu.

Bildiği tek şey, ilk kez Kurtulmakla ölmek arasındaki farkın, yalnızca yanlış bir kapıdan geçmek kadar küçük göründüğüydü.

Arkasında, Karel'in oturduğu masanın sandalyesi geriye doğru sürtündü. Ardından ağır adımların sesi duyuldu. Hare dış kapının kolunu bıraktı ve yavaşça arkasına döndü. Karel çoktan ayağa kalkmıştı. Araz'ın masası ise boştu.

Sigarasından yükselen duman hâlâ havada asılı duruyor, sandalyesinin üzerinde bıraktığı sessizlik adamın yokluğunu daha belirgin hâle getiriyordu.

Karel birkaç adım attı. Hare bu kez geri çekilmedi.

“Yeter.”

Sesi titremiyordu. Korkusu hâlâ oradaydı fakat artık korkunun önüne öfke geçmişti. Karel durdu.

“Bu akıl oyunlarından, yarım bırakılmış cümlelerden ve benden sakladığınız şeylerden bıktım.” Hare'nin bakışları onun üzerinde sabitlendi. “Ne biliyorsanız anlatacaksınız.”

Karel'in yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.

“Her şeyi.” dedi Hare. Bir adım daha attı.

“Kim olduğunuzu, ailemle ne olduğunu, Araz'ın beni nereden tanıdığını... O gece ne yaşandıysa.”

Kısa bir sessizlik oldu. Hare çenesini kaldırdı.

“Bu kez herkes kartlarını açık oynayacak.”

Karel'in bakışları birkaç saniye yüzünde kaldı.

“Karşılığında?”

“Karşılığında kaçmaya çalışmayacağım.” Hare'nin sesi daha da sertleşti.

“Size sorun çıkarmayacağım. Kapılardan kaçmayacağım, fırsat kollamayacağım. Bana gerçeği söyleyin, ben de burada kalırım.”

Karel birkaç saniye sessizce onu süzdü. Sonra başını hafifçe yana eğdi.

“Buna gerçekten uyacağını mı düşünüyorsun?”

Hare'nin gözlerinde ilk kez korkudan çok kararlılık vardı. “Bana yalan söylemediğiniz sürece.”

Karel'in yüzündeki ifade silindi. Hare bir adım ona doğru ilerledi.

“Çünkü bundan sonra bir sır daha saklarsanız, ne olacağını ikimiz de biliyoruz.”

Barın gürültüsü aralarında yeniden yükseldi. Araz hâlâ ortalıkta yoktu. Karel başını hafifçe salladı.

Sessiz bir onaydı bu. Ne bir el sıkışma ne de başka bir söz. İkisinin arasında, söylenmeyenlerin üzerine kurulmuş küçük ve tehlikeli bir anlaşma gibi kaldı.

Hare bir an daha onun yüzüne baktı. Sonra arkasını dönüp barın içinden geçen dar koridora yöneldi. Neonların altından geçti, duvarın gölgesinde kayboldu ve birkaç saniye sonra merdivenlere ulaşan ayak sesleri de duyulmaz oldu. Karel elindeki bardağı kaldırıp bir yudum aldı.

Barın diğer ucunda Vera onu izliyordu.

Kadın bir süredir hiçbir şey söylemeden durmuştu. Elindeki içeceği yavaşça çevirirken gözlerini Karel'den ayırmıyordu. Sonunda bardağı tezgâha bıraktı.

“Biraz olsun seni tanıdıysam...” dedi Vera, Karel bakışlarını ona çevirdi.

Vera'nın yüzünde inanmayan, neredeyse küçümseyen bir ifade vardı.

“...bu kadar riskli bir blöfü, elinde başka bir şey olmadan oynayacak kadar aptal değilsin.” Karel cevap vermedi.

Vera bunu zaten cevap olarak kabul etmişti.

Hare'nin az önce kapısını aralayıp geri döndüğü dış kapıya yürüdü. Elini tokmağa koydu ve kapıyı açtı. Soğuk hava yüzüne çarptı.

Kar hâlâ yağıyordu. Binanın neon tabelasından sızan kırmızı ışık, beyaz zeminin üzerinde parçalanarak uzanıyordu.

Vera birkaç adım dışarı çıktı. Sonra onu gördü. Araz, binanın yan duvarına yaslanmıştı.

Karanlığın içinde neredeyse görünmüyordu. Yalnızca sigarasının ucundaki kızıl parıltı yüzünün bir kısmını belli belirsiz aydınlatıyordu. Duman, soğuk havada ağır ağır yükseliyor, sonra karanlığın içinde kayboluyordu.

Vera durdu. Bir an boyunca hiçbir şey söylemeden ona baktı. Sonra kapının yanında durup başını iki yana salladı.

“Lanet olsun, Araz.” Adam kıpırdamadı.

Vera'nın gözleri sigaranın ucundaki küçücük ışığa indi.

“Sen gerçekten hastasın.”

Araz yine cevap vermedi. Vera kısa bir nefes verdi.

Çünkü şimdi her şeyi anlamıştı. Karel'in söyledikleri bir tehdidin ötesindeydi. Bir blöftü.

Polis gerçekten oradaydı. Hare gerçekten birkaç adım uzaklıktaydı. Ve yine de kapıdan çıkması hâlinde polise ulaşamayacaktı.

Araz bunun için oradaydı.

Karanlığın içinde, Hare'nin göremeyeceği kadar yakınında.

Kız kapıyı biraz daha açıp dışarı adım atsaydı, polis aracına ulaşmadan önce Araz'ın gölgesinin içine çekilecekti. Ona izin vermeyecekti.

Gerekirse onu yeniden bu binaya sürükleyecek, gerekirse karın ve gecenin içinde izini bile bırakmayacaktı.

Bütün oyun, Hare'ye bir seçim hakkı veriyormuş gibi görünmek üzerine kurulmuştu. Polis ya da onlar.

Oysa gerçek seçenek çoktan ortadan kaldırılmıştı.

Vera Araz'a baktı. Karanlığın içindeki siluetine, elindeki sigaraya ve hiçbir şey olmamış gibi duran o soğukkanlı hâline.

“Senin şu lanet olası karanlığından insanın kaçabileceğine inanması bile ayrı bir salaklık,” dedi.

Araz'ın bakışları yavaşça ona döndü. Vera'nın dudakları küçümseyen bir ifadeyle kıvrıldı.

“En kötüsü de,” diye ekledi, “bunu kendince sevgi sanıyorsun.”

Araz sigarasından uzun bir nefes çekti. Dumanı birkaç saniye ciğerlerinde tuttu, ardından başını hafifçe yana çevirip soğuk geceye bıraktı. Soluk mavi karanlığın içinde dağılan duman, neonların kırmızı ışığına karışmadan yükseldi ve kısa sürede gecenin içinde kayboldu.

Sonra Araz Vera'ya baktı..ve güldü.

Ses, Vera'nın beklemediği kadar gerçekti.

Kısa, alçak bir gülüştü ama gecenin sessizliğinde fazlasıyla belirgindi. Vera'nın yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözleri hafifçe açıldı. Araz'ı tanıyordu; öfkesini, sessizliğini, soğukkanlılığını görmüştü. Ama bu...

Bu gülüş, onda bütün bunlardan daha rahatsız edici bir şey uyandırmıştı.

Vera birkaç saniye hiçbir şey söylemeden ona baktı. Ardından bakışları istemsizce Araz'ın yüzünden sigarasına, oradan da karanlığın içinde kaldığı yere kaydı.

“Sen gerçekten sıçmışsın.”

Sesi bu kez alaycı değildi. Dehşete yakın bir şaşkınlık vardı. Kapı yeniden açıldı. Karel elleri cebinde dışarı çıktı. Önce Vera'ya, ardından Araz'a baktı.

Vera ikisine de kısa bir bakış attı.

“İkiniz de tam birer belasınız.” Başını iki yana salladı. “Özellikle sen.” Bakışlarını Araz'a dikti.

“Lanet olası saplantılı herif.”

Vera daha fazla beklemeden içeri girdi. Kapı arkasından sertçe kapandı. Araz yaslandığı duvardan ayrılmadı.

Bir süre kapıya baktı sonra bakışlarını Karel'e çevirdi. Karel sessizce başını bir kez eğdi.

“Konuşmayacak.” dedi Karel.

Araz'ın yüzündeki ifade değişmedi. Karel kapıya baktı. “Hare'ye hiçbir şey söylemeyecek.” Araz birkaç saniye onu izledi. “Emin olacağım.”

Ardından kapıyı tekrar açtı ve Vera'nın peşinden içeri girdi.

Araz sigarasından son bir nefes çekti. Kızıl uç karanlığın içinde kısa bir an parladı. Sigarayı yere bıraktı. Küçük köz, karın üzerine düştü ve beyazlığın içinde birkaç saniye daha yanıp söndükten sonra söndü.

Gözlerini o küçücük ışığın kayboluşundan ayırmadı.

Hare yatağa uzanmış, tavana bakıyordu. Üzerindeki kısa elbiseden çoktan kurtulmuştu; Vera'nın verdiği bol kazağın içine gömülmüş, kalın taytı bacaklarına kadar çekmişti. Kumaşın yumuşaklığına rağmen kendini rahat hissetmiyordu. Bu odanın hiçbir şeyi ona ait değildi. Yatak, duvarlar, üzerindeki kıyafetler, hatta birkaç saat önce yaşadıkları bile sanki başka birinin hayatından koparılıp önüne bırakılmış gibiydi.

Polise güvenip güvenemeyeceğini bilmiyordu. Daha doğrusu, Araz'a ya da Karel'e güvenmediği kadar polise de güvenmek istemiyordu. Fakat onların yanında kalmak, her geçen saat biraz daha aklını kaybetmek anlamına geliyordu.

Uslu davranırsa...

Bu düşünce zihninde yeniden belirdi.

Onlara istediği şeyi vermek, kaçmaya çalışmamak, direnmemek. Bir süreliğine tehlike olmadığını düşündürmek. Belki böylece üzerindeki baskı azalırdı. Çünkü şimdiye kadar kaçma ihtimali onları sürekli tetikte tutmuştu. Her hareketini izlemelerine, her kapıyı kontrol etmelerine neden olan şey buydu. Hare gözlerini kapattı.

Kaçmak istiyorsa önce onların dalgın olacağı bir an yaratmalıydı. Ve polise gidemiyorsa, kaçmadan önce gidebileceği başka bir yer bulmalıydı. Aklına gelen ilk isim Oğuz oldu.

Hare gözlerini yeniden açtı. Oğuz.

On yaşında yangından sonra ailesini kaybettiğinde hayatında kalan birkaç kişiden biriydi. Bir süre teyzesinin yanında kalmıştı. Sonra o da kendi hayatına dönmüş, Hare büyüdükçe aralarındaki bağ yavaş yavaş seyrekleşmişti. Reşit olduğunda ise artık kimseye bağlı kalmamıştı. Okumuş, çalışmış, kendi parasını kazanmış ve kendisine ait küçücük bir hayat kurmaya çalışmıştı.

Mezun olabilirse taşınacaktı. Başka bir şehir. Başka bir ev. Kimsenin onu tanımadığı, kimsenin geçmişini bilmediği bir yer.

Kendi hayatı. Özgürlüğü. Sonra Araz çıkmıştı karşısına. Ve kurmaya çalıştığı hayatın üzerine tek bir gecede basmıştı.

Şimdi ailesini öldüren bir yangının ardından yıllarca kurduğu hayatın karşılığında elinde yalnızca cinayet suçlaması, kapalı kapılar ve başkalarının verdiği kararlar vardı.

Hare nefesini yavaşça verdi. Belki yalnızca Oğuz yardım edebilirdi. Belki de etmek zorundaydı.

Çünkü artık başka bir çıkış kapısı göremiyordu. Ona ulaşmanın bir yolunu bulabilirse, gerisi kendi meselesiydi. Hare yatağın kenarına oturdu. Tam o sırada kapı açıldı.

Başını kaldırdığında eşikte genç bir kız gördü. On altı yaşlarında ya vardı ya yoktu. Koyu renk saçları dağınık biçimde omuzlarına düşüyor, yüzünde buraya aitmiş gibi duran donuk bir ifade taşıyordu. Hare onu tanıdı.

Aşağıdaki barda görmüştü. Şişelerin ve bardakların arkasında bulaşıkları yıkıyor, yerleri siliyor, kimse fark etmiyormuş gibi sessizce işini yapıyordu. Kız birkaç saniye Hare'ye baktı.

“Tamirhaneye gel.” Başka hiçbir şey söylemeden kapıyı kapattı. Ayak sesleri koridorda uzaklaştı.

Hare birkaç saniye yerinden kıpırdamadı. Sonra ayağa kalktı. Yüzündeki bütün tereddüt yerini kararlılığa bırakmıştı. Eğer bu evde bir çıkış yolu varsa, onu kimsenin kendisi için hazırlamasını beklemeyecekti. Kendi bulacaktı. Hare kapıya doğru yürüdü. Bu kez kaçmak için değil. Savaşa hazırlanmak için.

Hare tamirhaneye girdiğinde ilk hissettiği şey, barın boğucu sıcaklığından farklı olarak metal ve soğuk kokusu oldu.

Burası binanın geri kalanından daha dağınıktı. Tavandan sarkan kabloların arasına farklı renklerde küçük neon lambalar yerleştirilmiş, kırmızı, mor ve mavi ışıklar yağ lekeleriyle kaplı zeminin üzerinde birbirine karışmıştı. Duvarların bazı yerlerinde eski reklam tabelaları, paslanmış levhalar ve sökülüp kenara bırakılmış araç parçaları duruyordu. Bir köşede açık bir motor bloğu, diğerinde üst üste yığılmış lastikler vardı. Tezgâhların üzerinde anahtar takımları, vidalar, pense ve ne işe yaradığı belli olmayan metal parçaları birbirine karışmıştı.

Açık garaj kapısından içeri kar taneleri savruluyordu. Soğuk hava, içerideki yağ, metal ve yanmış motor kokusuna karışıyordu.

Hare içeri girdiğinde az önce kendisini çağıran genç kız tamirhanenin diğer tarafından çıktı. Başını kaldırıp Hare'ye baktı, hiçbir şey söylemeden yanından geçti ve bar tarafına doğru gözden kayboldu.

Hare yalnız kaldığını düşündü. Sonra köşeyi gördü. Araz oradaydı.

Eski, yıpranmış bir sandalyeye oturmuştu. Dirseğini dizine dayamış, elindeki tornavidayı parmaklarının arasında ağır ağır çeviriyordu. Önündeki masada yarısı sökülmüş bir motor parçası duruyordu.

Hare'yi fark ettiğinde başını kaldırdı. Bakışları önce yüzünde kaldı. Sonra boynuna indi.

Mor iz, neon ışıkların altında daha da belirgindi. Araz'ın dudağının kenarı çok hafif kıvrıldı. Hare bunu gördü.

Bu kez içinde korkudan çok yorgunluk yükseldi.

Artık anlatılanlardan, tehditlerden, geçmişten ve herkesin ağzından çıkan yarım yamalak hikâyelerden bıkmıştı. İçinde günlerdir biriken öfke, göğsünün altında ağır bir taş gibi duruyordu. Onu dışarı çıkarmak istiyordu ama sesinin titremesine izin vermeyecekti.

“Yeter.”

Araz'ın parmakları tornavidanın üzerinde durdu. Hare birkaç adım daha attı.

“Bana artık ne olduğumu, kim olduğumu, kimin peşimde olduğunu anlatan hikâyeler istemiyorum.” Nefesini tuttu, gözlerini ondan ayırmadı. “Herkes bir şey biliyor. Herkes bir şey saklıyor. Ben ise kendi hayatımın içinde en son öğrenen kişi olmaktan yoruldum.” Araz sessizce ona baktı.

Hare'nin çenesi gerildi.

“Benden ne istiyorsanız söyleyin. Annemin kolyesini nasıl aldın, bir şey biliyorsan önce kanıtla.”

Tamirhanenin içindeki uğultu bir anlığına daha belirginleşti. Araz bakışlarını Hare'den çekti. Elindeki tornavidayı masanın üzerine bıraktı. Sonra açık garaj kapısına doğru baktı.

Dışarıda kar sessizce yağıyordu. Neon ışıklarının renkleri beyaz zeminde kırılıyor, birkaç metre ilerideki karanlığı zar zor aydınlatıyordu.

Araz'ın sesi, uzun süredir ilk kez duyuldu.

“Kanıt...”

Hare'nin nefesi kesildi. Araz başını ona çevirdi. Tam o sırada açık garaj kapısının önünde bir siluet belirdi. Orta yaşlarının sonlarında bir adam, omuzlarına kar birikmiş kalın montuyla içeri girdi. Kapının eşiğinde durup önce Araz'a, sonra Hare'ye baktı. Elindeki anahtarları tezgâha bıraktı. Ve hiçbir şey söylemeden Araz'ın önündeki motora doğru yürüdü.

Adam birkaç adım daha attıktan sonra durdu. Tamirhanenin dağınık ışıkları yüzüne vurduğunda Hare onu daha dikkatli inceleyebildi.

Gözlerinden biri bulanık, soluk bir maviye çalıyordu. Diğer gözünün çevresinde yıllar önce kapanmış derin bir yara izi vardı. Kilolu bedenini taşırken hafifçe aksıyor, her adımında sağ ayağını yere bırakmadan önce belli belirsiz duraksıyordu. Üzerindeki kalın mont, omuzlarına çökmüş yorgunluğunu gizlemeye yetmiyordu.

Ama en çok gözleri dikkat çekiyordu. Hare'ye baktığında adamın yüzündeki ifade değişti.

Sanki yıllardır hatırlamaktan kaçtığı bir yüz, karşısında yeniden ortaya çıkmıştı.

Adam bakışlarını kısa süre Hare'nin üzerinde tuttu. Sonra başını eğdi.

“Benim adım Kemal.” Sesi yorgundu. Kısık ve ağır.

“On iki yıl önce aileni öldürten adam, Özal Karlan için çalışıyordum.”

Bölüm sonu

1 yorum