BÖLÜM-XIII
Ay Işığı Altında..
Hare'nin gözlerinden yaşlar süzülmeye devam ediyordu.
Araz hâlâ gözlerinin içine bakıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu fakat az önce onu koltuğa bastıran kollarındaki sertlik yavaş yavaş çözülmeye başladı. Hare ne söyleyeceğini bilemeden ona bakarken Karel sigarasından uzun bir nefes çekti ve külünü yere silkti.
“Bitkisel hayattaydı,” dedi sonunda. “Zaten ölü sayılırdı. Sadece gömdük.”
Hare'nin bakışları Karel'e çevrildi. Bir süre hiçbir şey söylemedi sonra yeniden Araz'a baktı.
Araz'ın elleri kollarında biraz daha gevşedi. Hare ilk kez onun da yorulduğunu hissedebiliyordu. Sanki saatlerdir taşıdığı bir yük, sonunda ellerinin arasından kayıp gitmişti.
Araz dudaklarını araladı. Ses çıkarmak için zorlandığı belliydi. Sesi kırıktı.
“Siyah kapı...”
Hare'nin nefesi kesildi. Üst katta, her yanından geçtiği o kapı.
İçinde ne olduğunu defalarca merak ettiği, fakat Araz'ın tek bir bakışıyla bile yaklaşmaktan vazgeçtiği kapı. Araz'ın annesi oradaydı. Hare'nin gözleri koridora doğru kaydı, Karel onun bakışını takip etti.
“İnanmıyorsan kendin bakarsın.”
Hare yeniden Karel'e döndü, Karel sigaradan bir dumanı daha loş odanın mavi karanlığına bıraktı.
“Önce elindeki kesiği kapatmamız gerekiyor.”
Hare ellerine baktı. Kan parmaklarının arasından aşağı süzülüyordu. Araz'ın omzundan akan kan da gömleğinin üzerinde koyu bir leke oluşturmuştu.
Ama Hare artık bunu düşünmüyordu, aklında yalnızca siyah kapı vardı. Araz kollarını tamamen bıraktı.
Hare doğrulmak için hareket ettiğinde Araz yine de üzerinden çekilmedi. Birkaç saniye daha koltuğun önünde eğilmiş halde kaldı. Sonra Hare'nin kesilmiş elini yavaşça kendi avucunun içine aldı. Hare irkildi.
Araz masanın üzerindeki temiz bezlerden birini aldı ve Hare'nin avucuna bastırdı. Baskısı güçlüydü fakat bu kez canını gereksiz yere yakmıyordu. Araz elini çekmedi. Kendi omzundan kan süzülmeye devam ediyordu. Hare bir anda elini geri çekti.
“Gerek yok.”
Araz ona baktı. Hare koltuğun kenarından destek alarak ayağa kalktı. Bacaklarındaki ağrı yüzünden sendeledi fakat düşmeden kendini toparladı.
Karel onu durdurmadı.
Araz da yalnızca birkaç saniye yerinde kaldıktan sonra ayağa kalktı. Hare merdivenlere yöneldi.
Her basamakta ayağının altındaki zemin biraz daha soğuyor, evin aşağıdaki sıcaklığı geride kalıyordu. Elindeki bez kısa sürede kanla ağırlaşmıştı fakat durmadı.
Arkasından gelen ayak seslerini duydu.
Araz.
Ne hızlanıyor ne de onu durdurmaya çalışıyordu. Sadece takip ediyordu. Hare üst kata çıktığında koridorun sonuna kadar ilerledi. Siyah kapının önünde durdu. Uzun süre hiçbir şey yapmadı.
Elindeki kanlı beze baktı, sonra kapının koyu yüzeyine.
Bunca zamandır birkaç adım ötede durduğu şeyin ardında ne olduğunu düşünmüş, fakat zihninde hiçbir zaman gerçek bir cevap bulamamıştı. Şimdi cevabın orada olduğunu biliyordu. Arkasında Araz duruyordu. Hare dönüp ona bakmadı elini kapının koluna uzattı.
Parmakları titredi. Bir an durdu sonra kapıyı açtı. Kapının ardındaki hava koridordan farklıydı. Soğuk değildi ama ağırdı.
Odanın içinde hiçbir şey hareket etmiyordu. Makinelerin ekranları karanlıktı, üzerlerinde tek bir ışık yanmıyor, serum askısının ucunda boş bir şişe sessizce sallanıyordu. Duvar boyunca uzanan kablolar, kullanılmadıkları için yer yer birbirine dolanmış, metal ayaklı cihazların üzerine ince bir toz tabakası çökmüştü. Bir zamanlar burada bir hayatı ayakta tutmak için çalışan her şey şimdi yalnızca geride kalmış eşyalardan ibaretti.
Hare'nin bakışları boş yatağa takıldı.
Az önce o yatağın üzerinde birinin yattığını düşünmek bile garipti. Şimdi ise çarşaf dümdüzdü. Sanki kimse hiçbir zaman orada yaşamamış, kimse o yatağın başında günlerce beklememiş, kimse bir insanın yeniden gözlerini açmasını ummamıştı.
Sadece kablolar, ilaçlar ve yıllardır kimsenin bilmediği bir hayatın geride bıraktığı sessizlik.
Araz kapının eşiğinde durmuş, onu izliyordu.
Hare içeri doğru bir adım attı. Ayakkabısının tabanı zeminde hafifçe ses çıkardı.
Hare odanın içinde dolaşan soğuk havayı içine çekti. Sonra bakışlarını yatağın başucundaki boş cihazlara çevirdi.
“Onu neden şimdi gömdün?” Araz'ın gözleri yatağa kaydı. Cevap vermedi.
Hare onun suskunluğunu bekledi, sonra sorusunu değiştirdi. Araz'ın çenesi hafifçe gerildi.
“Gitmemiz gerektiği için mi?”
Hare birkaç saniye yüzüne baktı. Araz başını çok hafifçe salladı.
Evet.
Hare gözlerini kapatıp yavaşça nefes verdi. Bunu duymak beklediğinden daha ağırdı.
Çünkü birkaç dakika önce bahçede gördüğü ceset artık yalnızca bir ceset değildi. Araz'ın annesiydi. Ve Araz, onu bu evden çıkmadan önce kendi elleriyle toprağın altına koymuştu.
Hare boş yatağa yeniden baktı. Araz'ın annesine benzeyip benzemediğini merak etti. Gözleri tekrar Araz'ı buldu.
Hare onun yüzünde bir duygu ararken, az önce bahçede gördüğü hâlini hatırladı. Karın ortasında duran o adamı, kollarındaki siyah örtüyü, sonra eve doğru kaldırdığı başını düşündü.
Belki de Araz'ın sessizliği her zaman sakladığı şeylerle ilgili değildi. Belki bazı şeyleri söyleyebilecek kadar kelimesi yoktu.
Odanın sessizliği yeniden ikisinin arasına yerleşti. Hare bir süre daha boş yatağa baktıktan sonra kapıya yöneldi. Geçerken eli istemsizce kanlı bezin üzerinde sıkılaştı. Araz da arkasından geldi.
Koridora çıktıklarında siyah kapı yavaşça kapandı. Hare son kez arkasına baktı. Kapı yine aynıydı. Siyah, ağır ve sessiz. Fakat artık ardında ne olduğunu biliyordu.
Araz kolunu tuttu ve onu banyoya doğru yürüttü. Hare itiraz etmedi. Bacaklarındaki ağrı, elindeki kesi ve saatlerdir taşıdığı korku, karşı çıkacak gücü bırakmamıştı.
Banyonun kapısı açıldığında içeriden soğuk bir hava vurdu. Küçük pencerenin ardından görünen kar, gecenin soluk ışığında neredeyse mavi görünüyordu. Aynanın yüzeyi buğulanmıştı. Raflarda temiz sargılar, ilaçlar ve birkaç küçük şişe duruyordu.
Araz bir tanesini alıp Hare'nin yanına geldi.
Hare aynanın karşısına geçti. Kendi yansımasına baktığında bir an durdu.
Gözleri kızarmıştı. Saçları dağılmış, yüzü solmuştu. Üzerindeki kıyafetlerin üzerinde kurumuş kan vardı. Ellerinden biri hâlâ titriyordu.
Araz elini tuttu, Hare irkilmedi.
Parmaklarının arasındaki kesiği temizlemeye başladığında aynadan onu izledi. Araz'ın yüzü yorgundu. Fakat yorgunluğun altında daha başka bir şey vardı; Hare bunu kelimelerle açıklayamıyordu. Gözlerinin içinde sessiz bir ağırlık, yıllardır kapanmamış bir yaranın bıraktığı kırgınlık vardı. Hare kendi eline baktı.
Az önce bu ellerle bıçağı tutmuştu, az önce Araz'ın omzunu kesmişti ve şimdi aynı adam onun yarasını kapatıyordu.
Bu düşünce, içindeki bütün çelişkileri daha da büyütüyordu. Araz sargıyı sardıktan sonra elini bıraktı.
Hare'nin bakışları onun omzuna kaydı. Gömleği koluna kadar kan olmuştu.
“Senin yaran...” Araz bakmadı bile.
Hare aynadan onun gözlerine baktı. “Kanıyor.” Araz cevap vermedi. Sargıyı sıkıştırıp düğümledi.
Hare kısa bir süre onu izledi. Sonra başını çevirdi.
“Bana bakıyorsan, kendine de bak.”
Araz'ın gözleri ilk kez yüzüne çıktı, bir süre birbirlerine baktılar.
Sonunda Araz gömleğinin yakasına uzandı ve kanlı kumaşı üzerinden çıkardı. Omzundaki yara ortaya çıktığında Hare'nin yüzü hafifçe gerildi.
“Ben yapayım.” Araz durdu.
Hare elini uzattı, bu kez itiraz etmedi.
Hare onun arkasına geçti. Bezi yaranın üzerine bastırdığında Araz'ın omuzları gerildi fakat kıpırdamadı. Hare dikkatle kanı temizledi, ardından sargıyı yaranın çevresine dolamaya başladı.
Banyonun içinde yalnızca ikisinin nefesi ve dışarıdaki rüzgârın cama vuran sesi vardı. Hare düğümü bağladı.
“Bitti.” Araz başını hafifçe eğdi. Gömleğini almak için uzandı. Hare aynadaki yansımasına baktı. İkisinin de üzerinde birbirlerinin kanı vardı.
Bir süre sonra Hare fısıltıyla konuştu.
“Sanırım artık birbirimizin yaralarını kapatmayı biliyoruz.”
Araz'ın bakışları aynadan ona yükseldi. Hare devam etmedi. Araz gömleğini aldı ve banyodan çıktı.
Kapı kapandığında Hare birkaç saniye daha aynanın karşısında kaldı sonra duşun musluğunu açtı. Sıcak suyun sesi küçük banyoyu doldurdu.
Hare duşun altına girdiğinde başını geriye yasladı.
Suyun sıcaklığı tenindeki soğuğu yavaş yavaş söküp alırken gözlerinden yaşlar yeniden süzüldü.
Bu kez onları silmedi. Sadece gözlerini kapattı ve uzun süre öylece kaldı.
Duştan çıktığında banyonun sıcak buharı hâlâ aynanın üzerinde asılıydı. Hare havluyu saçlarının arasından geçirirken aynadaki yansımasına bir süre baktı. Islak saçları omuzlarına ağırlaşarak düşmüş, uçları göğsüne yapışmıştı; normalde yüzünün çevresinde duran saçlar şimdi geriye çekilmiş, solgun tenini ve gözlerinin altındaki koyu gölgeleri daha belirgin hâle getirmişti.
Bir zamanlar kendisine ait olan görüntünün yerinde başka biri vardı sanki.
Vücudu son günlerde belirgin biçimde zayıflamıştı. Kaburgalarının çizgileri teninin altında daha fazla belli oluyor, kollarında ve bacaklarında morarmış izler, sararmaya başlamış darbeler ve ince kesikler birbirine karışıyordu. Bazıları yeni, bazıları birkaç gün öncesinden kalmıştı. Aynada gördüğü beden, birkaç hafta önceki Hare'ye benzemiyordu.
Üzerine giydiği kıyafetler de ona ait değildi.
Araz'ın koyu renkli kazağı omuzlarından düşüyor, kolları ellerini neredeyse tamamen kapatıyordu. Salaş eşofman belinde biraz bol kalmıştı. Kumaşın üzerinde hâlâ hafif bir erkek kokusu vardı; odun dumanı, soğuk hava ve belli belirsiz sabun.
Hare saçlarını omzunun üzerinden geriye attı ve banyodan çıktı. Üst kat sessizdi.
Merdivenlerden inerken her basamak evin içindeki boşluğu biraz daha belirginleştirdi. Alt kata yaklaştıkça geniş salonun karanlığı ortaya çıktı. Amerikan tarzı açık mutfakla birleşen geniş salon, geceleri olduğundan daha büyük görünüyordu. Perdeler kapalıydı, şömine sönmeye yüz tutmuştu.
Karanlığın içinde tek bir ışık vardı. Bir sigaranın ucunda yanan küçük turuncu ateş.
Karel koltuğun birinde oturuyordu. Sigarasını dudaklarının arasından çektiğinde köz yüzünün bir tarafını kısa süreliğine aydınlattı. Geri kalan yüzü gölgede kaldı.
Hare birkaç adım daha attı, Karel başını kaldırdı.
“Duş işe yaramış.”
Hare cevap vermeden karşısındaki koltuğa oturdu. Karel sigarasından bir nefes aldı.
“Saçların hâlâ ıslak.”
“Kurur.”
Karel gözlerini ondan ayırmadan sigaradan bir nefes daha çekti.
“Hasta olursan Araz'ın başına bir dert daha açılır.”
Hare gözlerini ona çevirdi.
“Onun başına yeterince dert açtığımı düşünüyorsun.” Karel'in ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Ben düşünmüyorum. Kendisi düşünüyor.”
Hare bakışlarını kaçırdı, bir süre sessizlik oldu.
Sonra Hare sıkıca sarılmış ellerine baktı.
“Omzu nasıl?”
“Kötü değil.” sesi tok ve düzdü.
“Bana kızgın mı?” Karel sigarasının külünü silkti.
“Sen olsan kızar mıydın?”
Hare cevap vermedi, Karel devam etti.
“Merak etme, sana kızmaktan çok yarayı tekrar açmamaya çalışıyor.” Hare gözlerini kaldırdı.
“Annesinin mezar nerede?”
Karel'in bakışları bir an üzerinde kaldı.
“Görmek istiyorsun.” Bu bir soru değildi, Hare başını salladı.
“Az önce onu gömdünüz.”
Hare gözlerini önündeki karanlığa çevirdi.
“Evet.”
“Ve sen şimdi burada oturup sigara içiyorsun.”
Karel sigarasından bir nefes çekti. Köz kısa bir an yüzünü aydınlattı.
“İnsan bazen yapacak başka bir şeyi olmayınca sigara içiyor.” Hare ona baktı.
“Araz da böyle mi?”
Karel'in eli bir an durdu. “Hayır.”
“Ne yapıyor?”
Karel gözlerini sigarasına indirdi. “Susuyor.”
Hare'nin yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.
“Zaten başka bir şey yaptığı yok.”
“Yanılıyorsun.” Karel başını kaldırdı.
“Bazen susmak, konuşmaktan daha fazla iş çıkarır.”
Hare cevap vermedi. Karel koltuğun arkasına yaslandı. Salonun karanlığında sigarasının dumanı ağır ağır yükseliyordu.
“Mezarı görmek istemenin sebebi ne?” Hare birkaç saniye düşündü.
“Bilmiyorum.”
Karel kaşını hafifçe kaldırdı. “Güzel cevap.”
“Gerçek.” dedi Hare.
“Daha da güzel.”
Hare bakışlarını ellerine indirdi.
“Belki de bu evde gördüğüm hiçbir şeyin gerçek olduğuna inanamıyorum artık.”
Karel'in yüzündeki hafif alay kayboldu.
“Mezar gerçek.”
Hare başını kaldırdı.
“Emin misin?” Karel ona uzun süre baktı.
“Bu evde emin olduğum nadir şeylerden biri.”
Sessizlik yeniden aralarına çöktü. Hare'nin gözleri salonun karanlığına kaydı.
“Beni götürür müsün?”
Karel sigarasının ucundaki külü silkti.
“Götürürüm.” Sonra ayağa kalktı.
“Montunu giy.” Hare de kalktı.
Karel mutfağın yanındaki askılıktan kalın bir mont aldı ve ona uzattı. Hare montu üzerine geçirirken Karel kapıya yöneldi. Dış kapıyı açtığında gece bütün soğukluğuyla içeri doldu.
Kar hâlâ yağıyordu.
Bahçenin üzerinde biriken beyazlık, az önce bırakılan izleri çoktan silmeye başlamıştı. Ağaçların dalları ağırlaşmış, taş duvarların kenarları karın altında yuvarlaklaşmıştı. Evden uzaklaştıkça içerideki sıcaklığın son izi de üzerlerinden çekildi.
Karel önden yürüyordu. Hare birkaç adım gerisinden takip etti.
Ay ışığı bulutların arasından zaman zaman kendini gösteriyor, karın üzerine soluk bir parlaklık bırakıyordu. Gece o kadar sessizdi ki ayaklarının altında ezilen karın sesi bile fazla yüksek geliyordu. Bir süre daha yürüdüler.
Sonunda ağaçların arasındaki açıklığa geldiler.
Hare durdu. Karların arasında küçük bir toprak yükseltisi vardı. Tek kişilik bir mezar.
Üzerinde henüz hiçbir taş yoktu. Yalnızca toprağın üzerine yağan kar, mezarın sınırlarını yavaş yavaş kapatıyordu.
Hare'nin nefesi boğazında düğümlendi. Karel birkaç adım ileride durdu. Hare mezara doğru yürüdü. Kar ayak bileklerine kadar yükseliyordu. Önünde durduğunda hiçbir şey söylemedi. Sadece baktı.
Birkaç adım gerisinde duran Karel sigarasını parmaklarının arasında çeviriyordu.
“Annesinin adı neydi?”
Karel'in bakışları mezardan ayrılmadı.
“Feraye. Ay ışığı demek… Bu gece de adının altında yatıyor.”
Hare'nin gözleri toprakta kaldı, yavaşça arkasına döndü.
“Karel...” Karel kaşını hafifçe kaldırdı.
“Bana her şeyi anlatmıyorsunuz.”
Karel'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Sen de her şeyi hatırlamıyorsun. İkimiz de eksik parçalarla uğraşıyoruz.”
Hare cevap vermedi. Yeniden mezara döndü, Karel'in sesi arkasından geldi.
“Bazen insan birini kurtarmaya çalışırken onun hayatında en çok zarar veren kişi oluyor.”
Hare'nin bakışları mezarın üzerinde kaldı.
Sözün kime ait olduğunu sormasına gerek yoktu. Araz'a mı söylüyordu, kendisine mi, yoksa ikisine birden mi bilmiyordu.
Karel sigarasından son bir nefes çekti, sonra onu karın üzerine bıraktı. Küçük ateş birkaç saniye daha yandı ve söndü.
Hare arkasındaki sessizliği fark edip döneceği sırada boynunun yanında ani, keskin bir acı hissetti.
Nefesi kesildi.
Karel bir kolunu beline dolamış, diğer eliyle boynunun yanındaki iğneyi bastırıyordu.
Hare'nin gözleri büyüdü.
“Karel...”
İçgüdüyle onu itmeye çalıştı fakat Karel beklediğinden çok daha güçlüydü. Hare'nin kollarını kendi bedenine bastırarak hareket etmesini engelledi. Soğuk sıvı damarlarına yayıldıkça görüşü bulanıklaşmaya başladı.
“Bırak...” Sesi artık güçlükle çıkıyordu.
Karel kulağının yanında eğildi. Sesi her zamanki gibi sakindi.
“Kişisel algılama. Burada kimse seni düşündüğün kadar özgür bırakmıyor.”
Hare'nin dizlerinin bağı çözüldü. Karel onu yere düşmeden tuttu.
Hare'nin gözleri mezara kaydı. Beyazlık bulanıklaştı. Son gördüğü şey, karın altında giderek kaybolan o küçük mezardı.
Sonra karanlık çöktü.