"Ne demek annem hasta değildi?" Bu kelimeler dudaklarımdan döküldüğünde, sesim beklemediğim bu korkunç itirafla cansız bir fısıltıya dönüşmüştü. Odanın içindeki oksijen bir anda tükenmiş gibiydi. İri açılmış gözlerim, Murat'ın yüzündeki o sert, ifadesiz hatlarda kaybolmuş; duyduklarını inkar etmesi için ona çaresizce yalvarıyordu. Kalbim, göğüs kafesimi kırıp dışarı fırlayacakmış gibi vahşice atıyordu. Karşımda duran bu karanlık adam, inandığım tüm doğruları, çocukluğumu, geçmişimi tek bir cümleyle acımasızca yıkıp geçmişti.
Murat, benim o yıkılmış ve şaşkın halim karşısında o ürkütücü sakinliğini zerre kadar bozmadı. "Babanla annen arasında, senin bilmediğin ve uzun süredir devam eden çok ciddi sorunlar vardı, Aylin," dedi, kelimeleri özenle seçerek. "Annen artık dayanamıyor, boşanmak ve o evden gitmek istiyordu; ama baban bunu asla kabullenemedi. Gitmesini engellemek için... maalesef, kendi eşinin üzerinde bazı tehlikeli ilaçlar denedi. O sana gösterilen ilaçlar onu iyileştirmek için değil, tam tersine, onu yatağa mahkum edip hasta gibi göstermek içindi. Ama o aslında hasta değildi."
Duyduklarımın ağırlığıyla bacaklarımın bağı çözüldü, sendeleyerek bir adım geri gittim. Babam... Saçlarımı okşayan, bana masallar anlatan o adam... Bunu nasıl yapabilirdi? Kendi karısına, benim canım anneme nasıl kıyabilirdi? "Yalan söylüyorsun," diye direttim titrek, ağlamaklı bir sesle. "Annem... Annem gözlerimin önünde eridi, o çok hastaydı. Ben o acıları gözlerimle gördüm!"
"Senin gördüğün şey, sadece babanın senin görmeni istediği o kusursuz tiyatroydu, Aylin," diye karşılık verdi Murat. Sesi kadife kadar yumuşaktı ama dudaklarından dökülen kelimeler, kalbime saplanan zehirli bir ok gibiydi. "Eğer bu anlattıklarıma inanmıyorsan ve gerçeği öğrenmek istiyorsan, gidip babanın o karanlık geçmişini, o dönem aldığı ilaçları araştırman gerekecek."
Zihnim çıkışı olmayan, karanlık ve karmaşık bir labirente dönüşmüştü. Yıllardır körü körüne inandığım, uğruna intikam yeminleri ettiğim her şey bir anda tuzla buz olmuştu. Annesinin o amansız hastalığı, babasının o şefkatli maskesinin ardındaki ihaneti... Her şey birbirine girmişti. "Bana... bana bütün bunları neden anlatıyorsun?" diye sordum, gözyaşlarımın akmasına engel olmaya çalışarak. "Neden şimdi, bunca zaman sonra?"
Murat, aramızdaki mesafeyi kapatarak bana doğru ağır bir adım attı. Bana her yaklaştığında olduğu gibi, nefesim yine bıçak gibi kesildi. "Çünkü gerçeği bilmeye, o sahte hayattan uyanmaya hakkın var. Ve en önemlisi..." Murat bir an duraksadı, okyanus gözleri yavaşça dudaklarıma kaydı ve orada oyalandı. "...çünkü seni korumak istiyorum."
Kalbim tehlikeli bir ritimle tekledi. Murat'ın bu boğucu yakınlığı, teninden yayılan o tanıdık koku, beni bir yandan ölümcül bir şekilde cezbediyor, diğer yandan da dehşete düşürüyordu. Bu adamın zihni ve sırları, sonu olmayan kapkaranlık bir kuyu gibiydi ve ben, o kuyuya çekilip yok olmaktan korkuyordum. Ama lanet olsun ki aynı zamanda, bu karanlık kuyunun en dibinde yıllardır aradığım gerçeğin, annemin asıl hikayesinin yattığını da çok iyi biliyordum.
"Bana yardım et," diye fısıldadım çaresizce, gözlerimi kapatarak. Sesim o kadar güçsüz, o kadar kırılgandı ki, Murat'ın duyduğundan bile emin değildim. "Gerçeği öğrenmeme, bu kabustan uyanmama yardım et."
Murat'ın kusursuz dudaklarında belli belirsiz, tehlikeli bir tebessüm belirdi. "Bunu senin için yapacağım, Aylin. Ama baştan anlaşalım; gerçekler sandığın kadar masum ve güzel değildir. Canın çok yanacak."
Tam o yoğun ve elektrikli anda, odanın kapısı aniden, çalınmadan açıldı ve içeri Dr. Demir daldı. "Murat, acil bir durum var. Hemen ameliyathaneye gelmen gerekiyor," derken Demir'in alaycı bakışları anında bana kaydı. Yüzünde rahatsız edici bir ifadeyle kaşlarını çattı. "Aylin? Senin burada, Murat hocanın odasında bu saatte ne işin var?"
Demir'in o sorgulayan, imalı bakışlarından rahatsız olarak gözlerimi kaçırdım. "Ben... Sadece Murat hocama anatomi dersiyle ilgili bir soru sormaya gelmiştim," diye mırıldandım aceleyle.
"Sen şimdi gitmelisin Şahin," dedi Murat, saniyeler önce bana şefkatle bakan o adam gitmiş, yerine otoriter ve buz gibi profesör gelmişti. "Dersle ilgili konuyu sonra konuşuruz."
Başımı usulca sallayıp o boğucu odadan kendimi dışarı attım. Hastanenin uzun koridorlarında yürürken zihnim allak bullaktı. Murat'ın dudaklarından dökülen o korkunç kelimeler beynimin içinde yankılanıp duruyordu. Annem hasta değil miydi? Babam... Kendi karısını zehirleyecek kadar ileri gidebilir miydi?
Titreyen ellerimle önlüğümün cebinden telefonumu çıkardım ve babamı aradım. Telefon birkaç uzun çalıştan sonra açıldı. "Aylin? Kızım, bir sorun mu var, sesin tuhaf geliyor?"
"Baba, seninle acil konuşmam gerekiyor," dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. "Hemen. Lütfen." "Tabii, canım kızım. Neredesin, söyle hemen geleyim?" "Şu an fakültedeyim. Kampüsün girişindeki kafede buluşalım." "Pekala, merak etme, yola çıkıyorum."
Telefonu kapatıp kafeye doğru ağır adımlarla yürümeye başladım. İçimde büyük, yıkıcı bir fırtına kopuyordu. Yıllarca güvendiğim, sığındığım babamla bu şekilde yüzleşmekten ölümüne korkuyordum; ama gerçeği, ne kadar acı olursa olsun öğrenmek zorundaydım. Annemin o masum ruhu için bunu yapmak zorundaydım.
Kafeye vardığımda, babamı cam kenarındaki bir masada otururken buldum. Yüzü endişeyle buruşmuş, ellerini masanın üzerinde kavuşturmuştu. Karşısına geçip oturdum ve ciğerlerimi havayla dolduran derin bir nefes aldım. "Baba, annem hakkında konuşmamız gerekiyor."
Babam şaşkınlıkla kaşlarını çattı. "Annen hakkında mı? Yıllar sonra nereden çıktı bu, ne oldu birdenbire?" Gözlerimi kısarak yüzündeki en ufak mimiği bile yakalamaya çalıştım. "Murat Hoca... Yani okuldaki bir profesörüm bana bazı tıbbi kayıtlardan bahsetti," dedim, yalanı gerçeğe karıştırarak. "Annemin aslında o hastalık yüzünden ölmediğini, o teşhisin sahte olduğunu söyledi. Baba, doğru mu bu?"
Babamın bedeni bir an için kaskatı kesildi. Yüzündeki o şefkatli ifade saniyeler içinde silinip yerine panik dolu bir gölge düştü. "Aylin, sen ne saçmalıyorsun kızım? Hangi hoca bu? Annen çok amansız bir hastalıktan öldü. Sen de o günlerde yanındaydın, kendi gözlerinle gördün."
"Hayır, artık hiçbir şey bilmiyorum!" diye karşılık verdim, sesimi yükseltmekten çekinmeyerek. "Ama bilmek istiyorum. Bana sadece gerçeği anlat, baba. Lütfen, bana yalan söyleme."
Babam derin, acı dolu bir nefes aldı ve gözlerini benden, suçlulukla masaya kaçırdı. "Aylin, bu... bu çok eski ve karmaşık bir konu. Eski yaraları deşip seni daha fazla üzmek istemiyorum." "Beni üzmek mi? Sen bana yalan söyleyerek beni zaten yıllarca mahvetmişsin!" diye bağırdım, gözyaşlarım artık serbestçe akıyordu. "Bana o gerçeği hemen şimdi söylemezsen, bir daha yüzüme bakamazsın!"
Babam uzun bir süre o kahredici sessizliğe büründü. Sonra, omuzları çökmüş, yenilmiş bir adam olarak başını kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. "Pekala," dedi fısıltıyla. "Madem bu kadar istiyorsun, sana her şeyi, o karanlık günleri anlatacağım. Ama söz ver bana, dinledikten sonra fevri davranmayacaksın."
Sadece başımı salladım. Kalbim deli gibi atıyordu. O korkunç gerçeği öğrenmek üzereydim.
Babam konuşmaya, o iğrenç itiraflarını ardı ardına sıralamaya başladığında, etrafımdaki dünyanın duvarları üzerime yıkılıyordu. Anlattıkça, benim için aydınlık olan her şey kararıyordu. Annem gerçekten hasta değildi. Babam, annemin ondan boşanıp gideceğini anladığında; onu zayıf düşürmek, kendine muhtaç edip evde tutmak için yemeklerine o yasadışı ilaçları karıştırmıştı. Amacı sadece onu hasta gibi göstermek ve gitmesinden alıkoymaktı. Ama işler onun o hastalıklı planından çıkmış, annemin bedeni o ağır kimyasalları kaldıramamış ve masada kalmıştı.
Şok içinde, kulaklarıma inanamayarak babamın o iğrenç sözlerini dinledim. Gözlerimden yaşlar sel gibi akıyordu. "Sen... Sen bir canavarsın! Sen benim annemi, kendi karını kendi ellerinle öldürdün!" diye bağırdım, tüm kafe bize dönmüştü.
Babam ellerini havaya kaldırıp panikle bana uzandı. "Hayır, Aylin! Yemin ederim niyetim asla o değildi. Öyle demek istemedim. Ben sadece onun beni bırakıp gitmesini engelleyecektim..." "Bana dokunma! Yeter!" diye haykırdım ayağa fırlayarak. Ona duyduğum o saf öfke ve iğrentiyle midem bulanıyordu. "Senden iğreniyorum! Senden nefret ediyorum!"
Arkamı dönüp kafeden ağlayarak, delicesine koşarak çıktım. Gözyaşlarım yüzümü ıslatıyor, rüzgar saçlarımı savuruyordu. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmiyordum. Kime güvenecektim? Babam bir katildi, hocam bir karanlık adamdı. Hayatım boyunca inandığım her şey koca bir yalandan ibaretti.
Ayaklarım beni istemsizce fakülte binasına, o karanlığa geri götürdü. Koridorda, o soğuk duvarların arasında ağlayarak yürürken birden Murat'la karşılaştım. Murat, benim o perişan, yıkılmış halimi görünce o soğuk maskesini bir kenara bırakıp hızla yanıma geldi. "Aylin, ne oldu? Neden bu haldesin, kim ağlattı seni?"
O an, tüm o şüpheleri, korkuları unutup sadece sığınacak bir liman arayarak Murat'ın göğsüne koştum ve ona sımsıkı sarıldım. Yüzümü onun o güven veren gömleğine gömüp, "Her şey... Her şey tahmin edemeyeceğin kadar çok kötü," diye hıçkırdım çaresizce.
Murat, güçlü kollarını belime sarıp beni kendine bastırdı, elleri usulca saçlarımı okşuyordu. "Şşş, tamam, geçti. Sakin ol. Bana anlat, kim yaptı bunu sana?" Titreyen sesimle, babamın az önce yüzüme karşı yaptığı o iğrenç itirafı, annemi nasıl yavaş yavaş zehirlediğini anlattım. Murat, benim o acı dolu sözlerimi dinlerken bedeninin kaskatı kesildiğini hissettim; yüzü giderek karanlık, sert bir ifadeye bürünüyordu. "Onun böyle bir şeye cüret edebileceğine inanamıyorum," dedi dişlerinin arasından, sesi tehlikeli bir şekilde tıslıyordu.
Kollarının arasında bir yaprak gibi titriyordum. "Ne yapacağımı, nasıl nefes alacağımı bilmiyorum," dedim gözyaşları içinde. "Artık kime güveneceğimi bilmiyorum." Murat, çenemden tutup yüzümü ellerinin arasına aldı. Okyanus gözleri, bana o an dünyadaki en güvenli yermiş gibi bakıyordu. "Bana güvenebilirsin," dedi o kadife sesiyle. "Ben, her ne olursa olsun her zaman senin yanında olacağım."
Tam o huzur bulduğumu sandığım an, Murat'ın cebindeki telefonun o soğuk zili aramıza girdi. Murat, telefona bakmak için benden hafifçe uzaklaştığında, ekrandaki ismi görmesiyle yüzündeki o şefkatli ifade anında silindi, yerini gergin bir gölge aldı. "Affedersin, Aylin. Çok üzgünüm ama bu aramayı açmam gerekiyor."
Benden birkaç adım uzaklaştı, yüzünü koridora dönüp telefonu kulağına götürdü. "Evet?" Telefondaki o boğuk, soğuk ses, koridorun sessizliğinde benim de duyabileceğim kadar net bir fısıltıydı. "Doktor, büyük bir sorunumuz var. İçeriden bir öğrenci, burnunu sokmaması gereken yerlere sokmuş, bazı sırları öğrenmiş olabilir."
Murat'ın çenesi seğirdi, yüzü daha da sertleşti, göz ucuyla bana baktı. "Kim?" diye sordu buz gibi bir sesle. "Aylin Şahin."
Murat'ın bedeni bir anlığına buz kesti. Aylin... O, her şeyi biliyordu. "Onu hemen hallet," diye emretti telefondaki o acımasız ses. "Bu saatten sonra kimseye güvenemeyiz. O kızı ortadan kaldır."
Murat, hiçbir şey söylemeden telefonu kapattı ve yavaşça bana doğru döndü. Gözlerindeki o az önceki şefkat tamamen silinmiş, yerini saf, dipsiz bir karanlık almıştı. "Aylin," dedi, sesi ürpertici derecede sakindi. "Seninle hemen, kimsenin olmadığı bir yerde konuşmamız gereken çok önemli bir şey var..."