Bu diyarda beş dakika sakince oturmak insana haramdı.
Bakışlarımı sakince Mireya’ya çevirdiğimde Teriyos benden önce davrandı
‘’ Cehenneme kadar yolu var, mümkünse bir daha saraya dönmesin.’’ Bakışlarım hızla ona döndü
‘’ Sarayın başına da Eryon geçsin istersen.’’ Teriyos olduğu yerde dikleşti
‘’ Sen geç güzelim. Önce Vintovka’nın sonra diyarın başına geç. ‘’ Kafamı sağa sola hafifçe salladım
‘’ Her neyse Teriyos.’’ Bu sefer Mireya’ya döndüm
‘’ Nereye kaçmış ?’’ Mireya kendini kapıya yasladı. Üzerinde beyaz bir gömlek vardı gömleğin üzerinde gümüş detaylı işlemeler vardı. Hemen üzerinde siyah bir korse ve kısa bir etek giymişti. Beyaz saçları yeşil gözleriyle parlıyordu.
‘’ Hiçbir fikrim yok.’’ Nefesimi verdim.
Amcam aslında iyi bir adamdı; sadece abisine yani babama karşı. Onun dışında asla laf söz dinlemezdi. Bu sarayın ise kralı zannediyordu kendisini ama bir kukla olduğundan haberi yoktu, belki de vardı ama görmezden gelmek istiyordu.
Dertlerim üst üste biniyordu fazla dinamik bir hayatım vardı. Babam ölmüştü, varisler gelmişti, kaybolan varis geri dönüp kehanetleri parçalamıştı ve amcam ortada yoktu.
Onu bulmamız gerçekten önemliydi çünkü saray hakkında birçok bilgisi vardı ve bunu dışarı yayarsa bu gerçekten sarayın sonu olabilirdi. O ne kadar çöp kadar değersiz olsa da şuan için önemliydi. Yavaşça ayağa kalktığımda Teriyos’da benimle beraber ayağa kalktı. Benim ayakta olduğum yerde o asla oturmazdı.
Bakışlarım ikisinin de üzerinde gezindi
‘’ Skarth ile küçük bir yolculuk yapacağım. Ben gelene kadar saray size emanet. Tüm giriş ve çıkışlar yasak.’’ Teriyos ve Mireya kafalarını eğerek hafifçe selam verdiler ve geri çekildiler. Üzerimi değiştirmeye biraz üşenerek Skarth’ın yanına gittim ve onu dışarı çıkarttım. Ardından üzerine bindim ve ense köküne yakın bir yerde durdum.
Atımla da arayabilirdim ama ejderha daha hoş geliyordu bana. Skarth hızla yükselirken ben de gülümsedim ve sert tüylerine daha fazla tutundum. Gökyüzünde süzülüyorduk.
Skarth şuan yer görünmüyordu ama Skarth’ın onu tek hamlede bulabileceğine emindim. Ondan asla bir şey kaçmıyordu ve ne yaptığını biliyor gibiydi. Onun bir özelliği de buydu işte insanların her daim nerede olduklarını bilirdi. Nasıl yapıyordu bilmiyordum ama gerçekten ilginç bir özellikti.
Gözlerim bir anda Skarth’ın tam kafasının üstündeki ize takıldı. Çok fazla belli etmiyordu kendini ama dikkatli bakan birisi sert tüylerin arasındaki derin yarayı görebilirdi. O iz Skarth doğduğundan beri vardı.
O Skarth’a verilmiş kadim güçlerden bir tanesiydi ve bu iz onun son ejderha olduğunun bir kanıtıydı.
O iz ne zaman açık bir şekilde parlarsa bir varis ölüyor demekti.
Kollarımı iki yana açarak gür bir kahkaha attığımda Skarth da kafasını olduğu yerde hafifçe kaldırdı ve havaya doğru alev püskürttü. Mutluluğun bir simgesiydi bu.
Skarth birden gerildi. Huysuzlanmaya başladı ve homurdandı. Anlamsız bir şekilde ona baktığımda yavaşça alçalmaya başladı. Geldiğimiz yer Berriten Krallığıydı. Cedric’in krallığı.
Çok büyük bir saraydı, saray net bir şekilde görünmüyordu bu yüzden Skarth daha fazla aşağıya indi.
Saray tıpkı diğer saraylar kadar büyüktü. Surların gerisinde savaşan kanlı savaşçıları gördüm. Başlarında ise Cedric vardı bir şeyler anlatıyordu ve elindeki kılıçla gösteriyordu. Hemen arkalarında ise o vardı. Magnus. O da bir şeyler söylüyordu, benim tabura anlattıklarımı o lanet olasıca buraya anlatıyordu. Skarth biraz uzaklaştı ve az daha aşağıya indi. Sesleri artık geliyordu. Magnus, taburu bıraktı ve Cedric’e döndü.
‘’Keylis, taburuna her sabah kalkıp ders veriyor, seninde dikkat etmen gerekiyor.’’ Cedric kaşlarını kaldırarak Magnus’a baktı
‘’Ben her zaman dikkatliyimdir. Ancak sen değilsin. Sarayda yokluğun anlaşılacak çabuk git!’’ Magnus kafasını sallayarak önüne döndüğünde bakışlarımı onlardan ayırdım.
Derin bir nefes aldım ve Skarth’a geri döndüm. O ise hızla yükseldi ve saraya geri döndük.
Magnus’un bir şeyler karıştırdığı en başından beri belliydi ama bu kadar ileriye gitmesi beni şaşırtmıştı. Artık benimle daha farklı bir şekilde karşılaşacaktı ve ben en kısa zamanda Cedric’in gözleri önünde onun kellesini sarayın girişine asacaktım.
Neden öfkelendiğimi bilmiyordum. Yolun sonu zaten buraya varacaktı. Belki de Magnus’un şuan babama bile ihanet etmesi biraz garip geliyordu.
***
Skarth dönüş yolunda daha hızlı uçtuğu için hemen gelmiştik ve ben ilk iş olarak Teriyos’un odasına gittim. Bu saatlerde, gece vakti, o genelde odasında olurdu.
Sarayın büyük merdivenlerinden hızla çıktım ve odasına pat diye girdim. Üzerinde beyaz bir tişört ve pijama vardı, her zaman düzenli olan saçları dağılmıştı. Beni görünce diklendi ve şaşkın bir şekilde baktı. Masasının üzerinde bir şarap şişesi vardı ve neredeyse bitmişti.
‘’ Leydim ?’’ Nefesimi vererek masasına kurulduğumda o da tam karşımda dikildi.
‘’ Orospu Magnus, Berriten Krallığına çalışıyormuş.’’ Normalde küfür etmeyen biriydim ama damarıma basılınca çıkıyordu. Yüzünde bir değişim olmadı ve ben bunu uyku sersemliğine bağlıyordum yoksa Teriyos şuan onu öldürürdü.
‘’Büyüyle doğmuş eşek tenekesi!’’ Kahkaha attım. Bu fazla yaratıcıydı. Teriyos’da benimle beraber kahkaha attı. Çok uykusu olduğu gözlerinden belliydi ayağa kalktım ve tam gidecekken beni kolumdan tuttu ve kendisine çekti. Ne olduğunu anlamamışken bana bakıp acıyla gülümsedi ve kolumu bıraktı.
Hızla odadan çıkarken o da yatağına girdi. Kendimi garip hissettiğim söylenebilirdi ama bu kalp çarpması falan değildi. Ne hissettiğimi ben bile bilmiyordum.
Odama geçip üzerimi çıkarttım ve siyah geceliğimi giyerek saçlarımı üstten topuz yaptım. Yatağıma oturduğumda üzerine attığım babamın ölmeden önce elindeki o notu gördüm. Elim gitmiyordu o notu açmaya. Korkuyordum, karşılaşacaklarımdan ötürü, belki de yıkılmamdan korkuyordum.
Derin bir nefes aldım ve notu elime aldım. Korkunun ecele faydası yoktu değil mi ? Kağıt yıpranmıştı ve açtığımda çok düzgün bir el yazısıyla yazıldığını gördüm. Bu babamın kendi el yazısıydı.
‘’ Benim canım kızım;
Bu satırları sana bırakmak benim için ölümle eş değer bir acı. Ben hiçbir şeyden korkmazdım Keylis ve bunu en iyi de sen biliyorsun. Ama ben seni kaybetmekten hep çok korkardım, en çok da seni bensiz bırakmaktan. Çünkü sen bana ve annene o kadar bağlıydın ki sanki elini bıraksak yok olacaktın. Sen ilk annen öldüğünde dizlerinin üzerine çöktün Keylis Draven. Bu yüzden korkuyordum.
Annen seni ilk kucağına aldığı o gün öylesine mutluyduk ki sanki tüm savaş bitmişti her şey son bulmuştu. Sen gülümsüyordun etrafa bakıyor mutlu oluyordun. Şimdi sen mutsuzsan bu birazda bizim suçumuzdur. Çünkü sen çocukken bile çok neşeliydin. Sonrasında biz sırf kendini savun diye bir hata yaparak seni ölüm makinesi gibi yetiştirdik.
Özür dilerim kızım.
Sen hep çok güçlü bir insandın Keylis ve öyle de olmaya devam edeceksin. Küçükken bile sende ciddi bir liderlik ruhu vardı. Kendi ayaklarının üzerinde durabiliyordun. Darbelerle hemen yıkılmıyordun. Büyünü yanlış şeyler için kullanmıyordun, saf değildin. Bir kraliçenin tüm özellikleri sende toplanmış gibiydi.
Skarth’a bir şey olsa oturup üç gün ağlarsın ama düşmanın tüm uzuvlarını o hayattayken kesebilirsin. Merhametlisin sen ama sadece hak edenlere. Bu çok değerli bir özelliktir.
Ve Teriyos,
Ona iyi bak Keylis, geçmişini sana anlatmadıysa benim de sana anlatmam doğru olmaz tabiî ki ama o çok ağır şeyler yaşadı. O seninle beraber hayata tutunuyor. O sensiz yapamaz Keylis bunu görüyorum. Sen olduğun sürece o nefes almaya devam eder. Bir gün eğer her şeyden vazgeçersen onu da yanına al giderken. O çok acı çekti, senin acını kaldıramaz.
Sana koca bir taht, bulman gereken bir küre, sahip çıkman gereken kehanetler bıraktım. Hepsini senin sırtına yüklemem çok yanlış biliyorum ama çok çaresizdim. Bunları verebileceğim başka hiç kimse yoktu.
Seni çok seviyorum canım kızım, her şey için her ne olursa olsun beni affet olur mu ?
Ben sana her daim inanıyorum. Bir gün tüm dünya senin önünde diz çökecek.
Belki yalnızlık aslında etrafında kimsenin olmaması değildi. Etrafın insanla doluyken sırtını yaslayabileceğin kimsenin olmamasıydı.
Yalnızlığı iliklerime kadar hissediyordum.
Babam tahtın başına benim geçeceğimi düşünmüştü ve bana güvenmişti. Bense bir korkak gibi davranarak tahta bir haini geçirmiştim ve arka plana geçmiştim. Asıl affetmesi gereken kişi babam değil miydi ?
Babam bana güveniyordu hem de sonsuz bir şekilde. Bense küreye dair en ufak bir adım bile atmamıştım.
Derin bir nefes aldım ve kağıdı elime alarak yastığımın altına yerleştirdim. Okuduğum şeyleri ise düşünme askısına aldım. Şu an onlar üzerinde kafa yorarsam büyük bir ihtimalle kafayı yerdim.
Yavaşça ayağa kalktım ve odamdan dışarıya çıktım. Sarayda şuan herkes uyuduğu için gecelikle gezmemde herhangi bir sakınca yoktu. Ayrıca uykum da yoktu.
Sarayın dışına çıktıktan sonra etraftaki tek huzur veren sese döndüm. Sarayın en ortasında ve yüksekte duran Skarth’ın şeklinde bir çeşme. Çeşmeden akan su sesi ise insana huzur veriyordu. Etraf fazla aydınlık olduğu için elimin bir hareketiyle bazı meşaleler yandı.
Adımlarımı olabildiğince yavaşlattım ve nefes ala ala ilerledim. Sarayın en arkasına gelince ise duvarın dibine çöktüm ve orada oturdum. Gökyüzünden indirdiğim bakışlarımı önümde açan çiçeğe diktim. Çiçeklerden çok hoşlanırdım ama benim dünyam onlar için fazla karanlık olduğu için uzak durardım. Şimdi tam önümde masumluğuyla bir papatya vardı. Oturduğum yerde bağdaş kurdum ve elimle narince çiçeğin yapraklarını okşadım.
Bu çiçeğe kan değmemişti, yani hala kana bulanmayan temizlikler vardı. Yüzümdeki tebessüm büyürken duyduğum sesle irkildim.
‘’ Hadi ama papatya ile bakışıyor olamassın!’’ Kafamı çevirdiğimde gelenin Mireya olduğunu gördüm onun da üzerinde beyaz bir gecelik vardı. Saçlarını üstten toplamıştı. Gelip o da yanıma çöktü. Bakışlarımı ona çevirdim
‘’ Gecenin bu saatinde hayırdır ?’’ Gülümsedi.
‘’ Sen niye buradaysan ben de o yüzden buradayım.’’ Yani kafasını boşaltmaya gelmişti. Bakışlarını gökyüzüne çevirdi ve derin bir nefes verdi ben de bakışlarımı gökyüzüne çevirdiğimde çok parlak bir yıldızın kaydığını gördüm. Elim hızla Mireya’nın dizine gitti
‘’ Çabuk bir dilek tut!’’ Mireya afallarken sözümü dinledi ve içinden bir dilek tuttu. Bakışlarımı ona çevirdiğimde bana mal gibi bakıyordu
‘’ Bu neydi şimdi ? Ayin falan mı yapıyoruz ?’’ Hafifçe güldüm
‘’ Hayır, yıldız kaydı.’’
‘’ Ciddi olamassın.’’
‘’ Ciddiyim.’’ İkimizde kahkaha atarak gülerken parmağıyla beni gösterdi
‘’ Sen harbi kafayı üşütmüşsün.’’ Tekrar gülerken aklıma annem geldi.
Yıldızların kapladığı bir gecede Keylis ve annesi Ophelia uzanmış yıldızları seyrediyorlardı. Sonra birden bir yıldız kaydığında annesi hızla Keylis’in dizini sıkmıştı.
‘’ Dilek tut, canım.’’ Keylis hep aynı dileği tutuyordu ve yine aynı dileği dilemişti. Annesi ise ona gurur ve mutlulukla bakıyordu.