İçeriğe geç

Sessiz Hanedan

Bölüm 7 · 12 dk okuma

Sessiz Hanedan

Bölüm 7

Thal Varon'un Laneti

Magnus gece yarısı biz saraya geçerken üzerinde siyah cübbesiyle gelmişti. Onu görmüştüm ama ses etmemiştim. Kahvaltıda ise küçük bir uyarıda bulunacaktım ve planımı devreye sokacaktım.

Aynadan bir defa daha üzerime baktım. Derin bordo ve siyah tonlarında, omuzları açık, dantel detaylı zarif bir gece elbisesi giymiştim. Göğüs kısmı kalp formunda, eteği ise aşağıya doğru kremsi beyaza açılan ışıltılı bir geçişe sahipti. Kol detayları şeffaf ve kabarık, asil ve büyüleyici bir hava veriyordu. Kızıl saçlarım yumuşak dalgalarla belime kadar iniyor; doğal ama özenli. Üst kısmı hafifçe geriye alıp kalın bir örgüyle sabitledim, dağınık durmuyor ama kasıntı da değil. Saçlarımın kenarlarından birkaç tutam yana düşüyor, özellikle yüzümün kenarına dokunanlar—onlar bilerek bırakıldı.

Odamdan hızla çıktım ve büyük salona doğru ilerledim ve hızla içeri girdim. Anne ve babamın resmine sadece bir defa bakarak kendi yerime geçtim ve oturdum. Tam karşımda mavi pelerini ve gömleğiyle Teriyos, onun yanında kısa beyaz tuvaletiyle Mireya ve benim yanımda da zırhıyla beraber Eryon oturuyordu.

Eryon’un yanında da oturanlar vardı ama onları göremiyordum. Kahvaltı masası çeşit çeşit şeylerle süslenmişti; zeytinler, poğaçalar, peynirler…

Magnus ise en başta oturmuştu üzerinde ise bir cübbe vardı sadece. Magnus birden bana ve Teriyos’a baktı.

‘’ Kaen geri döndü, bu meseleyi fazla arka plana attık ne yapmayı düşünüyorsunuz ?’’ Cedric’e yetiştirecekti. Göz ucuyla Teriyos’a baktığımda bana bakarak gülümsediğini gördüm. Önümdeki bardaktan koca bir yudum su içtim ve Magnus’a geri döndüm.

‘’ Onların ölümleri için belli bir sıra düzenlemiştim ve listenin en sonunda onun ismi.’’ Bir liste falan yoktu, önüme geleni öldürecektim. Amcam hafifçe öksürdü

‘’ Listenin başında kim var ?’’ Gülüşüm mutluluktan ırak bir şekilde derinleşti.

‘’ Cedric Morwyn.’’ Amcamın bakışları bir anda sertleşti. O zeki bir adamdı, sadece aptal rolü oynuyordu.

‘’ Neden ?’’ Teriyos’un dudakları kıvrıldı.

‘’ Çünkü leydim, leydimin keyfi ve leydimin kahyası böyle istedi.’’ Şuan ciddi bir kahkaha atardım çünkü Magnus’un yüz ifadesi aşırı komikti. Bakışları yavaşça bana döndü

‘’ Neden zor bir seçimle başladın ?’’ Hafifçe masaya doğru eğildim

‘’ Zor başardıktan sonra kolayı sıkıntı değil çünkü.’’ Kaşlarını kaldırdı ve nefesini verdiğinde bakışlarımı Teriyos’a çevirdim. Alttan alttan gülerken Magnus ciddi bir ifadeyle araya girdi.

‘’ Teriyos sana ihanet etse ne yapardın ?’’ Kendine ne olacağını öğrenmeye çalışıyordu, Teriyos hala gülümsemeye devam ederken ciddi bir yüzle amcama baktım

‘’ Bir saniye düşünmez, kafasını kopartırdım. ‘’ Amcam yutkunurken ben de yemeğime döndüm. Mireya bana baktı

‘’ Leydim, izninizle ben görevimi yerine getirmeye gideyim.’’ Ortam içindeyken bana adımla hitap etmiyordu. Ben tam kafa sallayacaktım ki amcam benden önce araya girdi

‘’ Ne görevi ?’’ Teriyos ciddi bir halde

‘’ Cedric’in krallığına yani Berriten’a muhafızlar arasından seçerek bıraktığımız bir casus var. Ona bakacak. ‘’ Amcamın kaşları havalandı. Ben de hemen araya girdim

‘’ Kaleyi içten fethetmeliyiz değil mi ?’’ Amcam yapmacık bir şekilde gülümsediğinde Mireya salondan çıktı. Teriyos’a göz ucuyla baktıktan sonra sahte kralımız ayağa kalkınca tüm masa ayağa kalkmıştı. Ben ve Teriyos hala oturuyorduk. Ona bakarak gülümsediğimde bakışlarımı ayakta olan Magnus’a çevirdim. Bana uzunca baktı ve güldü

‘’ Ben odamda olacağım.’’ Kafamı salladığımda o da gitmişti. Onunla beraber masadaki herkes birbir kalkarken bir tek ben ve Teriyos kalmıştı. Gür bir kahkaha attım.

‘’ Yemi yuttu.’’ Teriyos’da bana gülümserken

‘’ Tılsım görse ceviz sanacak bir insandı, tabiî ki yutacak.’’ Daha fazla güldüğümde o da ayağa kalktı ve bende onla beraber kalktım. Büyük salondan çıkarken bakışlarımı Teriyos’a çevirmeden ona seslendim.

‘’ Mireya’yı çağır ve karanlık odaya doğru gelin.’’ Teriyos hızla yanımdan ayrılırken ben hızla ilerledim ve sarayın merdivenlerinden aşağıya doğru indim. Koridorun solundan döndükten sonra bir duvarın önüne geldim. Etrafa kısaca göz attıktan sonra hançerimi çıkarttım avucumun içine küçük bir kesik açtım çıkan kanı ise duvarın dibindeki küçücük taştan kabın içerisinde döktüm. Hançerimi yerine geri koyarken taşta duran kanım önce hareketlendi ardından kayboldu. Duvardan olan kapı ise yavaşça kaydı ve açıldı.

İçeri adım attım ve kapı arkamdan hızla kapandı. Bu kapı sadece Teriyos ve benim kanımla açılıyordu.

Taştan duvarların kenarlarında meşaleler vardı ve sağ taraftaki duvarda büyük bir kitaplık vardı. Sol taraftaki duvarda küçük bir masa vardı ve masanın üzerinde çeşitli iksirler, kazanlar vardı. Direkt karşımdaki duvarda ise parşömen kağıtlar da haritalar asılıydı. Tam ortada ise ahşap bir masa vardı ve etrafında da 4 sandalye. Masanın üzerinde ise sadece bir şarap şişesi ve bardaklar vardı.

Bu odayı ben küçükken babam tasarlamıştı. Bu oda mühürlü bir odaydı ve içine giren herkesi dışarı çıkıncaya kadar her türlü şeyden korurdu. Mesela masanın altındaki kapağı açınca bir erzak yeriyle karşılaşıyorduk. Hayatta kalabilmemiz için.

Bu oda hiçbir canlı tarafından da hissedilemezdi ve içinde çeşitli büyüler yapılabilirdi. Dışarıya ses vermezdi.

Babam olurda sığınacak yerim kalmasa diye yaptırmıştı. Ben düşüncelere dalmışken birden kapı tekrar açıldı. Teriyos ve Mireya içeri girdi. Mireya bu odayı fazla seviyordu. Kendini hızla bir sandalyeye bıraktı ve kendine bir şarap doldurarak içti. Teriyos’da bir yere otururken ben hala ayaktaydım.

‘’ Yeşil Küre.’’ Teriyos anında ciddileşti ve Mireya’da pür dikkat beni dinlemeye başladı.

‘’ Küreyi bulmak için hiçbir çaba sarf etmiyoruz.’’ Teriyos omuz silkti

‘’ Küreyi bulmak için bu diyarda aşman gereken zorlukları geçerek söylüyorum boyutlar arası geçiş yapman gerek. Bunu nasıl yapacağımız bilmiyoruz.’’ Mireya tekrar şarabını yudumlarken

‘’ Burada aşman gereken zorlukları da bilmiyoruz.’’ Dedi. Haklılardı ama elimiz kolumuz bağlı bir şekilde de oturmazdık illaki bir ipucu vardı. Asla bulunamayacak bir küre değildi o. Ben de yavaşça bir sandalyeye oturdum. Mireya birden ayağa kalktı ve sanki eliyle koymuş gibi kütüphaneden bir kitap getirip önüme bıraktı.

‘’ Küre kendini bir anda bize göstermeyecek, hiçbir canlı da onun yerini bilmediğine göre okumaktan başka çare yok.’’ Kitabın ilk sayfalarına göz gezdirdiğimde bunların zaten bildiğimiz bilgiler olduğunu fark ettim. Yeşil küre mutlak güçtür, ona ulaşmak için tüm varislerin ölmesi gerekir ama sona kalan iki varis birbirlerini o kapıda öldüreceklerdir, küreye daha önce kimse ulaşamamıştır gibi birçok şey varken bir sayfada durdum ve sayfayı sesli bir şekilde okudum.

‘’ Küreye nasıl ulaşılacağını söyleyen tek bir varlık vardır dünyada. O kişiye ulaşmak ise varislere kalmıştır. Kişin diyarın en eski mezarlığında olduğu söylense de o mezarlığa giden hiçbir varis onu bulamamıştır. Çünkü oraya giden hiçbir varis geri dönememiştir. Sebebi ise hala bilinmiyordu. Bilinen tek şey o yollara ulaşmanın bile çok zor olduğuydu.’’

Derin bir nefes aldım. Küreye nasıl ulaşılacağını bilen birisi vardı. Bunu biliyorduk ama küre hala çok uzaktaydı. Teriyos derin bir nefes aldı

‘’ Neden giden her kişi ölüyor ki ?’’ Mireya tuttuğunu fark etmediği nefesini verdi

‘’ Bir lanet türüdür bu. ‘’ Mireya şarabından tekrar bir yudum aldı.

‘’ Thal Varon’un Laneti’dir gerçek adı ama halk arasında Üç Gölgeli Ölüm olarak bilinir. Bu lanet genelde mezarlıklarda yapılır. Mezarlığa kimsenin girmemsi için yapılmış çünkü bir inanca göre mezarlığa girenler ölüleri rahatsız eder. ‘’ Derin bir nefes aldı. Bu büyüyü yapan salağı tebrik ediyordum.

‘’ Eğer oraya girersek rastgele üç mezardan bir insan boyutunun üç katı kadar olan üç yaratık çıkar. Bu yaratıklar ise ölene kadar karşılarındaki kişiyi öldürmeye çabalarlar ve onları öldürmek de kolay değildir. Onların ölümü için Lerna Hidra’sının kanıyla bulanmış bir kılıca ihtiyaç vardır.’’ Lerna Hidra’sı çok başlı bir yılandı bir nevi. Onun özelliği ise bir baş kesildiğinde yerine yenisi çıkardı ve eğer bu özellik kılıca verilirse, yani kılıç büyü aracılığyla kanla bulanırsa, kılıcın kestiği yer kendini yenileyerek daha fazla açılır ve zamanla kişiyi öldürürdü. O yaratıklar ise sadece bunla ölüyordu.

İşimiz daha da imkansızlaşmıştı. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum ve kafam fazlasıyla karışmıştı. Derin bir nefes aldığımda Teriyos üçüncü bardağını kafaya dikiyordu

‘’ Gelin kendimizi öldürelim.’’ Ters bakışlarımı ona çevirdiğimde o sadece güldü

‘’ Yani yaratıklardan önce davranalım diyorum.’’ Mireya şarabından koca yudumlar alırken bende elimi anlıma koydum ve düşünmeye başladım.

Evet, çok fazla riskliydi ama sonrasında belki de ulaşacaktık küreye. İşleri kısa yoldan halledecektik belki. Ortada kazanılması gereken bir oyun varsa onu ben kazanacaktım.

Bakışlarımı Mireya’ya çevirdim. Kafamdaki bir soruyu gidermem lazımdı

‘’ Sen bunları nereden biliyorsun ?’’ Mireya hafifçe gülümsedi

‘’ Annem büyüler ve yaratıklarla uğraşan özel bir cadı bunu unutuyorsun Keylis.’’ Kaşlarım havalandı ve sonra derin bir nefes aldım.

‘’ Yarın gidicez.’’ Teriyos kafasını eğdi ve masaya koydu.

‘’ Lerna Hidrasını da götümüzden çıkartacağız herhalde.’’ İster istemez güldüğümde o da bana bakıyordu. Mireya gür bir kahkaha attı

‘’ Aslında mantıklıydı ama buna gerek yok.’’ Uyarıcı bakışlarımı ona çevirdiğimde daha fazla güldü sonra ciddileşti.

‘’ Nostern Krallığının yanındaki ormanda ondan çok var.’’ Virelith’in yüz ifadesini de görmüş olurduk. Yavaşça ayağa kalktığımda diğerleri de beni izledi ve çıkışa doğru ilerledik. Kapıya hafifçe dokunduğumda kapı kendiliğinden açıldı ve biz de dışarı çıktık. Kapı arkamızdan hızla kapanırken merdivenlere doğru ilerledim.

Teriyos ve Mireya odalarına çekileceklerdi ki onları durdurdum.

‘’ Daha fazla vakit kaybetmenin manası yok. Hazırlanın hızlıca gidip geleceğiz.’’ İkisi de kafalarını sallarken odama doğru ilerledim. İçeri geçince biraz oturup soluklanmayı çok isterdim ama vaktimiz yoktu. Diğer varislerin benden önce davranmalarını istemezdim.

Hızla yatağıma yeni bırakılmış elbiseyi aldım giydim. Kıyafet siyah ve altın tonlarında, uzun kapüşonlu bir pelerinle tamamlanmıştı. Gövde kısmı korse tarzında, vücudu saran ve detaylı altın işlemelerle süslenmişti. Kollar uzun ve sıkı, dirseklerden aşağısı altın desenliydi. Belde kısa bir etek vardı, altına siyah tayt giymiştim. Uylukta altın işlemeli kayışlar vardı. Belin her iki yanında bıçak ya da kısa kılıçlar için özel cepler bulunuyordu. Arka etek uzun ve çift katmanlı, altın desenlerle tamamlanmıştı. Ayakkabılarım diz üstü ve zırh detayları taşıyordu.

Cübbenin şapkasını aşağıya indirdim ve açtığım saçlarımı tepeden topladım. Ardından kanla kaplanacak kılıcımı, hançerlerimi ve küçük bıçakları yerlerine yerleştirdim.

Odamdan çıktığımda Teriyos’un ve Mireya’nın da çıkmış olduklarını gördüm. İkisinin de üzerlerinde siyah bir cübbe vardı. Mireya saçlarını yukardan toplamıştı ve içine giydiği kısa etekten dolayı bacakları görünüyordu. Hızlıca sarayın çıkışına doğru ilerledim ve ahırdan getirilen siyah atıma binerek hızla yola devam ettim. Arkamda ise Teriyos ve Mireya vardı.

Atı daha fazla hızlandırdım ve hafifçe eğildim. Saçlarım uçuşuyordu.

Nostern Krallığı buraya çok yakın değildi ama aşırı uzak da olmadığı için atla gidiyorduk.

Gideceğimiz yerde bizi nelerin karşılayacağını asla bilmiyordum. Ama Hidra’dan korkmuyordum. Onun sadece kanına ihtiyacımız vardı belki de sessizden halledebilirdik. Ah… Halledemezdik.

Atımı biraz daha hızlandırdığımda arkadan Mireya’nın sesi geldi

‘’ Yarış, hadi!’’ Gülümsedim ve atımı olabildiğince hızlandırdım. İkisi de atlarına asılmıştı ama en önde ben vardım. Bir anda Teriyos yanıma geldi ama tam geçeceği sırada ben önce davrandım ve Nostern krallığının sınırlarına daha önce girdim. Atımı durdurduğumda Teriyos güldü

‘’ Sana karşı kazanma ihtimali yoktu zaten.’’ Hafifçe gülümsediğimde Mireya’da Teriyos gibi azıcık arkamdaydı. Nostern Krallığının sınırlarına girdiğimde tüm askerler bana bakıyorlardı, başları önlerinde eğik bir şekilde. Birisi saçma bir cesaret göstererek elini kılıcına atıp kılıcını çıkardığında bakışlarımı ona çevirdim

‘’ Bana karşı tek hatan senin ölümün olur.’’ Kılıcını yerine geri koymadı ama indirdi. Bende sakince kalenin etrafından dolaşarak ormana doğru ilerledim. Ormanın kapısına gelince ise atımdan indim ve elime kılıcımı alarak ormana doğru ilerlemeye başladım. Ormanda sık ve yemyeşil kocaman ağaçlar vardı. Teriyos ve Mireya arkamdan gelirken kılıcım elimde tetikte bekliyordum.

‘’ Mireya, neredeler ?’’ Mireya yanıma geldi

‘’ Ormanın göbeğinde onlardan bir tane var. ‘’ Teriyos’un omzunda ok ve yay vardı ve benimkiler atımda kalmıştı. Bir anda hızla geriye koştum ve onları da alıp geri geldim. Yayım sırtımda oklar yanımdaydı. Arkamı dönmeden

‘’ Üçe ayrılalım.’’ Dediğimde hepsi bir yöne giderken ben ortadan ilerledim ve ormanın göbeğine doğru ilerledim.

Etraftan garip homurtu sesleri yükseliyordu, bazen garip hayvanlara denk geliyordum. Yavaşça ilerlemeye devam ederken ağacın kenarında birisini gördüğüm gibi kendimi ağacın arkasına çektim ve yayımı elime alıp okumu kirişe yerleştirdim, yavaşça çektim ve hedefin tam omzundan vurduğumda acıyla inlerken elini atıp oku kırdı. Ardından kapalı olan cübbesinin şapkasını açtı. Etrafa bakınırken bunun Kaen olduğunu görünce küçük çaplı bir şok geçirdim.

Ağacın arkasından yavaşça çıktığımda Kaen beni gördü ve derin bir nefes verdi. Mutlu bir şekilde gülerek yanına yaklaştığımda eli omzundaydı. Bana ters bir şekilde bakarken

‘’ Her karşılaştığımızda bir yerimi kanatmak zorundasın değil mi ?’’ Yayımı tekrar yerine yerleştirdim.

‘’ Geçen sefer sen mal gibi bıçağın üzerine eğilmiştin hatırlatırım.’’ Kaen eli omzundayken öfkeyle bana bakıyordu ve ben misliyle karşılık veriyordum

‘’ Tüm krallığa ismini ezberletmişsin. Tabi ben yokken kolaydı.’’ Ona doğru bir adım yaklaştım

‘’ Sen varken de kolay Virelith.’’ Derin bir nefes aldım

‘’ Buraya gelirken senin sarayın önünden geçtim, ama hiçbir asker bana bakamadı bile. ‘’ Biri yapmıştı ama bu detay önemsizdi. Öfkesi daha fazla arttı ve beni boğazımdan tuttuğu gibi yanımda duran ağaca yasladı. Hafifçe güldüm

‘’ İyi alıştın sen.’’ Hızlı bir hamleyle alttan koluna bir defa vurunca eli gevşedi bende ters çevirdim ve diğer elimle yüzüne yumruk attım. Sendeleyince kolunu bıraktım ve hızla karnına sert bir tekme attım.

‘’ Bir daha bana dokunursan, o elini keser Skarth’a yediririm!’’ Ağzındaki kanı yere tükürürken kılıcını ani bir hamleyle çıkarttı ve boğazıma yasladı.

‘’ Benim hakkımda en ufak bir fikrin yokken fazla cesur davranıyorsun, düşmanını tanımadan hamle yapma!’’ Bana yavaşça yaklaştı ve kılıcı indirdi.

‘’Bir daha olursa tekrar söylüyorum kapıyı beklemem.’’ Kaşlarımı havaya kaldırdım ve ona bir adım yaklaştım

‘’ Bekletirim.’’ Sert tepkime karşı susarken tam bir şey daha söyleyecektim ki ormanın içinden yükselen bir çığlık beni sarstı. Onu bırakıp hızla koşmaya başladığımda onunda peşimden geldiğini gördüm. Ama onun niye koştuğunu bilmiyordum. Sesin geldiği yöne daha hızlı koşarken bir anda durdum.

Mireya bir Hidra’nın önünde durmuştu ama omzunda bir kesik vardı. Bu kesik bir Hidranın tırnağının kesiğiydi. Hidra’nın tınağında zehir vardı. Hızla kılıcımı çıkartıp ileri atıldığımda hidra bana karşı bir hamle yaptı ve ben de kılıcımla onu durdurmaya çalıştım. O çok büyüktü. 9 tane başı vardı ve yeşil renkliydi. Kılıcımı sertçe tekrar indirdiğimde diğer başıyla bana saldıracaktı ki bir kılıç hidranın başını kesti. Bende o boşluktan yararlanarak diğer taraftan saldırdım.

‘’ Seni ben öldüreceğim Gölge Prenses, bir başkası değil!’’ Bunları söyleyen Kaen’di. Beni şaşırtmıştı ama biraz psikopattı kendisi galiba. Zaten öleceksem başkası da öldürebilirdi. Kılıcımı bir anda kalıdırıp gövdenin tam ortasına, kalbine, sapladıktan sonra hidra yere yığılmıştı. Yüzüme kan sıçramıştı. Kılıç ise yeterince kana bulanmıştı. Teriyos daha yeni gelirken ona seslendim

‘’ Kan!’’ Hızla gidip hidranın kanını alırken ben Mireya’nın yanına koştum, terlemişti ve bilinci kapanmak üzereydi. Ellerimi yüzüne yasladım

‘’ Mireya!’’ Mireya gözlerini açıyordu ama bilinci kapalıydı. Hızlıca ayağa kalktığımda Teriyos’da gelmişti. Hızla Mireya’yı kendi kucağına çektiğinde, Mireya bir şeyler söyledi hızla yanına gittiğimde eliyle zorlukla hidranın arkasında bir yeri gösteriyordu.

‘’ Çocuk,’’ Hızla o tarafa doğru ilerlemey başlamıştım ki Kaen yanımdan koşarak geçti

‘’ Lysara!’’ Bende hızlandığımda onun bir köşede otların arasında saklanmış bir şekilde oturduğunu gördüm. Kaen onun yanında tek dizinin üzerine çöktü ve onu kendisine çekip sıkıca sarıldı. Sonra kardeşini kontrol etti. Çok tatlı bir kızdı. Simsiyah uzun saçları ve Kaen gibi siyah gözleri vardı ve parlıyorlardı. Üzerinde küçük bir etek ve pembe bir elbise vardı.

‘’ İyi misin güzelim ?’’ Lysara kafasını salladı ve tekrar abisine sarıldığında bende hafifçe tebessüm ettim ve uzaklaştım. Teriyos beni beklerken hızla onun yanına gittim. Saray fazla uzakta değildi bu yüzden hızla gitmeliydik. Zehir sadece 20 dakika içinde öldürürdü. Arkadan Kaen’in sesi duyuldu

‘’ Sarayınız fazla uzakta, bizimkine geçin! Mireya, Lysara’yı kurtarırken bu hale gelmiş. ‘’ Teriyos reddetmeden hızla saraya koşarken peşinden ilerledim. Kaen ve kız kardeşi de arkadan geliyorlardı.

Kaen, sadece kardeşini Mireya kurtardığı için onu saraya almıştı yoksa başka türlü almazdı. Yüzündeki öfkeden bu belliydi. Tek amacı aradaki iyilik borcunu kapatmaktı. Başka türlüsü imkansızdı çünkü onun kalbinde düşmanlarına karşı nefretten başka duygu olmazdı, merhamet asla olmazdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.