Varisler kendilerini akıllı zannediyorlardı.
Onların krallıkları boş bıraktıkları vakitte onlar hakkında bilgiler edinmiştim. Bazılarının ise onları vurabileceğim en güçlü silahlarını keşfetmiştim; zaaflarını.
Mireya bana sinsice bakarken, Teriyos bize dehşetle bakıyordu.
‘’ Hayır ben mi aptalım anlamıyorum ki ? Ne kadar güzel plan varsa sizden çıkıyor.’’ Bu sitem beni güldürmüştü. Aslında en güçlü planları Teriyos yapardı, bize de izlemek düşerdi. Mireya güçlü bir kahkaha attı
‘’ Bir gece uykusuz kalmaya değdi.’’ Teriyos bana ters ters baktı ve bir anda Mireya’yı kendine çekerek kafasını göğsüne bastırdı.
‘’ Sen benim ponçiğimi bir gece uykusuz mu bıraktın ?’’ Onların arasında abi kardeş ilişkisi vardı. Zaten Mireya tam yanakları sıkılacak türdendi. Gülüşüm dudaklarımda daha fazla genişledi
‘’ Hadi ama Teriyos, sadece bir gece.’’ Teriyos dudaklarını büzdü
‘’ O daha küçücük Keylis.’’ Mireya yine gülerek Teriyos’un karnına alttan bir tane vurduktan sonra geri çekildi ve Teriyos karnını tutarak bana baktı
‘’ Bir gece daha uykusuz kalmalısın, kesinlikle.’’ Hepimiz kahkaha tufanına girerken içeri bir hizmetli girdi.
‘’ Efendim Kralımız sizi çağırıyor.’’ Kaşlarım havalandı. Bakışlarımı Teriyos’a çevirdiğimde onun bir şeyden haberi olmadığını anladım. Yavaşça ayağa kalktım.
‘’ Kralımıza söyle, onu Skarth’ın yanında bekliyor olacağım.’’ Hizmetli önce şaşırdı ama sonra hızla odamdan dışarı çıktı. Derin bir nefes verdiğimde Teriyos ve Mireya’da ayaklanmıştı. Teriyos tam odadan çıkacaktı ki dönüp Mireya’ya baktı.
‘’ Bak kimsenin ayağına gitmez benim Leydim, herkesi ayağına çağırır.’’ İster istemez güldüğümde ikisi de dışarı çıkmışlardı. Ben de hızlıca yatağımın üzerinde duran elbisemi aldım ve hızla giyinmeye başladım. Üzerimde koyu kırmızı, omuzlarımı açıkta bırakan kısa bir elbise var. Belimi saran deri korsaj, hareket ettikçe üzerimde zırh gibi duruyor; metal düğmeler ve zincirler her adımımda hafifçe şıkırdıyor. Kalçama taktığım kemerde birkaç küçük cep var, her an tetikte olmam gerektiğini hatırlatır gibi. Dizimin üzerine çıkan kahverengi deri çizmelerim sıkıca bağlanmıştı. Kollarımdaki bileklikler ve boynumda taşıdığım taşlı kolyeyle hem güzelliğimi hem de gücümü ortaya koyuyorum.
Kılıcımı ve hançerimi de yerleştirdikten sonra odamdan çıktım ve hızlı adımlarla Skarth’ın yanına ilerledim.
Onun kocaman, ahşap işlemeli evine geldiğimde kapılar ardında kadar açıldı ve Skarth’ı gördüm. Skarth önce beni görmediği için sinirliydi ama beni gördükten sonra bakışları yumuşamıştı. Kafasını hafifçe eğerek selam verdiğinde bende onu taklit ettim. Gülüşüm yüzüme daha çok yayılırken onun dışarı çıkması için geri çekildim.
‘’ Hadi güzelim.’’ Skarth pamuk kadar beyaz kanatlarını açarak hızla havaya yükseldi ve havada kendince gezinmeye başladı. O tüm ejderhalar arasında en büyük ejderhalardan birisiydi. Diğer ejderha ise zaten kayıptı.
Arkamdan bir öksürük sesi duyunca kafamı çevirdim ve amcamı gördüm. Üzerine beyaz bir gömlek giymişti ve onun üzerine çeşitli gümüş kolyeler takmıştı. Parmağında yüzükler vardı ve üzerinde de siyah uzunca bir pelerin vardı. Pelerinin omuzlarında ise beyaz renkte ejderha desenleri vardı; bu desenler Skarth’ı temsil ediyordu. O ise Skarth’ın resmini bile taşımayı hak etmiyordu. O sadece abisinin minik bir kuklasıydı. Abim olur derse olur kafasındaydı. Artık abisi olmadığı içinse kendisi özgür zannediyordu; ne yazık!
Bana doğru bir adım attı
‘’ Keylis ister rol olarak olsun ister gerçek, ben şuan sizin kralınızım. ‘’ devam edecekti ki bakışlarım Skarth’ın üzerindeyken sözünü kestim
‘’ Hayır, sen sadece basit bir kuklasın Magnus. Kendini şahlandırmana gerek yok.’’ Ona bakmıyordum ama kaşlarının çatıldığını hissediyordum.
Skarth gök yüzünde dönerken bir anda durdu bakışları ise bizim olduğumuz yerdeydi. Gözleri çok keskin görüyordu onun ve bir şey görmüştü, ya da sevmediği birisini.
Eğer o birisini sevmiyorsa o kişinin temiz olmadığı çok açık olurdu.
Skarth son hızla bize doğru gelirken bir iki adım gerilediğimde onun hedefinin Magnus olduğunu görünce asla istemeyerek Magnus’un önüne geçtim. Skarth beni gördüğünde durdu ama öfkesini dindirmek için havaya alev püskürttü. Tam karşımda durdu ve sonrasında tekrar havalandı. Skarth beni korurdu her ne olursa olsun ve Magnus’u yanımda bir tehdit olarak görüyordu.
Skarth’ı bu kadar öfkelendiren eğer Magnus’a, Magnus’un farklı amaçları olduğu ortadaydı.
Sinirle bana döndü
‘’ Şu lanet olası ejderhana sahip çık!’’ Belimdeki hançerimi hızlı bir reflekse çıkardığım gibi Magnus’un boynuna yasladım ve onu arkadaki duvara yapıştırdım. Muhafızlar bana doğru yaklaşırken sadece dönüp onlara bir defa baktım ve hepsi geri çekildiler.
‘’ Keylis, dur.’’ Titriyordu ve titremesi gerekiyordu. Yüzüne iyice yaklaştım
‘’ Bir daha Skarth’a karşı tek olumsuz sözünde,’’ durdum ve bıçağı boynuna daha fazla yasladım ‘’O kelleni, süs olsun diye Skarth’ın kapısına asarım!’’ Amcam derin derin nefesler alırken geri çekildim ve hançerimi tekrar yerine koydum. Magnus arkasına bir saniye bile bakmadan uzaklaşırken bende bakışlarımı Skarth’a çevirdim.
Hayır, Skarth benim zaafım değildi.
Skarth benim kesinlikle zaafımdı.
Kafamı yavaşça kaldırdım ve Skarth’a baktım. Gökyüzünde uçarken ben de yere oturdum. Bacaklarımdan birini uzatırken diğerini kendime çektim ve tekrar onu izlemeye başladım.
Siyah bir ejderha
Bu diyarda yalnızca bir tane siyah ejderha vardı ve yalnızca bir tane beyaz ejderha vardı.
Beyaz ejderhalardan biri havadaydı ama diğeri yoktu.
Siyah ejderha az önce gökyüzündeydi.
Hala gökyüzündeydi.
Ayaklandım, nutkum tutulmuştu. Bu imkansızdı.
Siyah ejderha hala gökyüzündeydi, hava kararmaya başlamıştı. Skarth ile aralarında bayağı fazla mesafe vardı. Skarth onu görmemişti, belki kimse görmemişti. Skarth aşağıya inerken ben sadece siyah olana odaklanmıştım. Derin derin nefesler alırken siyah ejderha hızlıca yere indi ama nereye indiği görülmüyordu.
Varis ve ejderha geri dönmüştü.
Skarth evine girdikten sonra hızlı adımlarla odama ilerledim. Yolda giderken Teriyos ile karşılaşınca ona bir baktım ve o da benim peşime takıldı. Sarayın en alt katına indik. O oda çok sık kullanılmazdı.
O da da tozlu raflar, iksir şişeleri, büyü kitapları, asalar, kılıçlar vardı. Tam ortada ise bir masa ve sandalyeler vardı hepsi siyah renkteydi ve odanın içi karanlıktı. Elimi hızlıca yukarı doğru bir kez salladığımda tüm meşaleler yanmıştı. Ben ateşin içinde doğmuştum ve artık onu kontrol etmeyi biliyordum. Bu benim gücümdü.
Teriyos hızla sandalyeye otururken ben hala ayaktaydım. Teriyos’u baştan aşağıya süzdüm. Üzerinde siyah ve koyu bordo tonlarında, asimetrik kesimli, yüksek yaka bir ceket vardı. Omzundan çapraz inen zincirler ve ejderha figürlü broşlar göğsüne dramatik bir hava katıyordu. Pelerinin iç kısmı kan kırmızısıydı, yürüdükçe gölgelerle dans eder gibiydi. Pantolonu dar ve detaylarla süslüydü; dizine zincirle bağlı küçük bir hançer takılıydı. Baştan ayağa savaşçı bir lord gibi görünüyordu; asil, tehlikeli ve kusursuz ölçüde karanlık.
Neden buraya geldiğimizi bile bilmiyordum kafam aşırı karışmıştı. Teriyos dayanamadı ve bakışlarını bana çevirdi
‘’ Keylis ?’’ Derin bir nefes aldım
‘’ Kaen Thorne, geri dönmüş. Ejderhası az önce havada uçuyordu.’’ Teriyos’un gözleri fal taşı gibi açılırken hafifçe öksürdü. Hemen Kızıl Ay ile ilgili bir kitabı açtım ve ben de Teriyos’un yanına oturdum. Şoku hala üzerinden atamadığını fark ettiğimde ona döndüm ve yanağına yavaşça vurdum.
‘’ Teriyos!’’ Teriyos anında kendine gelirken ben de sayfayı yüksek sesle okumaya başladım. Kızıl Ay hakkında sadece belirli bilgilere sahiptik.
‘’ Kızıl Ay gecesi her 26 yılda bir tekrar eden sonsuz ve karanlık bir döngüdür. Bu gecede yaratıklar toprak altından çıkar, insanlar çıldırır, tüm gizli sırlar ortaya çıkar. Bu gece ne kadar masum görünse de bu geceden yaşıyor biçimde çıkabilmek çok güçtür. Çünkü kimi cadılar kafayı yedikleri için kendi canlarına kıyarlar.
Bu gece ölen insan geri gelemez ama kaybolan biri geri gelebilir. Fakat geri gelmek o kadar da kolay değildir. Kaybolan birisi nasıl döner daha hiç kimse öğrenemedi ama bilinen tek şey çok acılı bir süreç olduğudur. ‘’
Kafamı kaldırdım ve Teriyos’a baktım. O da bana bakıyordu. Kitabı tuttum ve masanın en köşesine fırlattım.
‘’ Madem bu kadar zor o lanet olasıca neden geri döndü!’’ Öfke çok güçlüydü ve bu büyümü kullanmam için beni zorluyordu. Ateşler daha fazla harlanırken Teriyos bir anda benim ondan biraz uzakta olan sandalyemi kendisine çevirdi ve tek bir el hareketiyle kendisine sertçe çekti. Benim bacaklarım onun bacaklarının arasında kalmıştı. Ellerini benim sandalyemin oturma kısmına yasladı ve bana doğru eğildi.
‘’ Daha güçlüsün Keylis. O sadece oradan kurtulmak için bir çaba verdi. Sen doğduğun günden beri hayatta kalmak için çabalıyorsun. Öfkelendiğinde yapabileceklerinin haddi hesabı yok. İntikam mı almak istiyorsun ? Babanın ve annenin kanını yerde bırakmak istemiyor musun ?’’ Yüzüme biraz daha yaklaştığında nefesi yüzüme vuruyordu
‘’ Savaş. Ve asla pes etme.’’ Hafifçe gülümsediğimde o da geri çekildi. Hızla ayağa kalktığımda Korkunç bir ses duyuldu. Ellerimi kulaklarıma bastırdım ama ses çok yüksekti. Sonra ses bir anda bıçak değmiş gibi hızla kesildi. Teriyos bana endişeli gözlerle baktı
‘’ Kehanetler.’’
Bir varisin kehaneti kırılırsa o kırılması sesi tüm diyarı sarsardı ardında hızla kesilirdi.
Bir varisin kehaneti kırılırsa o varis lanetlenirdi ve küreye ulaşması imkansız hale gelirdi.
Bir varisin kehaneti kırılırsa ölüm o varisin ensesinde gezerdi.
Şu zamana kadar lanetlenen tüm varisler yolun sonunda kendilerini öldürmüştü.
Ben lanetlenmiştim.
Korku, tüm vücudumu sarmıştı. Koşar adımlarla sarayın dışına çıktığımda tam sarayın bahçesinde durmuş onu gördüm.
Tamamen karanlıktı. Üzerinde gece kadar siyah bir pelerin vardı. İçine giydiğinin üzerinde gümüş işlemeli detaylar vardı ve siyah pantolonu ve botlarıyla da karanlıktı. Siyah saçlarından bazı tutamları anlına düşüyordu ve genel olarak dağınık saçları vardı. Gözleri ise gri renkteydi. Çok yakışıklı görünüyordu, bir o kadar da ölümcül. Çok heybetli ve uzun boyluydu.
Yerde ise kehanetlerin kırıkları vardı. Hızla ona doğru yaklaştım ve çok hızlı bir refleksle hançerimi tam kalbine yasladım. Bir an bocalasa da hiç hareket etmedi. Onu sarayın çıkış duvarına yaslamıştım. Hafifçe gülümsedi ve yüzüme yaklaştı
‘’ Çok şanslısın.’’ Kaşlarımı havaya kaldırdım ve bu sefer bıçağı boğazına yasladım. Dudakları ukalaca yukarı kıvrıldı.
‘’ Senin kehanetine ulaşamadım, çok iyi koruyorsun Keylis Draven.’’ Aslında şuan aşırı derecede rahatlamıştım ama bunu onun bilmesine gerek yoktu. Kafasını duvara yaslayınca boynu ortaya çıktı.
‘’ Hadi ama sabaha kadar burada beklemeyeceğiz değil mi ? Öldürsene beni.’’ Bu sefer gülme sırası bendeydi. Gri gözlerini tekrar bana çevirdi. Onun yüzüne yaklaştım ve bıçağı bu sefer boynunda az önce fark ettiğim derin bir yara izinde gezdirdim. Yarası ense kökünde başlıyordu ve sonra yukarı doğru bir yol izleyerek çenesinin altında bitiyordu.
‘’ Hayır, seni şimdi öldürmeyeceğim.’’ Bıçağı bu sefer tam çenesinin altına yasladım. Kafası hafifçe yukarı kalktı
‘’ Madem geri döndüm ve varislerden en dişlisi benden sonra sensin, o zaman seni yeşil kürenin kapısında öldürmek bana daha çok zevk verir.’’ Kaşları havalandı o da bunu beklemiyordu. Kafasını aşağıya doğru eğince bıçağın bir kısmı çenesinin altına girmişti. Kan bıçaktan süzülüp elime gelirken yavaşça gülümsedi
‘’ Geri dönmeseydim hangi varisi seçerdin ?’’ Bıçağı sertçe çıkartıp kanı pelerininde temizledim.
‘’ Bu seni hiç ilgilendirmez.’’ Bir anda beni boğazımdan tutarak kendisi duvara yasladığında çırpınmadım. Onun ellerinden kurtulmak çocuk oyuncağıydı. Hiç kimse bize karışmıyordu, olayı sadece izlemekle meşguldü herkes. Parmakları boğazımı hafifçe sıkarken yüzüme yaklaştı
‘’ Senin hükmün ben gelene kadar geçerliydi Keylis Draven.’’ Çenesinin altından akan kan üzerime bulaştığında bakışlarını kırmızı elbiseme eğdi ardında tekrar gözlerime çevirdi.
‘’ Eğer bu yolda ayağıma bağ olursan,’’ parmakları boğazımı daha sıkı kavradı ‘’ İnan bana, kapıyı beklemem!’’ Parmaklarını çektiğinde sert bakışlarımla ona bakıyordum. Bir adım geri çekildiğinde çenemi kaldırdım
‘’ Sarayına dön Virelith, seni orada büyük bir sürpriz bekliyor olacak.’’ Bana son bir kere omzundan baktıktan sonra sarayın kapısından çıktı ve dışarıda bekleyen karanlık ejderhanın üzerine çıkarak uzaklaştı. Teriyos hızla yanıma geldi
‘’ Ne konuştuğunuzu lanet olsun ki asla anlamadım. Bu yüzden odama gidiyoruz.’’ Teriyos bileğimden tutup beni sürüklerken peşinden ilerledim.
Odasına geldiğimizde bileğimi bıraktı ve odaya kısaca bir göz attım. Oda geniş ve aydınlıktı. Duvarlar krem renkti, üzerlerinde ince altın işlemeler parlıyordu. Tavandan sarkan şeffaf kristal avize güneşi yakalar gibi ışık saçıyordu. Yatak beyaz satenle kaplıydı, başlığı açık kahverengi ahşaptandı. Perdeler fildişi rengindeydi, hafif bir rüzgârla kıpırdıyorlardı. Zeminde açık bej bir halı vardı, kenarlarında altın bordür geçiyordu. Bir köşede sütlü kahve tonlarında kadife bir koltuk yer alıyor, yanında açık renkli kitap rafı uzanıyordu. Masası sade ve şıktı; üstünde sadece bir mühür, birkaç not ve zarif bir saat duruyordu. Karşı duvarda ince çerçeveli büyük bir ayna asılıydı.
Yavaşça Teriyos’un masasına oturdum. O da karşımda dikildi, gerçekten meraklı görünüyordu. Onun sormasına fırsat vermedim
‘’ Kendisi ayağına bağ olmamı istemiyormuş, eğer olursam beni öldüreceğiniz söyledi.’’ Büyük bir kahkaha attım ‘’ Bende ona sarayına dönmesini söyledim. Birde benim kehanetimi kıramamış, beceriksiz!’’ Teriyos benim gibi gülüyordu
‘’ Sarayda kafayı yiyecektir.’’ Evet, sarayda kafayı yiyecekti çünkü sarayda sadece benim namım yürüyordu. Onun yokluğunda saraydakiler benim namımı ve yaptığım işleri en ayrıntısıyla biliyorlardı ve benden tüm hepsi, askerler ve muhafızlarda dahil olmak üzere, korkuyordu. Yani Kaen saraya gittiğinde herkes ondan değil sadece benden bahsedecekti.
Teriyos yatakta oturmuşken bakışlarını bana çevirdi
‘’ Ona neden Virelith dedin ?’’ Bakışlarımı ona çevirdim güldüğü için gamzeleri kendini ortaya çıkarmıştı ve beyaz saçları mavi gözleriyle ışıldıyordu.
‘’ Hangi kitaptan okuduğumu hatırlamıyorum ama babam bana küçükken okutmuştu o kitabı. Orada geçiyordu bu kelime yıkımdan doğan demekti o kitapta. Doğruluğunu yanlışlığını bilmiyorum.’’ Derin bir nefes aldım ‘’ Belki de basit bir uydurmadan ibarettir ama, Kaen’de yıkımdan doğdu. O yüzden söyledim.’’ Teriyos’un kaşları havalandı ve içeri Mireya girdi. Gözleri kocaman açılmıştı
‘’ Magnus, hiçbir yerde yok. Kaçmış!’’